Yeniden bir millet olmak

0
02.09.2012

Kör dövüşünü engellemenin yolu siyasal birlik bağlamında Millet olmaya ruh veren unsurların Devlete yansıtılmasıdır. Bu da sadece Kürtleri değil, herkesi ilgilendirir.



Prof. Dr. ALİ YAŞAR SARIBAY / Uludağ Üniversitesi Öğretim Üyesi

DP milletvekillerinin Şemdinli-Derecik’te PKK’lılarla buluşmasına atfen Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, durumu değerlendiren ifadelerinde PKK’lılara da şu çağrıda bulundu: “Onlara da gelin bu yoldan dönün, ülkenize gelin, ailenizin yanına gelin ve elinizdeki bu terör aracı silahları bırakın diyorum”. Cumhurbaşkanının bu çağrısı, muhtemelen, zihnindeki millet olma tasavvurunun bir yansımasıydı. Oysa, söz konusu olan, artık her eyleminde ve söyleminde aşikâr hale geldiği üzere, “ayrı bir millet olma”, terör yoluyla “kendi milletini inşa etme” peşinde olan bir örgüttü. O zaman, ortaya çıkan soru şudur: Millet, Cumhurbaşkanının işaret ettiği gibi bir sosyolojik gerçekliğe mi tekabül etmektedir; yoksa, ayrı bir millet inşa etme peşinde olanların düşündüğü gibi bir kurgu mudur? Her iki açıdan üzerinde durulması gereken temel meselenin bu çağda “Millet olma”nın içerdiği anlamdır.

Meselenin üzerinden atlamak

Kürt meselesinde bugün gelinen noktada, iki farklı yorum vardır ve ikisi de belli oranda gerçeklik payı taşımalarına rağmen, söz konusu esas meselenin üzerinden atlayan yorumlardan müteşekkildir. Yorumlardan birincisi, “etnik kimlikleri inkâr” politikalarını; diğeri ise “dış güçlerin” istikrarsızlaştırma stratejilerini esas alır. Tarihsel olarak, her etnik kimlik inkârı, mutlaka kör bir terörü beslememiştir. Dış güçlerin stratejik davranışları ise sebep değil, belli faktörlerin beslediği bir sonuçtur; ancak kanıtlanması ve bir sosyal bilim analizi için veri alınması son derece zordur. Dolayısıyla bu yazıda amaçlanan, meseleyi çok daha geniş bir çerçeveye oturtmaya yönelik siyasal sosyolojik bir analizdir. Bunun için de millet (ulus) ile devlet arasındaki ilişkiye dayanan perspektife bağlı anlatı ortaya konulacaktır.

‘Postmodern millet’ hali

Kalkış noktamız, Max Weber’in bir ayrımıdır: Milletin kültürel, Devletin ise politik dünyayı simgelemesi. Hipotezimiz ise globalleşmenin bu iki dünya arasındaki bağı kopardığı ve şu iki sonucu doğurduğudur: Birincisi; millet olmanın açıklayıcı ilkesinin, kendi içinde her zaman var olmuş olan kültürel ve sosyal farklılığa (heterojenliğe) belli bir sabitlik getirmesinin globalleşme karşısında artık son derece zorlaşmış olmasıdır. Böylece, Milletin kendi içindeki ırkî, etnik, alt-kültürel, vs. farklılıkların her birinin kendi başına milleti ve milliyeti tanımlama mücadelesinin ortaya çıkmasıdır. İkincisi; Devletin, giderek minimize ve deregüle edilmesi gereken bir kurum olarak algılanmaya başlamasıdır. İki sonuç bağlamında ortaya çıkması muhtemel siyasal gerilim ise şudur: Farklılıklar politik bir meşrulaştırmaya ihtiyaç duyarken, Devlet kendini bu meşruiyet arayışı karşısında yeniden meşrulaştıracak bir topluluğa dayanma arayışına girer. Bu ise, her bir farklılığın daha önce Millete atfedilen özelliğin, şimdi kendi içinde “bölünmez bütün” oluşunu ilân ettiği ölçüde; Devleti siyasal olarak bocalatmaya başlar. Çünkü, “bölünmez bütün” oluşturmayı doğasının olmazsa olmaz koşulu gören Devlet, meydana çıkmış farklılıkların konjonktürel olarak değişen özelliklere göre, her birine dayanma eğilimi içine girerek pastiche sembollerin bir araya getirilmesiyle kurulan yakınlıklar temelinde yükselen büyük bir topluluk haline gelir. Bu, Milletin postmodernize olmasıdır.

Devlet ile millet nerede çatışır?

Weber’in dediği gibi Millet, kültürel dünyaya tekabül ediyorsa; postmodernize olmuş Millet de popüler kültüre tekabül eder. Sınıf, toplumsal cinsiyet, etnisite ve diğer sosyal farklılıkların sanal, dolayısıyla yüzeysel bir eşitlik tasavvuru temelinde Millete vücut verdiği algısı yaygınlık kazanır; milliyetin sabitliğinin karşısına heterojenlik ve çeşitlilik bu sayede dikilir. Böylece devlet, meşruiyeti için dayanacağı sabit bir kültürel taban bulamaz; dahası konjonktürel olarak dayanmayı makul bulduğu heterojen unsurun rengine bürünme olasılığına marûz kalır.

Devletin genel olarak popüler kültüre dayanan meşruiyet tesisi, onu tam anlamıyla popülist hale getirir. Eğer popülizm, bir topluluğun veya kültürün değerine beslenen inanç ise popülist bir devletin yapacağı da kendi kendini yüceltmesidir ki bu da devletin son tahlilde cemaatleşmesine yol açar. Siyasal gerilim yaratacak paradoks da tam bu noktada belirir. Çünkü, tarihsel sosyolojinin ortaya koyduğu, Milletin bir cemaat (gemeinschaft), Devletin ise bir cemiyet (gesellschaft) yapılanması gösterdiğidir. Eğer devletin cemaatleşmesi söz konusu ise ortaya çıkan durum cemaatler arasındaki bir çatışmaya inhisar eder. Kısacası, Devlet ile Millet çatışır hale gelir, çünkü, kültürel dünya ile politik dünya arasındaki bağı globalleşme koparmıştır ve her iki dünya birbirinden kopuk varlıklar (entity) halinde konumlanmıştır. Fakat, meselenin püf noktası, her bir varlığın (Millet ve Devletin) kendi başına bir güç kazanma girişimi içinde olmasıdır. Gerek Millet, gerek Devlet aynı aidiyet hissine sahip olmayanları dışlar. Buna karşılık, sosyolog Richard Sennett’in belirttiği gibi, cemaat, içeri alınıp massedilemez, dışarıya doğru da genişleyemez, çünkü o zaman saflığını kaybeder. Buna rağmen, iki entite arasındaki kopuk bağı yeniden kurmak üzere bir tarafça yapılan girişim, gene de diğerince muhatabının ya massetme, ya da dışarı doğru genişleme “tehdidi” şeklinde algılanabilir. Bu durumda, artık demokratik duyarlılık körelmiş, dost-düşman ayrımına tekabül eden bir mücadele sahne almış demektir.

Kör dövüşünü engellemenin yolu

Bu bağlamda Devletin cemaat olarak rolünü pekiştirmesi, segmente bir toplumsal yapının parçalarını bir arada tutma veya bu parçaları yapıştırma hususunda önemli bir problemi beraberinde getirir. Bu, Millet-Devlet mensuplarının kendi kavramsal dünyalarının sınırlarının büyük ölçüde millî (ulusal) kültür tarafından belirlenmesinin, Milletin değişen mahiyetiyle ne hal alacağının içerdiği önemli bir gerilimi ima eder: Siyaset ve kültür arasındaki koparılan bağ, yeniden ne şekilde tesis edilebilir? Bu sorunun cevabının, Milleti siyasal bir birlik olarak görmekle ilgili olduğu söylenebilir. Siyasal birlikten kastımız, bir etnisiteyi, bir ırkı, bir kültürü, ideoloji veya doktrin formunda tek bir hakikati toplumun ortak özü olarak tayin etmek değildir. Bu, beraber yaşama formu olarak devleti ima eder. Oysa, siyasal birlik devleti önceler. Karıştırılmaması gereken husus budur: Devletin, bir beraber yaşama formu olarak siyasal birliği içermediği; tersine siyasal birliğin tarihsel bir uğrak noktası olduğu. Siyasal birliğin, Carl Schmitt’in tanımladığı anlamda, kendi içindeki karşıtlıkları aşabilecek karar gücüne sahip birlik olarak algılanması; onun devlet ile özdeşleştirilmesi gibi bir hataya yol açmamalıdır. Böyle bir özdeşleştirme, esasen Millet ve Devlet arasındaki bağın yeniden sağlanmasına engeldir. Terör, böyle bir engelden kökenlenmiş, ters yola sapmış bir kör dövüşüdür. Bu kör dövüşüne engel olmaya çalışmak, şüphesiz bir zorunluluktur ama içinde yaşadığımız dünyayı algılamada siyasi kavramlarımızı, ima ettikleri gerçeklikleri ve aralarındaki ilişkileri yeniden düşünmek, yeni tanımlara yönelmek de elzemdir. Aksi takdirde, söz konusu olacak olan herkes için toplam sıfırlı bir oyuna devam etmektir. Bu sonuca engel olmanın yolu da, siyasal birlik bağlamında Millet olmaya ruh veren unsurların Devlete yansıtılması, sirayet ettirilmesidir. Meselenin, büyük ölçüde, Devlet olmaya ruh veren unsurların Millete yansıtılmasından ve sirayet ettirilmesinden kaynaklandığını söylemek abartı olmayacaktır. Bu da sadece Kürtleri değil, bu toplumda yaşayan diğer herkesi ilgilendiren bir meseledir. Bunu görmek için, yapılması gereken; bizi ayrıştıran değil, benzeştiren unsurlar aracılığıyla birbirimize yaklaşmak ve dayanışma içinde olmaktır.

aliyasar52@gmail.com