1915'te Çanakkale'de gösterilen feraset, azim ve birliktelik; imkânsızlığa karşı verilen varoluşsal mücadelenin nasıl kazanılabildiğini tüm dünyaya kanıtlamıştı. O günden bu yana tam 111 yıl geçti. Türkiye elbette kurulduğu günkü Türkiye değil. Ne var ki Gelibolu denince kalbi hâlâ hızlanan gençlerin geliştirdiği insansız uçaklar, füzeler ve sistemler, bugün dünyaya yeniden bir şey söylüyor. Çanakkale'de okuma yazma bilmeyen o ellerin, şehit düşen bütün alayların, bugünün mühendisleri burada olabilsin diye can verdiğini biliyoruz.
Ahmet Taha Yayman/ Yazar
Türk siyasi tarihi modernleşme tartışmalarıyla doludur; ne var ki bu tartışmaların çoğu, modernizmin kendi iki yüzlülüğüne hiç dokunmadan yürütülür. Bugün modernleşme, post-kolonyal bir çerçevede, Avrupa merkezli olmayan çalışmalar üzerinden yeniden okunuyor. Oysa Osmanlı'dan bu yana süregelen tartışmaların merkezinde hep "Batı" ve Batı'dan aktarılabilecek olgular vardı. Üstelik bu eleştirinin diline ait kavramların önemli bir kısmı bile yine Batı akademisinden ödünç alınmış durumda; yani çoğu zaman karşı çıktığımız zihnin sözlüğüyle itiraz ediyoruz. İstiklal Şairimiz, "medeniyet" dediği o tek dişi kalmış canavarı tarif ederken bugünkü sosyolojik ve akademik perspektife sahip değildi; onu sezgisiyle görmüştü. Bugün dönüp baktığımızda o "tek dişi kalmış canavar"ın, modernleşmeyi kendi çirkinliğini örten bir makyaj olarak kullandığını çok daha net anlıyoruz. Suya değer değmez dağılan bir sıva gibi, bu cilanın altından binanın yanlış temeller üzerine kurulduğu görülüyor.
Bu, yalnızca akademik bir ayrıntı değil. Bir asra yakın süredir Türk aydınının zihnine çöreklenen "geri kalmışlık" duygusunun kaynağı tam da buydu: ölçütünü hep başkasının koyduğu, sınavını hep başka bir dilde verdiği bir yarış. Bu yarışta ne kadar hızlı koşarsanız koşun, kuralları siz belirlemedikçe kazanmanız mümkün değildi. Asıl kırılma, koşmayı hızlandırmakla değil, oyunu yeniden tanımlamakla geldi. Türkiye'nin yaptığı da tam olarak buydu: hazır çözümleri satın alan değil kendi çözümünü tasarlayan, standartları takip eden değil yeni standartlar koyabilen bir konuma geçiş.
Devrimsel hamleler
Bugün modern askeri yapılanmalara baktığımızda manzara kökten değişmiş durumda. Yalnızca İHA ve SİHA taşımak için tasarlanmış TCG Anadolu gibi bir "dron gemisi"; Bayraktar TB2 ve TB3; insansız savaş uçağı Kızılelma; F-35 programından çıkarıldıktan sonra kendi muharip uçağını üretebilecek kapasiteye birkaç yıl içinde ulaşma iradesi... Bunlar Türkiye'nin son yıllarda ortaya koyduğu, geleceği şekillendiren devrimsel hamleler. Üstelik bu ürünler artık yalnızca kendi semamızı korumuyor; dünyanın dört bir yanından talep gören, sahadaki dengeleri değiştiren sistemler haline geldi. Bir ülkenin kendi savunmasını kendi üretmesi, sadece bir mühendislik başarısı değil; başkasının iznine bağlı olmaktan çıkmanın da ilanıdır. Ama belki de en önemlisi teknik değil, psikolojik bir eşiğin aşılması oldu: Türk gencinin özgüveninin önündeki bariyerin kırılması. "Nerede yanlış yaptık?" diye soran Osmanlı subaylarından, anlamı hep dışarıda arayan aydınlardan, modernleşme tartışmasına nihayet somut bir cevap veren Türk mühendislerine uzanan uzun bir yolun sonundayız. Cevap bir teoride değil, havalanan bir prototipte verildi.
Ortak Payda
Yerlileşen teknolojiler, Milli Teknoloji Hamlesi ve her yıl gençleri heyecanlandıran Teknofest, aslında sorunun baştan beri teknik bir problem olmadığını gösterdi. Eksik olan kabiliyet değil, kabiliyete duyulan inançtı. 1915'te Çanakkale'de gösterilen feraset, azim ve birliktelik; imkânsızlığa karşı verilen varoluşsal mücadelenin nasıl kazanılabildiğini tüm dünyaya kanıtlamıştı. O günden bu yana tam 111 yıl geçti. Türkiye elbette kurulduğu günkü Türkiye değil. Ne var ki Gelibolu denince kalbi hâlâ hızlanan gençlerin geliştirdiği insansız uçaklar, füzeler ve sistemler, bugün dünyaya yeniden bir şey söylüyor. Çanakkale'de okuma yazma bilmeyen o ellerin, şehit düşen bütün alayların, bugünün mühendisleri burada olabilsin diye can verdiğini biliyoruz. Bunu bilen bir mühendisin, yalnızca kâr ve verimlilik peşinde koşan Silikon Vadisi mantığından çok farklı bir gücü vardır. Onunki bir işveren ile maaş arasındaki ilişki değil; bir nesil ile borçlu olduğu tarih arasındaki ilişkidir. Bu yüzden bir hata karşısında pes etmez; çünkü çalıştığı şey bir proje değil, bir emanettir. Yıllarca en parlak beyinlerini yurt dışına kaptırmış bir ülke için bu anlamın bir başka somut karşılığı daha var: insan, anlam bulduğu yerde kalır. Bugün pek çok genç mühendisin daha yüksek maaşlı tekliflere rağmen burada kalmayı seçmesinin sebebi yalnızca imkânların büyümesi değil; yaptıkları işin bir karşılığı, bir muhatabı, bir "biz"i olmasıdır. İnandığı değerler doğrultusunda tarihin doğru tarafında durduğunu iliklerine kadar hisseden bu gençlerin, 111 yıl önceki akranlarıyla sanılandan çok daha fazla ortak yanı var. İşte aradığımız ortak payda budur: mesele teknolojinin kendisi değil, ona yüklediğimiz anlamdır.
SAHA 2026'da
Savunma Sanayii Başkanlığı'nın faaliyet raporlarında ihracat, üretim ve yerlileşme rakamları ciddi bir artış gösteriyor; büyüme güçlü biçimde sürüyor. Ancak rakamlar hikâyenin yalnızca yarısı. SAHA 2026 Expo'yu ziyaret etme fırsatı bulmuş biri olarak söyleyebilirim ki gördüklerim yalnızca ilham vermekle kalmadı; artık bir zihniyet dönüşümünü içselleştirmiş, kendine güvenen bir sektörle karşı karşıya olduğumuzu gösterdi. Stantlar arasında dolaşırken en çok dikkatimi çeken, vitrindeki ürünler değil, onları anlatan gözlerdeki sahiplenme duygusuydu. Yirmili yaşlarındaki mühendisler, ürettikleri sistemi adeta kendi eserleri gibi, gururla anlatıyordu. Salonu dolduran kalabalığın hatırı sayılır bir kısmı sektör profesyoneli bile değildi; meraklı öğrenciler, çocuklarını getiren aileler, yabancı heyetlerdi. Bir savunma fuarından çok, milletçe sahiplenilen bir bayram havası vardı. Selçuk Bayraktar'ın, Palantir'in manifestosuna da atıfta bulunarak yaptığı "İnsanlık Manifestosu" konuşması ise fuarın yaşayan kalbiydi. Asıl meselenin kullandığımız teknoloji değil, onun bizim için taşıdığı anlam olduğunu hatırlatan bu çıkış, toplumun can damarına âdeta mana enjekte etti; bilgeliğin, zihnin atikliğine üstün geldiğini gösterdi. Bunun için ve daha fazlası için minnettar olacağımız yüzlerce mühendise, teknisyene ve emekçiye şükran duymak, vicdanımız için elzem. Çünkü Türkiye'nin yükselen sesi, bir silahın menzilinden değil; o silahı inananın elinde anlamlı kılan bir neslin vicdanından geliyor. Yükselen ses, teknolojinin değil; ona ruhunu veren insanın sesidir.