Yolum Tokat'a doğru

2.01.2021

Leâlî, ilginin Arap ve İran taraflarından gelenlere gösterildiğini fark edince Tokatlılığını gizleyip Acem olduğunu söylemiş. Hafızasındaki binlerce beyit, anekdot, güzel konuşma yeteneği ve hoş sohbetleriyle kısa süre içinde İstanbul kültür muhitlerinde tanınmış. Hatta Fatih Sultan Mehmed’in meclisine katılıp onun bazı iltifatlarına nail olmuş. Bir müddet sonra Tokatlı olduğu anlaşılınca elindekilerin tümü alınıp padişahın meclisinden de uzaklaştırılmış.


Yolum Tokat'a doğru

Mustafa İsen / Yazar

1970’li yıllar, lise birinci sınıf öğrencisiyim. Bir yandan delikanlılık öte yandan artık yatılı okulun imkanlarını iyi tanıyor olmaktan kaynaklanan bir özgüvenle çevremizle de daha başka türlü ilgilenme dönemleri. Yatılı okullarda sınıflar arasında adı konmamış geleneksel bir ilişki ağı vardır. Alt sınıflar üst sınıflara saygı gösterir ama onlar da aşağı sınıfları korur, gözetirler. İşte bu konumdaki abilerimizden biri o yıl mezun olmuş ve mecburi hizmeti de olduğu için Tokat’a tayin edilmişti. Artık bizden uzaktaydı ama o günlerin yegane iletişim aracı olan mektuplar bağlantımızı devam ettiriyordu. İşte o mektuplarda ısrarla bizi en kısa zamanda Tokat’a gelme konusunda ikna etmeye çalışıyordu. Biz de bunu istemiyor değildik. Tokat ve Çorum iki komşu şehirdi nihayette. Ama o yıllarda mecbur olunmadıkça keyfi yolculuklar göze alınmazdı. Bir kere şehirler arası bile olsa yollar dar, alt yapı kötü, araçlar yetersiz, daha mühimi de yolculuk için gerekli olan para yok denecek kadar az bulunan bir şeydi bizim için. Yakın yıllara kadar bu yüzden turistik amaçlı, gezmeye görmeye dayalı etkinlikler adetten değildi. Benim bu anlamda ilk gezip gördüğüm şehir Tokat olmuştur. Bu yüzden de bende hatırası başkadır.

Sonbaharın sanatı

Biraz abimizin davetlerinin etkisi, biraz da taşranın dar ve bildik mekanlarına delikanlılığın getirdiği bir meydan okumayla kendimizce bir plan yaptık. 29 Ekim perşembeye denk geliyordu. Bu cumanın da tatil olacağı manasını taşımaktaydı. Bir arkadaşımla otobüse atlayıp yola çıktık. Sonbahar, Anadolu bozkırlarında da sanatını icra eder. Ormana dönüşememiş ağaçlık alanlar kadar küçük vadilerde yer alan kavak ağaçları ve bahçeler, sarıdan kızıla bin bir renge bürünmüş olarak karşılar bu mevsimi. İşte öyle bir renk cümbüşü arasında kendimize göre sohbetler ederek ulaştık Tokat’a. Bizi otobüs garajında karşılayan Kamil abi rehberliğinde bir minibüse binip biraz şehrin dışına doğru yöneldik. Biraz sonra bizi üzüm, ayva, nar, elma, armut ve başka tür bir meyve cenneti karşıladı. Sonbahar asıl hükmünü burada icra ediyordu, hem bir renk cümbüşü, hem de bir meyve zenginliği olarak.

‘Yeğenim bağınız nerede?’

Burası Tokat’ın biraz dışında Malkayası denilen ve şehrin eşrafının bağlarının yer aldığı bir bölge. Anadolu şehirlerinde özellikle o şehrin eşrafı, atadan dededen kalma bir gelenekle şehirde yaşıyor olsalar da, bağ bahçe ile ilişkilerini tümüyle kesmez ve burada kendine mahsus ritüelleri olan başka bir hayat yaşardı. Çoğu kez yazları buralara göçülür ve hayatın bir bölümü kış başlangıcına kadar burada sürdürülür, kış hazırlıkları bu zengin sebze ve meyve alanlarının imkânlarından yararlanarak tamamlanırdı. Hatta şehirde yaşayanlar tanıyamadıkları özellikle genç sakinleri, kimlerdensin diye değil, yeğenim bağınız nerde diye sorar, alacağı cevaba göre de onu kafasında bir yere yerleştirirdi. İşte böyle bir mekan olan Malkayası’nda, adeta bir cennette yaşar gibi üç gün geçirdik. Benim için ilk Tokat hatırası böyle güzel başladı.

Şehre ait bu geziden başka ayrıntı hatırlamıyorum, o yıllarda daha resmi ve daha coşkulu kutlanan 29 Ekim törenlerini izlememiz dışında. Mimari yapı ve tarihi arka planla ilgili en küçük bir detay yok zihnimde. Demek ki bu tür eserlere ait bir merak ve birikim de yok, henüz.

Oysa Tokat tarihin çok erken dönemlerinden itibaren Anadolu’da doğu-batı ve güney-kuzey istikametinde ulaşımı sağlayan yolların kesişme noktasında kurulmuş, transit ticaret mallarının sergilendiği pazar konumundaydı. Bu pazarda bölgenin toprak ürünleriyle sanayi mâmulleri sergilenmekte ve satılmaktaydı. Ürünlerin, hanlar, bedestenler ve dükkânlarla çevrili Tokat çarşılarında ticareti yapılmaktaydı. Dönemin kaynaklarına göre Tokat’ta yirmi bir çarşı, bir bedesten ve yirmi altı han vardı. Ayrıca çevresindeki verimli ovalar bu çarşıları ham madde olarak beslemekteydi. Bu tablo aynı zamanda şehre mimari zenginlik olarak da yansıyordu. Ama bu birikimi ancak daha sonraki gidişlerimde fark edecektim. Oysa ilk gittiğim yıllarda bir kısmı harap da olsa bunların önemli bir kısmı ayakta olmalıydı.

Dayanılması zor lezzetler

Tokat’a ikinci kez 1986 yılında gittim. Recep Yazıcıoğlu’nun valiliği bir efsane gibi dilden dile anlatılıyor, Tokat yeni bir kalkınma modeli örneği olarak gösteriliyordu. Bu hareketlilik çerçevesinde şehrin zengin kültürel birikimi de göz ardı edilmemiş, Tokat’ın yetiştirdiği ünlü Osmanlı bilgini İbn Kemal adına bir araştırma merkezi kurulmuş ve bu merkez aracığıyla Türk Tarihinde ve Kültüründe Tokat isimle bir sempozyum düzenlenmişti. 2-6 Temmuz 1986 tarihleri arasında gerçekleştirilen bu sempozyuma ben de Tokat’ın Osmanlı Kültür Coğrafyasındaki Yeri ve Tokatlı Şairler başlıklı bir bildiri ile katılmıştım. Denebilir ki bu bildiri benim daha sonra pek çok çalışmama konu olacak şehirlerin kültürel tarihi konulu örneklerin ilkidir ve temel motivasyonunu bu bildirinin gördüğü ilgiden almıştır. Çok önemli bilim insanlarının katıldığı bu toplantıda elbette şehri de hem tarihi hem de coğrafi özellikleriyle daha yakından ve rehber eşliğinde tanıma imkânı buldum. Merkezle birlikte Niksar bu vesileyle tanıyıp etkilendiğim yerlerden biridir. Ama daha önemlisi Orhan Şaik Gökyay ve Mehmet Genç Hoca ile aynı havayı teneffüs etmek gurur vericiydi. Orhan Şaik Bey’in her bildiriden sonra eleştirel değerlendirmeleri toplantıya damgasını vurmuştu. Genç bir araştırıcının eksiklerini belirtmeye başlayınca bir diğer hocanın “Ama efendim arkadaşlarımız buralarda yetişecekler” yollu savunmasına sert bir müdahale ile “Burası er meydanıdır, meydana çıkan kurallara uymak zorundadır” tarzındaki ifadesi ile kahvaltıda o gün bildiri sunacak bir hanımın, “Hocam benim oturumumda başkansınız, lütfen bize merhametli davranın” ifadesine, “Aman efendim bizim sizi seyretmekten ne söylediğinizi anlamaya mecalimiz mi kalır” şeklinde espriye vurarak verdiği babacan cevabı unutmuyorum.

Tokat’a başka vesilelerle başka zamanlarda da gittim. Ama bunları geçip önceki yıl ilkbaharda kalabalık aile grubumuz ve dostlarımızın iştirakiyle bir iç Anadolu turu çerçevesindeki gezimizden söz etmek istiyorum. Ankara’dan kiralanan bir araçla önce Çorum’a, sonra Amasya’ya, ardından da Tokat’a ulaştık. Bu kez de 23 Nisan tatilinden yararlanarak gerçekleştiriyoruz, geziyi. Nisanın bu günleri bazı yıllar birden bastıran kış görüntülerini de içinde barındırır. Bu kez de öyle oldu, özellikle Amasya sonrası. Eski yıllarda şehirlerin en dikkat çekici bayındır bölgeleri genelde askeri alanlar olurdu. Artık bu konumu üniversite kampüsleri yerine getiriyor. Bu mekânlar uygun misafirhaneleriyle de ihtiyaca cevap veriyor. Biz de Tokat’ta Üniversite kampüsünde misafir edildik. Şehri de bu kez tamamen tarihi alanları gezmeye, kadim çarşılarında dolaşmaya, zengin yemeklerini tatmaya ayırdık. Bu tür kadim şehir gezilerini iyi bir rehber eşliğinde gerçekleştirirseniz hayata ve eşyaya ait görüşlerinizde değişiklik meydana getirecek kadar etkileyici olabilir. Tokat bu anlamda da şanslı. Vakıflar Genel Müdürlüğü sırasında değerli dostum Yusuf Beyazıt Türkiye’nin geneline yönelik restorasyon çalışmalarının bir kısmını da kendi şehrine yönlendirmiş. Böylece şehrin tarihi dokusu ortaya çıkmış. Bizi emanet ettiği Tokat aşığı Hasan Bey de şehrin bütün güzelliklerini önümüze serdi. Gezdiğimiz yerler arasında güzel müzeler de ağırlıklı yer tuttu. Bu kadar yorgunluktan sonra sıra Tokat mutfağının zengin menülerine gelmişti. Yemek konusunda ölçülü davranan aile fertleri bile bu lezzet şöleni karşısında itidali elden bıraktılar. Sadece dillere destan Tokat Kebabı değil, dayanılması zor pek çok başka lezzet de burada emre amade.

Dönerken Zile’ye uğradık. Burası da İpek Yolu üzerinde kadim bir şehir. Benzer örnekler gibi Zile’de de tarihi evler, çarşılar, camiler ve sokaklar ziyaret edildi. Otantik çarşıdan başta leblebi olmak üzere yerel ürünler alındı. Eşimin çocukluğundaki fırına benzeterek aldığı sıcacık pideler, arkadaşımızın getirdiği pastırmayla bir anda paylaşıldı. O arada minibüsün önünde bir şeyler sormakta olan arkadaşımızın içeri girdikten sonra istediği pide ve pastırmanın yerinde artık yeller esiyordu. Yol boyunca onun bu mahrumiyetinin şakası yapıldı.

Leâli kendini Acem tanıtmış

Tokat, sadece yetiştirdiği ürünler, başta dokuma, deri, bakır olmak üzere el sanatlarında değil kültür adamlarıyla da tanınıyor. Bunların içinde Melihî gibi tanınmış şairler, Molla Hüsrev ve Molla Lutfi gibi renkli aydınlar, Şeyhülislam İbni Kemal gibi büyük bilginler yer alır. Ama ben biraz daha az tanınan bir ilginç isimle ve onun bir dönemi de aydınlatan değişik hikâyesiyle bitirmek istiyorum yazıyı, Tokatlı Leâlî ile.

Osmanlı devleti de, başka kuruluş aşamasındaki devletler gibi, başlangıçta yakın ilişki içinde olduğu çevre kültürlerden etkilendi. Bu aşamada devletin aydın kadrosu, Mısır, Şam, Halep, Hama, Tebriz gibi daha önce İslam medeniyetinin önemli kültür merkezlerinde eğitim gördü. Kuruluştan İstanbul’un fethine kadar devam eden bu durum, yerini sözü edilen tarihten itibaren kendi kurumlarında yetişen aydınlara bırakmaya başladı. Bir başka ifade ile başlangıçta farklı renklerde, şekillerde seyreden Osmanlı kültürü artık kendi rengini buluyordu. Bunun için bir tarih vermek gerekirse, 16. yüzyılı veya Kanuni Sultan Süleyman dönemini işaret etmek uygun olacaktır. Bu anlamda kuruluşu izleyen erken dönemlerde dışarıdan gelen devşirme aydınlara hem ihtiyaç duyulmuş hem de bunlara bolca iltifat edilmişti. Bazen ölçünün kaçırıldığı anlar da olmalı ki yerel aydınlar bu duruma;

‘Olmak istersen i’tibâra mahal’

Mesîhî gökten insen sana yer yok - Yürü var gel Arap’tan ya Acem’den, diye yüksek sesle tepki göstermişlerdir. İşte Leâlî’nin hikâyesi de böyle. Tokat’ta doğmuş büyümüş Leâlî, bir süre Tebriz’de eğitim görmüş ve Herat’ta Molla Camî’nin yanında bulunmuş. Yaşadığı dönemde bütün İslam dünyasında büyük bir itibara sahip olan Camî’nin selamını getirdiği söyleyerek İstanbul aydınlarının ilgisini çekmiş. Bu arada asıl ilginin Arap ve İran taraflarından gelenlere gösterildiğini fark edince Tokatlılığını gizleyip Acem olduğunu söylemiş. Hafızasındaki binlerce beyit, anekdot, güzel konuşma yeteneği ve hoş sohbetleriyle kısa süre içinde İstanbul kültür muhitlerinde tanınmış. Hatta Fatih Sultan Mehmed’in meclisine katılıp onun bazı iltifatlarına nail olmuş. Hatta İstanbul’da Yedikule civarında bulunan Kılıç Baba Tekkesi Sultan tarafından kendisine verilmiş. Bu sayede şöhreti ve imkânları artan Leâlî’nin bir müddet sonra Tokatlı olduğu, Acem olmadığı anlaşılınca elindekilerin tümü alınıp padişahın meclisinden de uzaklaştırılmış. Leâlî Bu duruma tepki gösterip asıl değer verilecek şey, insanın yeteneği ve eğitimidir, doğulan yerin kişiye ne yararı olur manasına gelen aşağıdaki şiiri kaleme almış.

Olmak istersen i’tibâra mahal

Ya Arab’dan ya Acem’den gel

Eğer âdemde ma’rifetse murâd

Ne fazîlet verirmiş ana bilâd

Rûm’da kellelenmesin mi Acem

Oldı bu izzet ile çün ekrem

Acem’in her biri ki Rûm’a gelir

Ya vezâret ya sancak uma gelir

(Osmanlı toplumunda değer görmek istersen, ya Arap ülkelerinden ya da İran’dan gelmiş olmalısın.

Eğer sen birinde kalite arıyorsan şura ya da bura doğumlu olmak ona ne fayda sağlayacak.

İran ülkesinden gelenlerin Osmanlı’ya gelince gururlanmaları boşuna değil, çünkü sadece bu özellikleri dolayısıyla burada el üstünde tutuluyorlar.

Osmanlı ülkesine gelen her İranlı ya vezirlik ya da sancak beyliği umarak buraya geliyor.)

İlk kez on altı yaşında gördüğüm Tokat’ı, sonraki yıllarda farklı yaşlarda ve farklı birikimlerle yeniden yeniden ziyaret ettim. Elbette ikimiz de değişerek ve gelişerek hayatımıza devam ediyoruz.

mustafaisen@yahoo.com