Körfez'in çöken güvenlik anlayışı ve Türkiye'nin öngörüsü

31.03.2026

İran meselesi yalnızca güncel bir kriz olarak değil, tarihsel bir doğrulama olarak okunmalıdır. Bundan sonrası için Ortadoğu ülkeleri kendilerine şu soruyu sormalıdır: Güvenliği dışarıdan mı ithal edeceğim yoksa içeride mi inşa edeceğim?


Körfez'in çöken güvenlik anlayışı ve Türkiye'nin öngörüsü

Engin Özekinci/ Yazar

Yine bir Ramazan ayında bütün dünya ABD ve İsrail'in bir Müslüman ülkeye düzenlediği saldırılara şahitlik etti.

Tarih boyunca birçok çatışmanın merkezi olan bu bölgenin jeopolitik doğası, klasik güvenlik paradigmasıyla açıklanamayacak kadar karmaşık ve bir o kadar da zordur. Ortadoğu'nun bugününü anlamak için dününe bakmak lazım.

Kuşkusuz bu coğrafyada tehditler doğrusal değil, yayılmacıdır; krizler de lokal değil, zincirleme reaksiyonlardır.

Bugün ABD–İsrail ve İran çatışmasında İran'ın Körfez ülkelerini hedef alması, bu gerçekliğin son derece dramatik bir tezahürüdür.

Tabii bu durum, yalnızca askeri bir karşılık değil, aynı zamanda yıllardır dile getirilen stratejik bir uyarının da sahadaki yansımasıdır.

Bu uyarının tarihsel köklerinden biri, Eski Libya Başbakanı Muammer Kaddafi'nin 2008 yılında Birleşmiş Milletler'de Arap liderlere yaptığı o çarpıcı konuşmadır.

O gün Kaddafi, dönemin Arap liderlerine hitaben şöyle demişti:

"Yabancı bir güç bir Arap ülkesini işgal ediyor, biz de seyrediyoruz. Saddam Hüseyin yıllarca Amerika'nın müttefikiydi, onlara hizmet etti, ama onu astılar. Neden Araplar onu korumadı? Adil yargılanması için neden çaba göstermedik? Dikkat edin, sıra size de gelecek! Bugün Saddam, yarın siz."

Bölgesel sahiplenme

Elbette bu sözler, dönemin politik atmosferinde marjinal bir çıkış gibi görünse de bugün geriye dönüp baktığımızda, bu uyarının ne kadar yerinde ve önemli olduğu daha net anlaşılır.

Türkiye ise bu gerçeği yalnızca teorik düzlemde değil, proaktif diplomasi ve güvenlik politikalarıyla dile getiren nadir aktörlerden biri olmuştur.

Özellikle Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde Türkiye, Ortadoğu'da dış güçler eliyle sağlanan güvenliğin sürdürülebilir olmadığını her platformda ısrarla vurgulamıştır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın dış politika yaklaşımında öne çıkan en temel unsurlardan biri de "bölgesel sahiplenme" ilkesidir.

Bu ilkeye göre Ortadoğu'nun güvenliği ancak bölge ülkelerinin ortak iradesi ve iş birliğiyle sağlanabilir. Yani dış müdahaleler kısa vadede "sorun çözücü" gibi görünse de uzun vadede istikrarsızlığı derinleştirir.

Bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın her platformda dile getirdiği "Dünya beşten büyüktür." söylemi tam da bu bağlamda okunmalıdır.

Bu ifade, yalnızca küresel sisteme yönelik bir eleştiri değil, aynı zamanda bölgesel krizlerin küresel güç dengeleri üzerinden yönetilmesine karşı güçlü ve haklı bir itirazdır.

Çünkü Ortadoğu'daki çatışmalar, çoğu zaman bölge dışı aktörlerin rekabet alanına dönüşmekte ve bu durum yerel aktörlerin güvenliğini daha da kırılgan hale getirmektedir.

Körfez ülkeleri uzun yıllardır güvenliklerini büyük ölçüde ABD'nin askeri ve politik desteğine dayandırdı. Bu tercih, kısa vadede caydırıcılığı sağladığı şeklinde düşünülse de uzun vadede büyük bir bağımlılık yarattı.

Geldiğimiz noktada "İran tehdidi" ise çoğunlukla dolaylı veya sınırlı bir risk olarak değerlendirildi. Oysa Türkiye, bu "tehdidin" doğası gereği genişleyebileceğini ve bir gün doğrudan Körfez'i hedef alabileceğini sürekli dile getirdi.

Bütüncül güvenlik vizyonu

İsrail'in saldırılarının ardından İran'ın Körfez ülkelerine yönelik saldırıları, bu öngörünün sahadaki karşılığıdır.

Burada dikkat edilmesi gereken husus bu saldırıların birbirinden bağımsız olmadığıdır. Bilakis, bunlar aynı jeopolitik gerilimin farklı tezahürleridir.

Zira İsrail'e yönelik bir hamlenin Körfez'e sıçraması, bölgesel çatışma dinamiklerinin kaçınılmaz bir sonucudur. Bu bağlamda yaşananlar, sürpriz olmaktan ziyade gecikmiş bir gerçekliktir.

Tam da bu noktada Türkiye'nin yaklaşımı, yalnızca haklı değil, aynı zamanda öngörülü bir stratejik perspektif olarak öne çıkmaktadır.

Hiç şüphesiz bu perspektif üç temel üzerine, yani bağımsız savunma kapasitesi, çok boyutlu diplomasi ve bölgesel dayanışma üzerine inşa edilmiştir.

Türkiye, yerli savunma sanayi yatırımlarıyla dışa bağımlılığını azaltırken, diplomatik kanalları da açık tutarak krizleri daha yönetilebilir kılmayı hedeflemiştir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın özellikle Körfez ülkeleriyle son yıllarda geliştirdiği ilişkiler de bu vizyonun bir parçasıdır.

Bu ilişkiler, yalnızca ekonomik iş birliği değil, bununla beraber güvenlik perspektifinin paylaşılması anlamına da geliyor.

Türkiye, bu ülkeleri yalnızca birer müttefik olarak değil, aynı güvenlik havzasının birer parçası olarak görmektedir. Bu yaklaşım, klasik ittifak anlayışından farklı olarak daha bütüncül bir güvenlik vizyonunu ortaya koyuyor.

Güvenlik dış aktörlere devredilemez

İran'ın Körfez'i hedef almasıyla birlikte, bu vizyonun önemi daha net bir şekilde ortaya çıkmıştır. Çünkü yaşananlar, güvenliğin dış aktörlere devredilemeyeceğini ve tehditlerin er ya da geç genişleyeceğini göstermiştir.

Öte yandan Körfez ülkeleri için bu durum, askeri bir tehdidin yanı sıra stratejik bir uyanıştır. Bu durumda Ortadoğu ülkeleri artık güvenlik politikalarını yeniden düşünmek ve daha bağımsız, daha bölgesel ve içeriden bir yaklaşımla ele almak zorundadır.

Sonuç olarak İran'ın Körfez ülkelerini hedef alması, kendi açısından bir savunma mekanizması gibi görülebilir. Ancak İran'ın savaşın fiili olarak dışında yer alan komşularıyla diplomasi yolunu tercih etmesi yerine vurması İran'ı yalnızlaştırırken geleceğe yönelik doğru hamleleri de yanlışa çevirmiştir.

İşte Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da "İran'a yapılan saldırılar ne kadar yanlışsa, İran'ın herhangi bir gerekçe olmadan bölge ülkelerine yaptığı saldırılar da bir o kadar yanlıştır." sözleriyle bu hakikatin altını çizmiştir.

İran meselesi yalnızca güncel bir kriz olarak değil, tarihsel bir doğrulama olarak okunmalıdır.

Bu doğrulama hem geçmişte yapılan uyarıların hem de bugün savunulan politikaların ne derece isabetli olduğunu göstermektedir.

Ama bundan sonrası için Ortadoğu ülkeleri kendilerine şu soruyu sormalıdır:

Güvenliği dışarıdan mı ithal edeceğim yoksa içeride mi inşa edeceğim?