Yoksa siz de dünyayı değiştirmek isteyenlerden misiniz?

Hatice Çolak / Yazar
31.07.2020

Calley School'u gezmem saatlerimi almıştı. Beni gezdiren öğretmen 60 yaşlarındaki Elsie: “Kampüse taşındığımda henüz çok gençtim.” demişti. “Kırk yıl nasıl geçti anlamadım. Çocuğum doğanın içinde bir okula gitsin istedim ve buraya yerleştik. O zamanlar bu okulun bahçesinde leoparlar dolanır, fillerin yolları ayrı çocukların yolları ayrı olurdu.” Masal gibi değil mi?



Kanlı Elmas filmini izleyenler hatırlar. Sahne şudur: Çocuk askerleri gerillaların elinden kurtaran ve onları tekrar masum dünyalarına kavuşturmaya çalışan Afrikalı baba karakter aracındaki iki beyazla beraber bir köprüyü geçmelidir, köprüyü RUF militanları olarak eğitilen silahlı çocuklar tutmaktadır. Karakter o kadar inanıyordur ki çocukların ruhunun zedelenemez güzelliğine, beyazların uyarılarını dinlemez, çocuklarla konuşmak üzere aracını durdurur. Tabii ki uyuşturucuya alıştırılan ve beyinleri yıkanan çocukların gözü ne adamın tertemiz inancını görür, ne de en ufak bir acıma duygusu kalmıştır yüreklerinde: karakteri oracıkta tararlar.

Afrika’da hala 200 bin çocuk asker var, kendi insanlarını öldürmeye kodlanan...

Oysa Mandela “Eğitim dünyayı değiştirebilecek en güçlü silahtır.” diyor. Ve Afrika’ya her yıl milyonlarca dolarlık eğitim yardımı yapılıyor. Peki, neden bazı istatistikler dışında hiç bir şey değişmiyor?

Sanırım sebebi, Mandela’nın sözlerini, dünyayı ne yönde değiştirmek istediğinize bağlı olarak çok çeşitli şekillerde okuyabilme ihtimali.

Mesela Kanlı Elmas filmine konu olan ve şu an siyasi bir parti olarak hareketine devam eden RUF (Devrimci Birleşik Cephe) da Sierra Leone’u değiştirmek istiyordu, karşıtı hükümet de. Hitler de dünyayı değiştirmek istiyordu, Rachel Corrie de. Bill Gates de dünyayı değiştirmek istiyor, biz de.

Son günlerde sosyal medyada pek çok annenin veryansınına şahit oluyorum. Koronavirüs sürecindeki ev okulu tecrübeleri sonrasında çocuklarını okula göndermekten vazgeçen, ev okulunun legal hale gelmesi için kampanyalar başlatan ya da alternatif okullar kurmaya yeltenen pek çok arkadaşım var. Onlar da dünyayı değiştirmek iddiasında.

Ya siz?

Sonsuz tüketim miti

Liseyi oldukça zor şartlarda bitirdim. Başörtüsü yasakları yüzünden lise yıllarım okulun kapısında eylem yapmakla geçti... Olanları olduğu gibi kabul edecek biri değildim, ya kalıp anarşist olacaktım ya üniversite okumak için yurtdışına gidecektim. Şansım yaver gitti, yurtdışında okuyabilmek için burs buldum. Büyük bir heyecanla haberi paylaşmak için sevdiğim bir hocamın yanına koştum, o da bana yolda açmam üzere bir hediye verdi: İvan Illich’in Okulsuz Toplum kitabını.

Okul için ölüyordum… Bu da neydi şimdi? Sevincimi kursağımda mı bırakacaktı hocam?

Uzun otobüs yolculuğumda sayfalarını karıştırdığım kitap okulların artışının silahların artışı kadar yıkıcı olduğunu anlatıyordu özetle. “Eşit eğitim fırsatını ancak zorunlu okullaştırma ile mümkün saymak; kurtuluşu, kiliseyle karıştırmak anlamına gelmektedir.” diyordu.

Yazara göre okul, Yeni Dünya’nın dini ve aynı zamanda, dünyanın en hızlı gelişen iş sektörüydü. Kumar gibi insanın iliklerine işleyen bir huy halini almıştı. Bütün bir toplum Sonsuz Tüketim Miti hizmetine girmekteydi. Teknolojik çağın fakir insanları için faydasız kurtuluş vaatlerinde bulunan okul, insanlara torunlarının bir şeyler başaracağına dair sahte umutlar aşılamaktaydı.

Allah’ım neler söylüyordu bu kitap böyle! Kendimi pek bir kötü oyuna bile isteye atlıyor gibi hissetmiştim. Yıllardır çabasını verdiğim, uğruna gençliğimi feda ettiğim şeyin aslında ne kadar da yalan olduğunu hissetmek hiç de hoşuma gitmemişti.

Yine de kitabı o yolculukta yalayıp yuttum, sonra da uzun süre hatırlamamak üzere rafa kaldırdım. Bir yola çıkmıştım bir kere, oyunsa oyundu, ona göre oynayacaktım. Oynadım da, lisansla kalmadım, yüksek lisans ve doktora da yaptım. Oyun hoşuma gitmişti adeta. Ta ki kendi çocuklarım olup, her şeyi yeniden sorgulayıp, bir süre ülkemde boşa kürek çektikten sonra pılımı pırtımı ve çocuklarımı toplayıp, Afrika’ya yerleşene kadar. İkinci kez okul için ülkemden ayrılıyordum, ilkinde kuralları belli bir okul için terk etmiştim topraklarımı, ikincisinde kurallarını kendimizin yazacağı bir okul için.

Evet, kararım kesin, niyetim sahihti: çocuklarım ve Afrikalı çocuklar için, “Okulsuz Toplum” kitabında bahsedilen okullardan çok başka türlü olan, gerçekten okumayı öğreten bir okul kuracaktım. Çocukları sistemin kölesi haline getirmek yerine eleştirel düşünmeyi öğreten, tüketime değil üretime teşvik eden, boş vaatlerle kandırmak yerine, dünyayı değiştiren, okul gibi olmayan bir okul… Ama nasıl?

Bu amaçla önce pek çok okudum, izledim, gezdim.

Kanada ve Amerika’daki Kızılderililerin okullulaştırılması süreçleri Tanzanya’daki 168 kabilenin okullulaştırılmasından hiç de farklı değildi. Masai köylerine gittiğimde içim ne kadar acımıştı, 200 öğrencinin tepildiği sınıfları gördüğümde. Bilim adamlarının genleri üzerine araştırmalar yaptığı bu üstün ırkın çocukları, aslanlarla fillerle birlikte yaşadıkları doğal ortamlarından alınıp küçücük sınıflarda ehlileştiriliyorlardı.

Neyin bedelini ödüyorlar?

Beyaz adamın hırsları için yok edilen Çeroki Kızılderililerine atfedilen ve baştan sona bir manifesto niteliğindeki, anne babasını kaybettikten sonra büyükanne ve dedesiyle yaşayan mutlu torunun okul dramını anlatan “Küçük ağaç’ın eğitimi” kitabını yeniden yaşıyordum adeta kabileler arasında dolaştıkça.

Yüzyıllardır çocuklarının okullulaştırılmasına direndikleri için dağlarda çalılıklarda yaşayan ve hala avcılık toplayıcılıkla geçinen Hadzabe kabilesini güç bela ziyaret edebildiğimde bissürü Küçük Ağaç gördüm. Hiçbir şeyi olmayan, o gün babaları avlanamaz ya da anaları ağaç kökü toplayamazsa aç uyuyan, çamurlu nehir suyunu içmek zorunda kaldıkları için pek çoğu salgın hastalıklardan dolayı hayatını kaybeden bu çocuklar neyin bedelini ödüyordu?

Açık konuşmak gerekirse hiçbirimizde bunu yapacak yürek yok. Corona döneminde okullar kapandı diye çocuklarımızı nasıl başımızdan savacağımızı şaşırdık çoğumuz. Birçoğu hiç olmadıkları kadar ekran bağımlısı oldu.

Ama kimsenin de hakkını yemeyelim, hepimiz çocuklarımız için en iyisini istiyoruz. En iyi okulları kursları araştırıp tüm maaşımızı çocuklarımızın geleceğine yatırıyoruz.

Ama çocuklarımız her geçen gün daha mutsuz, daha hasta, daha bağımlı.

Neden bazı istatistikler dışında hayatımızda hiç bir şey olumlu yönde değişmiyor?

Gezilerimde ve çalışmalarımda en çok gözüme çarpan şey, çocuklar için harika alternatif işler ortaya koyan insanların hemen hepsinin kendi hayatlarını ve kapasitelerini çocuklarına adamaları, ilham aldıkları çocukları için yaşam tarzlarını kökten değiştirmekten gocunmamaları.

Mesela Japon mimar Takaharu&Yui Tezuka çifti. Çocukların özgürce koşup oynamalarına, ağaçlara tırmanıp kaydırakla sınıflarına dönmelerine imkân sağlayan, duvarsız okul projeleri için önce kendi çocuklarını gözlemlemişler. Japonya’da geniş alanlar bulabilmek zor olduğundan okul yaşlı bir ağacın çevresine oval bir şekilde tasarlanmış. Böylece çocuklar okulu sonu olmayan bir oyun bahçesi olarak görüyor.

Mesela Bali’deki Green school’un kurucuları John&Cynthia Hardy çifti. Mücevher mağazalarını satıp 75 dönümlük arazide bir okul inşa etmelerinin temel sebebi dört çocuklarının geleceği adına duydukları kaygı. Green School öyle güzel bir okul ki, 435 öğrencisinin 400’ü başka ülkelerden sırf bu okulda çocukları okusun diye Bali’ye göçmüş ailelerin çocukları. Dünyanın dört bir bucağından gelen bu ailelerin standart kafada aileler olmadığını ve gelirken kendi entelektüel birikimlerini de getirip okulun etrafında birbirinden güzel sosyal girişimler başlattıklarını söylemeye gerek yok sanırım. Organik çikolata işletmeleri, ekolojik restoranlar, permakültür çiftlikleri ve daha neler neler…Başka bir dünya var orada.

Mesela Guatemala’daki Escuala Caracol ya da ülkemizde Nüve Girişimi gibi ebeveyn insiyatifindeki harika okullar. Hepsi o kadar doğal ve keyifli ki. Bu okullara giden çocuklar sabahları aileleri tarafından zorla yataktan kazınmıyor, kendileri okula gitmek için dakikaları sayıyor. Çünkü anlamadıkları şeyleri ezberlemeleri değil onlardan beklenen. Tam tersine anlamaları isteniyor. Ve bu, kafalarındaki binlerce soruyla, onların da tam ihtiyaç duyduğu şey zaten.

Mesela Hindistan’daki Krishnamurti okulları. Birkaçını gezme imkânı bulduğum okullardan en etkilendiğim 200 dönümlük büyüleyici kampüsü olan, ormanın içindeki Calley School idi. İçinde civar köylerden gelen insanların tapındığı kutsal ağaçları ve bir sanat köyü olan okulu gezmem saatlerimi almıştı. Gezdiren öğretmen 60 yaşlarındaki Elsie: “Kampüse taşındığımda henüz çok gençtim.” demişti. “ Kırk yıl nasıl geçti anlamadım. Çocuğum doğanın içinde bir okula gitsin istedim ve buraya yerleştik. O zamanlar bu okulun bahçesinde leoparlar dolanır, fillerin yolları ayrı çocukların yolları ayrı olurdu.”

Masal gibi değil mi?

Biz de henüz iki yıllık okulumuzda, okuyup gezdiklerimizden derlediğimiz tüm bu tecrübeleri Afrika ile harmanlıyoruz. Okyanus kenarındaki okulumuz bildiğiniz okullara hiç benzemiyor. Bakanlık geldiğinde göstermek için bazı duvarlı sınıflarımız olsa da, çocuklarımız genelde bahçede, ağaçların tepesinde, ağaç evlerde ya da gölgeliklerde öğreniyor. Bir öğrenciyi ya da öğretmeni aradığınızda bulmak bazen zor olabiliyor. Bazen çapa ya da hasatta, bazense okyanusta yüzüyorken; bazen mango ağacının üzerindeki efsanevi kütüphanede birbirlerine masal anlatırken, bazense geri dönüşüm parkında oynarken buluyoruz onları.

Hadi şimdi yazının başındaki Kara Elmas filmine dönelim ve gelişmiş ülkelerdeki kadınların tek taş yüzükleri için ellerine silah verilip kendi insanlarını tarayan binlerce çocuk askerle bu okullarda yetişen çocukların değiştirecekleri dünyalar arasındaki yedi temel farkı bulalım.

Diyeceğimiz şu…

Çocukların arasında hiçbir fark yok doğduklarında…

Hepsi masum, tertemiz.

Nereli, ne renk olurlarsa olsunlar.

O ki onları dönüştüren, dünyayı dönüştüren biziz. Okullu ya da okulsuz…

Hadi o zaman biraz bunun üzerine kafa yoralım…

Nasıl bir dünya istiyoruz çocuklarımız için? Ve kendimizi onlara bırakacağımız dünya için adamaya, hem kendimizi hem onları köleleştirici sistemden koruyup özgürleştirmeye ne kadar hazırız?

haticecolak@gmail.com