Yetkili ve sorumlu cumhurbaşkanı

Doç. Dr. Cengiz GÜL / Erciyes Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi
04.02.2017

Çıkaracağı kararnameyle yasamanın tasarrufu olan kanunu değiştiremeyen, kaldıramayan ve hatta kanuna aykırı ise kararnamesi hükümsüz bırakılan bir Cumhurbaşkanının, nasıl tek adam olup da diktatörleşebileceği iddia edilebilir?



Bir süredir kamuoyunun gündeminde olan anayasa değişiklik paketi, TBMM’de yapılan oylamalar sonrasında, değişiklik için aranan karar yeter sayısı olan minimum beşte üç, yani 330 barajının üzerinde oylarla kabul edilmiştir. Cumhurbaşkanı’nın onayını takiben Nisan ayı ortalarında yapılacak referandum sonucunda halk tarafından onaylandığı farz edilirse, bu değişikliklerin Türk siyasal hayatında ve anayasal düzleminde neler  getireceğine bakalım. Bu yazıda demokratik rejim ve hükümet sistemi, Cumhurbaşkanının sorumluluk ve sorumsuzluğu ile Cumhurbaşkanının kararname çıkarma yetkisi çerçevesinde bir analize yer verilecektir.

Anayasa değişiklik paketinin ana eksenini, mevcut hükümet modelinin dönüştürülmesi oluşturmaktadır. Özellikle 2007 Anayasa Değişikliği ile Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi kuralının getirilmesi ve 2014’te de bunun hayata geçirilmesi sonrasında Türk hükümet sistemi parlamenter sistem olmaktan artık çıkmış, Fransa düzeyinde olmasa da bir yarı-başkanlık modeli görüntüsü çizmeye başlamıştır. Doktrinde bunun, zayıflatılmış parlamentarizm, başkanlı parlamenter sistem gibi nitelemeleri yapılsa da, sistem yarı-başkanlık modeline adım atmıştır. Yarı-başkanlıktaki yürütmenin çift başlı yapısının, şimdi olmasa da gelecekte doğması muhakkak bir çatışmaya davetiye çıkarabilme potansiyelini bertaraf etmek için, bugün tam başkanlık sistemine geçme teşebbüsü anlamındaki bu anayasa değişiklik paketi, iyi işleyen bir demokratik rejimi değil, verimsiz, ağır işleyen, koalisyon hükümetlerine çanak tutan ve vesayet etkisine her an açık olan mevcut hükümet modelini değiştirmek istemektedir.

Anayasa değişiklik paketinde, cumhuriyet, demokrasi, laiklik ve üniter yapı ekseninde özetlenebilecek Türk siyasal rejimini değiştirmeye yönelik herhangi bir hükmün olduğu söylenemez. Başkanlık sistemi de, parlamenter ve yarı-başkanlık hükümet sistemleri gibi, temsili demokrasinin bir hükümet modelidir. Hatta başkanlık sisteminin demokratiklik seviyesi; yürütmenin halka seçtirilmesi, kimin hükümeti kuracağının açık ve net olması ve de başkanın doğrudan halka hesap vermesi gibi özellikleriyle, daha yukarıda olduğu bile rahatlıkla söylenebilir. Özetle, yürütmenin iki başlı (cumhurbaşkanı ve başbakan) yapıdan çıkıp tek başlı hale getirilmesi ve yürütme yetkilerinin başkanda/cumhurbaşkanında toplanması, sadece bir hükümet modeli tercihi olup, anti-demokratik bir rejime geçmek anlamında yorumlanamaz.

Meşruiyetini halktan alıyor

Mevcut anayasal duruma bakıldığında, Cumhurbaşkanının siyaseten tam sorumsuz, cezai ve hukuki bakımdan ise görevi esnasında vatana ihanet suçu dışında yine sorumsuz olduğu görülecektir. Vatana ihanet gerekçesiyle Yüce Divan’a gönderilmesi ise, bu Anayasadaki en yüksek nitelikli çoğunluk oranı olan dörtte üç, yani, 413 oy şartına bağlanmış olup, bu da neredeyse imkansıza yakın bir orandır. Zira böylesi bir oy çoğunluğunun elde edilebilmesi, iktidar partisinin de içinde olduğu, iki hatta üç partinin uzlaşmasını zorunlu kılmaktadır. Meclis gündemindeki anayasa değişikliğiyle, bu konuda hem Yüce Divan’a sevk kararı için aranan çoğunluk oranı dörtte üçten, üçte ikiye indirilmiş, hem de suç kategorisi, “vatana ihanet” dışındaki diğer suç tiplerinin de dahil edilmesiyle genişletilmiştir.  Mevcut sistemde geniş yetkili, ancak sorumsuz olan cumhurbaşkanı, bu anayasa değişikliğiyle, yetkili olmanın yanı sıra, sorumlu bir konuma da getirilmek istenmektedir. Cumhurbaşkanının, etkinleştirilen bu cezai sorumluluğunun yanı sıra, hem halka hem TBMM’ye karşı siyaseten de sorumlu hale getirildiğine şahit olunmaktadır. Şöyle ki, tekrar seçilebilmek için halkın desteğini isteyen Cumhurbaşkanının, seçilemediği takdirde, egemenliğin sahibi halk tarafından düşürüldüğü, daha doğrusu siyaseten sorumlu tutulduğu anlaşılır.

Bundan başka Cumhurbaşkanı, halkın temsilcilerine, yani TBMM’ne karşı da sorumlu tutulmakta ve Meclis tarafından alınacak bir seçim kararı nedeniyle o da görevinden adeta azledilebilmektedir. Anayasa değişikliğiyle, gensoru dışındaki soru, meclis araştırması, genel görüşme ve meclis soruşturması gibi tüm denetim araçlarının bu yeni hükümet modeli açısından da devam ettiğini belirtmek gerekir. Cumhurbaşkanlığı sistemiyle iki başlı yürütme yapısı sona erip tek başlı hale geleceği için, tüm yürütme yetkileri Cumhurbaşkanında toplanacaktır. Bu durum, Cumhurbaşkanının tek adam veya bir diktatör haline geleceği şeklinde manüpile edilmekle birlikte, işin aslına bakılırsa öyle olmadığı anlaşılacaktır. Zira, bu yeni modelde yasama yetkisi yine yasamada, yargı yetkisi ise yargı makamlarında kalmaya devam etmektedir. Cumhurbaşkanının Anayasa Mahkemesi ve HSYK’na üye seçmesi konusunda ise, mevcut sistem aynen devam etmektedir. Yargıda sivil ve asker ayırımının kaldırılması ve de yargının bağımsızlığının yanında, onun adeta mütemmim cüzü olan tarafsızlığına da vurgu yapılması, yargının sistem içindeki konumunu güçlendiren adımlar olmuştur. Yasama yetkilerinin yasama organında muhafaza edildiği, yargı yetki ve fonksiyonunun olması gereken doğrultuda etkinleştirilmeye çalışıldığı bir ortamda, yürütme yetkileri de yürütmede kalmıştır. Hatta mevcut sistemde yürütmenin düzenleyici işlemlerinden olan KHK ve tüzük çıkarma yetkileri de bu değişiklikle kaldırılacaktır. Yeni sistemle yürütmenin, yasama ve yargı alanına karışamamasından başka, azalan yetkilerinin monist yürütme yapısı içerisinde sadece Cumhurbaşkanında toplanmasına karar verilmiştir. Bu çerçevede başbakan ve bakanlar kurulunun kaldırılmasıyla, bunlara ait olan yetkilerin, azalarak da olsa, Cumhurbaşkanında toplanmasının, tek adamlığa, otoriterleşmeye veya diktatörlüğe geçiliyor şeklinde gösterilmesi, manipülatif bir spekülasyondan başka bir şey değildir

Kararname yetkisi

Anayasa değişiklik paketinin 8. maddesinde cumhurbaşkanına kararname çıkarma yetkisi verilmektedir. Maddenin ilgili kısmı aynen şöyledir: “Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevler Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenemez. Anayasada münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz. Kanunda açıkça düzenlenen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz. Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle kanunlarda farklı hükümler bulunması halinde, kanun hükümleri uygulanır. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin aynı konuda kanun çıkarması durumunda, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi hükümsüz hale gelir.” Görüldüğü üzere, temel haklar, kişi hakları ve siyasal haklar alanında ve kanunda açıkça düzenlenen konularda çıkarılamayan kararnameyle, sadece yürütmeye ve sosyal-ekonomik haklar alanına ilişkin konular düzenlenebilecektir. Bu alanlarda da yasama organı, bir aykırılık gördüğü takdirde, çıkaracağı bir kanunla kararnameyi etkisiz hale getirebilecektir. Yani kararname ile kanun hükmü çatıştığında, kararname ilga edilmiş sayılacak ve asla uygulanamayacaktır. Bundan da şu anlaşılmaktadır ki, kararnamenin bir kanunu değiştirme veya yürürlükten kaldırma gücü kesinlikle söz konusu değildir.

O halde mevcut sistemde, KHK’lerle bir kanun hükmü değiştirilip ilga edilebilirken, yeni hükümet modelinde Cumhurbaşkanına verilen kararname yetkisiyle bir kanun etkisiz hale getirilemiyorsa, bunun, bir güç artışı mı, yoksa güç kaybı mı olduğunu sormak gerekir. Anayasa değişikliğinde Cumhurbaşkanına kararname çıkarma yetkisinin verilmesini, tek adamlık iddialarına gerekçe gösterenler, bu demagojik itirazlarına malzeme bulduklarını zannetseler de, işin aslının öyle olmadığı hukuki bir realite olarak ortada durmaktadır. ABD ve Fransa gibi pek çok ülkede de olan bu başkanlık kararnamesi (Executive order) çıkarma yetkisinin, Türkiye’de Cumhurbaşkanına tanınmaya kalkınca bir bardak suda fırtınaların kopartılması, olaylara kurumsal ve yapısal olmaktan çok, kişisel husumet perspektifinden bakıldığının da en bariz örneğidir. Halihazırda 1982 Anayasası m. 107’de, yürütmenin iki özerk düzenleme yetkisinden biri olan “Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi”nden zaten bahsedilmektedir. Bunun alanı Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği ile sınırlı da olsa, tüm yürütme yetkilerinin kendisinde toplandığı başkan veya cumhurbaşkanının kendi sevk ve idaresi altındaki bakanlıklarla ilgili kararname çıkarması son derece normaldir. Çıkaracağı kararnameyle yasamanın tasarrufu olan kanunu değiştiremeyen, kaldıramayan ve hatta kanuna aykırı ise kararnamesi hükümsüz bırakılan bir Cumhurbaşkanının, nasıl tek adam olup da diktatörleşebileceği iddia edilebilir?

cengizgul2002@yahoo.com