Yeter ki Büşra okusun

Mustafa Çiftçi / Yazar
27.11.2020

Duyduk ki Sinan abimiz özel bir üniversiteye rektör olmuş. Bizim de bir yeğenimiz var. Tıp okumayı ister ama üniversite özel olduğu için parasına güç yetmiyormuş. Biz bunu duyar duymaz alakadar olduk. Acaba ne yapabiliriz diye hal çaresine baktık. Yeğenimizin adı Büşra kendisini görseniz cücük kadar ama kafası zehir. “Çocuk doktoru olacağım.” diyor.



Mahallemizin en klas abilerindendi kendisi. O zamanlar uzun boylu adama rastlamak pek nadir idi. Şimdi nesil yiğitleşti, boylar uzadı. Ama Sinan abimiz o zamanlarda da uzundu. Gömlek giydiği zaman anneler ütüsüne, biz duruşuna hasta olurduk. Herkes gömlek giyerdi de Sinan abi tadını çıkarırdı. Pantolon paçası çocuklara elbise çıkacak kadar kocamandı. Bunlar yetmiyor gibi şarkıcı Elvis gibi saçları vardı. Berberler üste para verirlermiş Sinan’ın saçı bu berberde yapılıyor dedirtmek için. Sinan abimiz pazardan alış veriş yapmazdı. Kendisi terzi kalfasıydı. Ve muhakkak çıraklar alır satardı nevalesini. Akşam olunca eve kapanır bir şeyler çalışırdı. Gündüz dükkanda iğne ucu ile para kazanmaya çalışan bu çocuk gece yarılarına kadar ne çalışır diye hiç merak eden olmadı.

‘Artislik peşinde değil’

Sinan abimiz geceleri çalışarak liseyi dışarıdan bitirdiği gibi bir de hukuk fakültesini kazanmıştı. O zaman annelerimiz bize Sinan efsanesini örnek vermeye başladılar. “Çocuk artistik peşinde değilmiş bak aferin.” diyorlardı. Halbuki biz Sinan abimizi millet onu keşfetmeden önce de tanıyorduk. Abimiz gitti efsanesi kaldı yadigar olarak. Biz de aynı mahalledeydik ama Sinan abimiz kadar şık giyinmeyi ve onun gibi fakülte okumayı beceremedik. Biraderim de ben de ticaret meslek lisesini bitirip muhasebeci olduk. Ben sonradan bir de mali müşavirlik ekledim unvanıma. Yıllar öylece geçip gitti. Sinan abimizin arada bir haberini alırdık. Mahalleye uğrar eski ahbaplarını görürdü. Hala çok şık giyiniyordu ama saçları yavaş yavaş onu terk ediyordu. Sonra duyduk ki Sinan abimiz saç ektirmiş. Biz saç ektirmeyi zengin Araplara mahsus bir iş bellerdik ama Sinan abimiz de çaresiz kalmıştı demek ki ve saç ektirmişti. Mahallenin büyükleri; “ektirdiği kendi saçıdır endişeye mahal yoktur.” dediler. Gerçi biz Sinan abimizi her haliyle seviyorduk. Kendisi hukuk okuyunca avukat olup büro açıp milletin ihtilaflı işlerine bakacak zannediyorduk ama hukuk okuyunca daha yükseğini de okumak mümkünmüş onun sayesinde belledik.

Zaman çabuk geçiyor. Sinan abimiz de tahsil hayatında kendisine gösterilen her merdiveni başarıyla çıktı. Bir de güzel evlilik yaptı. Herkes mahalleden bir kız alır diyordu ama Sinan abimiz fakültenin dekanının kızıyla anlaşmıştı. Kendisi artık hanımıyla çıkıp geliyordu mahalleye. Sonra bir de çocuk verdi Rabbim. Sinan abimiz baba olmuştu. O zaman zarfında biz de mahalleden taşındık. Zaten mahallenin sadece adı vardı. Eski adamlar göçüp gitmiş. Yeni gelenler mahalleyi benimseyip kollamamışlardı.

Gel zaman git zaman duyduk ki Sinan abimiz özel bir üniversiteye rektör olmuş. Bizim de bir yeğenimiz var. Tıp okumayı ister ama üniversite özel olduğu için parasına güç yetmiyormuş. Biz bunu duyar duymaz alakadar olduk. Acaba ne yapabiliriz diye hal çaresine baktık. Yeğenimizin adı Büşra kendisini görseniz cücük kadar ama kafası zehir. “Çocuk doktoru olacağım.” diyor. “Kız sen çocuk kadarsın zaten...” diyemiyoruz. Gönlü kırılmasın, incinmesin istiyoruz. “Büşra özel üniversite değil de devlet üniversitesi okusan nasıl olur?” diyoruz. “Büşra özel veya devlet olması önemli değil. Önemli olan kalitesidir. Bu üniversite nerede iyi hoca varsa bünyesinde topladı. Ben de şansımı denemek istiyorum. Puanım yüzde elli bursluya yetiyor. Duydum ki rektör hoca sizin mahalleden abinizmiş. Belki üniversite vakfından bana burs verir. Ben de başlarım okumaya....”

‘Eliniz boş gitmeyin’

Büşra böyle bıdır bıdır anlatınca kolay görünüyor da biz bu güne kadar Sinan abimizden bir şey istemedik. Şimdi istersek ne der bilemedik. Büşra bir de akıl verdi. “Eliniz boş gitmeyin, kendisine bir hediye götürün.” dedi. Başladık ne hediye alalım diye düşünmeye. Herkesten bir akıl aldık. Hapishane işi maket gemi götürün diyen bile oldu. Bizim hanıma sorarsan. “Eve davet edelim, bulgur pilavı ve turşu ile bir sofra kuralım eski günlerdeki gibi.” diyor. Biz hediye konusunda çaresiz kalınca yine Büşra’ya danışalım dedik. Büşra zaten hediyenin adını koymuş. “Rektör Sinan Bey’in dolma kalem merakı varmış. Ona esaslı bir kalem alalım.” Doğru söze ne denir. Hoca adama da kalem yakışır diye düşündük. Kalem alalım demek kolay kalem almak zor imiş belledik. Neden derseniz kırtasiyeler öyle esaslı dolma kalem getirmiyorlarmış satılmaz diye. Mecburen internetten alacaktık. Ben daha evvel internet alış verişi yapmadığımdan kendime güvenemedim. “Bir internet kafeye gidelim.” dedik. Sokağın başında bulunan internet kafeye gittik. Meğer kafelerde sıpalar ne kadar gürültü ediyorlarmış. Çarşamba pazarına dönmüş olan kafede biz de bir köşeye oturduk. İnternetçi çocuk bize bir delikanlı gösterdi. “Bu genç size yardımcı olacak abi.” dedi. Yahu internetten alış veriş de kolaymış aslında. Çocuk parmağının ucunda dünyayı serdi önümüze. O zaman ben ahdettim. “Benim bu internet alış verişini bellemem lazım.” dedim.

Daire fiyatına kalem

Dolma kalemlere baktık. Kalem işinde fiyatın ucu açıkmış belledik. Neredeyse daire fiyatına kalem var. Biz daha makul daha insaflı bir modele bakalım dedik. Biz kalemlere bakarken. Yan masadaki çocuklar bir kavgaya tutuştular. Cirit karıştı. Sandalyeler havada uçuştu. Polis geldi. Biz canımızı zor kurtardık. Eve varınca yarım kalan alışverişi evde yapalım dedik. Biraz dinlenip karnımızı doyurunca başladık evden kalem alış verişi yapmaya. Sonunda bir kalemde karar kıldık. Kalemi sipariş verdik. Kartımızı internet kullanımına açmış olduk. “Limitimiz sınırsız olsun.” dedik. Kalemi beklemeye başladık. Planımız şu; kalem gelecek, kalemin üzerine, ‘Sinan abimize sevgilerle...’ yazdıracağız. Sonra yanımıza Büşra’yı alıp ziyaretine gideceğiz. “Biz torpil istemiyoruz. Kızımız okumak istiyor mümkünse üniversite vakfından bir destek umuyoruz.” diyeceğiz. Ben çok umutluyum. “Bu ziyaret başarılı geçecek.” diyorum. Neyse uzatmayalım kalem geldi. Çok şık bir kalem. Kalemi ve Büşra’yı alıp abimizin makamına konduk. Abimiz kıyak bir adam. Büşra’nın talebine çok sıcak baktı. “Sen yeter ki oku güzelim. Vakıflar ne için var, imkanı olmayana imkan olmak için değil mi?” dedi. Kalkıp boynuna sarılmak istedim ayıp olur diye kendimi tuttum. “Vay be Sinan abi sana da bu yakışır.” dedim. Kalemini verdik. Kalemi alınca çocuk gibi sevindi... Biz de çok mutlu olduk.

Bak ne güzel bitti hikayemiz değil mi? Ama sabırlı olalım. Çünkü kredi kartı borcu gelince bizim hikayenin bitmediğini anladık. Meğer dolma kalem fiyatını bir sıfır eksik görmüşüz. O sıfırı da ekleyince bizim bütçenin anası ağladı. Biz yanlışlıkla çok pahalı bir kalem almıştık. Ayıptır söylemesi altı ay o kalemin borcunu ödemek için çalıştık. Büşra’ya feda olsun tamam da anamız ağladı bizim. Yani ne kalemi ne Büşra’yı ne de Sinan abimizin kıyağını unutabildik vesselam...

mustafatoros@gmail.com