‘Yurttan Sesler’den 'Türk Milleti' tarifi

İsmail Küçükkılınç / Hukukçu
23.03.2013

Yurttan Sesler, farklı etnik kökenlere, farklı bölgelere mensup insanların duygularını, tınılarını müşterek bir mecraya kanalize etmiş, böylelikle millet olduğumuz gerçeğini mütemadiyen tekrar etmiştir.



Son günlerde yaşanan kimlik tartışmalarında ilginç ve şaşırtıcı tavırlara şahit olmaktayız. Türkmen, Yörük, Varsak, Avşar şeklinde tesmiye edilen birçok etnik Türk’ün de içinde olduğu büyük çoğunluğun doğru bir şekilde  “Türk Milleti” ve “Türk” kavramını etnik kökenden bağımsız olarak ele alması sayısı az ama sesi gür çıkan bir grubu rahatsız etmiş olacak ki sıkça “Türk etnik varlığına” vurgu yapılmaktadır. Hâlbuki bu topraklarda etnik Türklerle aynîleştirilmesi mümkün ve muhtemel ne kadar değer veya unsur varsa bunların etnik kökenden bağımsızlaştığı, artık bir etnik unsurun alamet-i farikası sayılamayacak kadar genelleştiği ve millete mal olduğu görülecektir. Bunun, günümüzde de tartışma konusu olan en somut ve basit örneği “öztürkçe” meselesidir. Eğer, Türkçe salt bir etnik unsurun dili olsaydı, kalsaydı, fakirin de dahil olduğu etnik Türklerin hassaten öztürkçe kelimelere büyük bir alaka göstermeleri gerekebilirdi. “Dil Devrimi” esnasında yapılanlar, bilhassa kazı çalışmaları neticesinde “bulunan” kelimeler “öztürkçe”ye uygundu. Ancak aynı zamanda dinî hassasiyetleri bariz etnik Türklerin kahir ekseriyeti bunun “dil”e değil, “din”e müdahale olduğunu anlamakta gecikme ve bu öztürkçeciliğe şiddetle muhalif oldu. Öztürkçe kelime kullanmakta mahir, hatta bunun müdafiliğini yapan birçok ismi bugün de “etnik Türk kimliği”nin varlığı iddiasında bulunması manidardır. 

Öztürkçeciliğin bu ülkede planlandığı gibi tatbik edilememesinin en mühim sebebi halka giden, bu kelimeleri halkın folklorunda bulacağını zannedenlerin ellerinin boş çıkmasıydı; çünkü ne halk şiirinde ne de türkülerde istenilen kelimeler hemen hiç yok gibiydi. Oysa halk şiirleri de türküler de asırlar boyunca nesilden nesile yaşanarak o güne intikal etmiş. Bilhassa Arapça ve farsça kökenli kelimelerin çokluğu ibretamiz bir durumdu. Halkın bir manada günlük yaşamının ifadesi olan folklorda bulunamayan kelimelerin üretilmesi-türetilmesi de istenilen neticeyi vermeyecekti. 

Nasıl ki Türkçe, köken olarak etnik Türklere nispeti kabil-i inkâr olmayan bir dil olmasına rağmen bugün için bir etnik kökene hasredilemeyecek, hapsedilemeyecek bir mahiyet ve nitelik kazanmışsa aynı şekilde belki de etnik Türklerle en fazla aynîleştirilmesi muhtemel türküler de artık bir etnik kökene münhasır değildir. Çünkü türküler, birçok halk ezgisini de içselleştirilmiş, onları kapsayıcılığıyla türküleştirmiştir.

1940’lı yıllarda radyodaki Yurttan Sesler saati ve yayınında türkülere yer verilmesi bu milletin ciğerine işleyen az sayıdaki mühim karardan biriydi. Çünkü Yurttan Sesler,  milleti tarif ediyordu. Bu topraklarda milletin bizatihi kendisinin işlendiği temel değerlerin başında türküler yer alıyordu. Nasıl ki bugün Türk Milleti gerçeği, olgusu, kavramı tek bir etnik unsuru ifade etmiyor, bu topraklardaki tüm Müslümanları ihata ediyorsa, aynı şekilde Yurttan Sesler de bu topraklardaki tüm halk ezgilerini ihata ediyordu.

Yurttan Sesler, kısaca radyodaki türkü yayınıdır. Ancak dahası var.

Yurttan Sesler, biraz da Muzaffer Sarısözen’le anılır. Sarısözen aynı zamanda en mühim türkü derleyicisidir. Derleme işinde üstad birinin Yurttan Sesler’i de yönetmesi bir şanstı. Bu bakımdan önce derlenen türkülerin özelliğine bakmak lazım gelir.

Derlenen ezgilerin, mühim bir kısmının bizatihi türkü olduğunda şüphe bulunmamakla birlikte ilk bakışta türkü denilemeyecek diğer halk ezgileri de türkü muamelesi görmekteydi. Derlemeler esnasında şeceresi çıkarıldığında teknik manada türkü olarak addedilemeyecek bazı ezgiler, hiçbir ayrımcılık yapılmadan kayda geçirilmiş ve bunların hemen hepsi de Yurttan Sesler’de icra edilmiştir. Bu manada Yurttan Sesler, Anadolu’da derlenmiş ve kayda geçirilmiş halk ezgilerinin alenen türküleştiği yapının da ismidir. Cizre’de, Siirt’te, Rize/Pazar’da derlenen türkülerin bir kısmının şecere olarak evvela türkü değil de “halk ezgisi” şeklinde tavsifi yanlış olmasa gerektir. Oysa onlar derlenirken bilhassa da Yurttan Sesler’le yayınlanırken türküleşirler. 

Dil ve din devrimi!

Yurttan Sesler, isminden de anlaşılacağı üzere yurdun çeşitli yörelerindeki çeşitli halk ezgilerini/türküleri bir potada eritip millete has bir değer haline getirdiği için önemlidir. 

Türkülerin ya da türküleşen ezgilerin kaynağı esasen Anadolu’dur ama ciddi bir oranı da bugünkü sınırlarımız dışından taşınmadır. Serez’den, Kavala’dan, Drama’dan, Üsküp’ten, Kosova’dan, Rodoplar’dan göçmenlerle birlikte ülkemize taşınmış çok sayıda türkü vardır. Yine Kafkaslar’dan, Kırım’dan, Azerbaycan’dan, Kerkük’ten taşınmış çok sayıda türküye tesadüf ediyoruz. Mesela Eskişehir’den hem Rumeli hem de Kırım muhacirleri kaynak gösterilerek muhteşem türküler derlenmiştir. Kafkas ve Rumeli kaynaklı bazı türkülerin “etnik” manada türkü olmadıkları, birer halk ezgisi olduklarını söylemek mümkündür. Bir kısmının da yakıcıları gayritürk unsurlardır. Ancak yaktıkları halk ezgisi kelimenin tam manasıyla türküdür; çünkü asırlardır bir arada yaşamanın tabii neticesi olan kültürel alışveriş sebebiyle türkü gayritürk unsurların da bir parçası olmuştur. Diyarbakır ve Urfa gibi yörelerin türkü yakıcılarının bir kısmının etnik kökeninin Kürt veya Arap olduğu tartışmasızdır. Ancak onlar Türkçe gibi türküyü de içselleştirmiş, günlük yaşamının bir parçası haline getirmiş ve etnik Türklerden daha güzel türküler yakmışlardır. Kimi zaman da güncel bir Maraş türküsü olan “Maraş’tan bir haber geldi/Dediler ki Merik öldü” isimli türküde olduğu gibi önce ağıt Kürtçe yakılmış, sonra Türkçeye çevrilerek TRT Türk Halk Müziği repertuarına alınmıştır. Bu ağıtın Kürtçe, yakıcısının da Kürt kökenli olması, bu ezginin türkü olarak tavsifine mani olmamıştır. İşin ilginci, bu ezginin mütedavil olduğunda en çok dinlendiği mahaller de Türkmen nüfusun yoğun olduğu geniş bir bölgeydi. 

Türküler hem ezgileri hem de sözleri bakımından ortak bir kültürün, duygunun tezahürleridir. Türkmen, Yörük ve Avşar türkülerde kendilerine ne kadar yer bulabilmişse Kürt, Çeçen, Çerkes, Arap, Gürcü de aynı oranda yer bulmuştur. Urfa ve Diyarbakır’ın en fazla türkü derlenen yörelerin başında gelmesi salt bir dönem buralarda yoğun bir Türkmen nüfusu bulunmasından neşet etmemektedir. Türkü, bu yörelerin ortak kültürel değeri haline gelmiştir. 

Bugün Türk Milleti gerçeğini en iyi izah edecek olgu Yurttan Sesler’dir. Sadece türküler değil, onları seslendirenler de önemlidir. Her ne kadar sanatçılar “özel repertuar” gereği solo olarak genelde kendi yörelerinin türkülerini okumuşlarsa da Yurttan Sesler’in özelliği gereği birçok türkü koroyla okunmuş, her yörenin türküsü ülkenin her yöresine taşınmıştır. Bir Ege türküsü Sivaslı bir sanatçının sesinden Ağrı’da, bir Konya türküsü İzmirli bir sanatçının sesinden Diyarbakır’da, bir Edirne türküsü Ordulu bir sanatçının sesinden Adana’da beğenilmiş, benimsenmiş, ortak kültürün bir parçası olarak yaygınlaşmıştır. 

Yurttan Sesler, ülkenin ortalama nüfus yapısının da prototipidir. Kürt, Gürcü, Pomak, Arnavut, Çerkes, Laz kökenli birçok sanatçıya tesadüf edilmiştir. “Türkmen ağıtı” demek olan bozlakların en iyi icracısı Gürcü kökenli bir sanatçımızdı. 

Hasıl-ı kelam nasıl ki Türk Milleti ve Türk dediğimizde -sayıca fazla olmalarına rağmen- salt etnik Türkler hatıra gelmiyorsa aynı şekilde türkü dediğimizde de salt etnik Türklerle özdeş bir halk ezgisi anlaşılmamaktadır. Türkü, Türk gibi belli bir kökenden neş’et etmesine rağmen zaman içinde o kökenden bağımsızlaşmış, umumileşmiş, daha farklı halk ezgilerinin kaynaşıp ortak bir mecrada buluştuğu yeni bir değer haline gelmiştir. Faraza Neşet Ertaş, Türkmen değil de Çingene’dir; bu neyi değiştirir; kaçımız onun yaktığı, havalandırdığı, bestelediği türkülerden yüz çevirebiliriz? Bir an için onun ve babası Muharrem Ertaş’ın Çingene olduğunu kabul edelim. Bu durumda “Türkmen Ağıtı” olan bozlakların bugüne taşınmasının Çingenelerin himmeti olduğunu kabul etmemiz gerekecektir; bundan daha değerli ne olabilir ki...

Türküler kaynaştırır

Biz, Türk Milleti’nin bu topraklarda farklı Müslüman etnik unsurların kaynaşması ile teşekkül etmiş İslam temelli bir millet olduğunu kabul ediyoruz. Türk Milleti’nin oluşumunda etnik köken, dil ve kültür din kadar belirleyici olmamıştır. Çünkü birçok göçmen bu topraklara göçtüğünde ne Türkçe ne de türkü biliyordu; ancak zaman içinde hem Türkçe öğrendiler hem de türkü... Türkçeye de türkülere de belli oranda kendi güzelliklerini kattılar. Bugün yoğun olarak Hemşin bölgesinde görülen tuluma başka bir yerde pek tesadüf edilmemektedir. Ancak aynı zamanda birbirinden muhteşem Rize türkülerinin kaynak kişisi olan Emin Yağcı’nın tulum çalışı/üfleyişi olmazsa herhalde bir yönümüz eksik kalır. Rüstem Avcı Pomak kökenlidir; ancak ne derlediği bazı ezgilerin türkü addedilmesinde problem vardır ne de Pomakların etnik Türkler kadar “Türk” olduklarında şüphe bulunmaktadır. Bazı türküler, Arnavut halk ezgilerinden izler taşımaktadır. Bu olsa olsa zenginliğimizdir. Bu kadar farklı etnik kökenden insanın konuştuğu Türkçenin, söylediği, dinlediği türkünün salt kendilerine ait olduğunu iddia edebilecek insaflı tek etnik Türk olduğu kanaatinde değiliz. Celal Güzelses’siz bir Yurttan Sesler, Celal Güzelses’siz bir Diyarbakır, Celal Güzelses’siz türkü kimin aklına gelir? Bunun gibi Türk Milleti gerçeğinin, kavramının etnik bir kökenle bağı, bağlantısı kesinse de ondan bağımsızlaşmadığını, salt ona istinat ettiğini, bu sebeple diğer “etnik kimlik”lerle eşit olduğunu iddia etmek de mümkün olmamalıdır.

Yurttan Sesler, farklı etnik kökenlere, farklı bölgelere mensup insanların duygularını, tınılarını müşterek bir mecraya kanalize etmiş, böylelikle millet olduğumuz gerçeğini mütemadiyen tekrar etmiştir.

Yurttan Sesler, bu ülke tarihinin kendi gerçekliğinin bir tezahürü, terennümüdür.

Muhterem dinleyiciler, Muzaffer Sarısözen idaresindeki Yurttan sesler’den Türk Milleti tarifi dinlediniz... 

avkucukkilinc@hotmail.com