ABD'nin Körfez güvenlik şemsiyesi sadece risk ortaklığı mı?

27.04.2026

Körfez dış politika elitlerinin son dönemde artan güvenlik kaygıları ve ABD'nin garantörlük rolüne yönelik sarsılan inançları, Amerikan askeri varlığının caydırıcılıktan ziyade bir "risk ortaklığına" dönüşmesiyle ilişkilidir. Bu sürecin ABD ile tam bir kopuşu getirmese de halihazırda var olan ABD'ye dayalı güvenlik sistemine yönelik şüpheleri ve alternatif arayışlarını artıracağı açıktır.


ABD'nin Körfez güvenlik şemsiyesi sadece risk ortaklığı mı?

Dr. Ömer Faruk Aydemir/ Akademisyen, Yazar

Körfez bölgesi uzun süre çatışmaların kıyısında kalsa da doğrudan hedef olmaktan kaçınabilmiş ve bu nedenle bir "istikrar adası" olarak görülmüştü. Ancak ABD ve İsrail'in 28 Şubat'ta başlayan saldırıları sonrası İran'ın Körfez'deki kritik tesisleri, limanları, havaalanları ve hatta sivil bölgeleri hedef haline getirmesi; bölge genelini etkileyen bir savaşın fitilini ateşlemiştir. İran kendisine yönelik saldırıların maliyetini bölgeye yayarak ABD üslerine ev sahipliği yapan ülkeler üzerinden Washington'a geri adım attırmayı amaçlayan bir asimetrik caydırıcılığı hedeflemiştir. Ölçek ve mahiyetleri farklılık gösterse de Suudi Arabistan, Kuveyt, Katar, Bahreyn ve ihracat rotası darboğaza giren Irak ile birlikte Tahran ile görece en istikrarlı ilişkilere sahip olan Umman dahi bu süreçten nasibini almıştır. Özellikle Birleşik Arap Emirlikleri hem sivil hem de stratejik altyapısına yönelik saldırıların yoğunluğuyla bu krizden en geniş ölçekte etkilenen ülke olmuştur.

İran, her ne kadar hedefin yalnızca ABD üslerini olduğunu iddia etse de söz konusu saldırılar, Körfez ülkelerinin inşa ettiği "istikrar adası" imajını sarsarak bölgenin ticari dinamiklerini, yatırım iklimini ve turizm potansiyelini doğrudan bir güvenlik krizinin içine çekmiştir. On yıllardır bölgenin başlıca dış güvenlik sağlayıcısı olan Washington'ın bu durumu engelleyememesi, koruyucu rolünün ve sunduğu güvenlik garantilerinin ne ölçüde işlevsel kaldığının ciddi biçimde sorgulanmasına yol açmış ve son yıllarda tartışılan "ABD güvenlik şemsiyesinin yeterliliği" meselesini yeniden gündeme gelmiştir.

Şüphesiz İran'ın doğrudan Körfez ülkelerini hedef alması ve Hürmüz Boğazı'nı kapatması bölge devletleri için ciddi bir tehdit boyutuna ulaşmıştır. Jeoekonomik açıdan kritik önemi haiz olan Hürmüz Boğazı, Körfez ülkelerinin ana ihraç rotası olmanın ötesinde küresel enerji akışkanlığının merkezinde yer almaktadır. Deniz yoluyla yapılan petrol ticaretinin yaklaşık üçte birinin ve küresel LNG ticaretinin yüzde 20'sinin bu rota üzerinden gerçekleşmesi, boğazın kapanması durumunda küresel enerji arzını doğrudan riske atmaktadır. Böyle bir noktada ABD'nin kendi başlattığı sürecin bir sonucu olan İran misillemelerine karşı operasyonel zafiyet sergilemesi ve müttefiklerinin güvenlik önceliklerini göz ardı etmesi, Körfez başkentlerinde derin bir güven kopuşunu ve endişeyi beraberinde getirmiştir.

ABD'nin Körfez'deki güvenlik garantörlüğü

Tarihsel olarak ABD'nin Orta Doğu politikasının temel sütunlarından biri Körfez monarşilerinin istikrarına dayalı enerji güvenliği oluşturmaktadır. Bu bağlamda, küresel enerji arzının sürekliliği ile Körfez'deki siyasi istikrar, birbiriyle doğrudan ilişkilidir. 1945'te Roosevelt ve Kral Abdülaziz ile atılan temeller, sadece 'petrol karşılığı güvenlik' pazarlığı değil enerji akışı ile rejim güvenliğini kenetleyen bir düzenin başlangıcıdır. Soğuk Savaş sonrası dönemde bu güvenlik mimarisi daha somut bir yapıya bürünmüştür. 1991 Körfez Savaşı sonrası Körfez ülkeleri savunma stratejilerini ABD ile daha da angaje hale getirmiştir; böylelikle Washington'ı bölgenin birincil dış güvenlik aktörü konumuna taşımıştır. Bu strateji; Bahreyn ve Kuveyt (1991), Katar (1992) ve BAE (1994) ile imzalanan ikili savunma anlaşmalarıyla resmî bir nitelik kazanmıştır. Umman ise Tesis Erişim Anlaşması kapsamında kapılarını ABD'ye daha önceden açarak bölgeye Amerikan askeri varlığının yerleşmesinde kritik bir rol oynamıştır.

I. Körfez Savaşı sonrası ABD'nin İran ve Irak'ı çevreleme stratejisi, Körfez ülkelerine istikrar sağlamıştır. Bölgedeki Amerikan askeri varlığı, Körfez ülkelerini konvansiyonel saldırılardan koruyan bir caydırıcılık işlevi görmüştür. 2019'daki Abkayk ve Hureys petrol tesislerine yönelik İran saldırıları, Yemen müdahalesine misilleme olarak gelişen Husi faaliyetleri ve İsrail'in Eylül 2025'teki Katar bombardımanı gibi istisnai durumlar dışında bu güvenlik mimarisi Körfez devletlerini bölgesel çatışmaların dışında tutmayı başarmıştır.İran'ın Haziran 2025'teki İsrail-İran "12 Gün Savaşı" sırasında Doha'daki üsse yaptığı sembolik füze saldırısı haricinde Körfez'e yönelik doğrudan bir devlet saldırısı yaşanmamıştır.

Üç temel sorun

Körfez dış politika elitlerinin son dönemde artan güvenlik kaygılarını ve ABD'nin garantörlük rolüne yönelik sarsılan inançlarını temel olarak şu üç husus üzerinden okumak mümkündür. Birincisi Amerikan askeri varlığının caydırıcılıktan ziyade bir "risk ortaklığına" dönüşmesidir. İran uzun süredir bölgede bir tehdit unsuru olarak algılansa da Hürmüz Boğazı'nın iki tarafındaki devletlerin bu ölçekte doğrudan bir askeri karşılaşma riskiyle yüzleştiği bir dönem daha önce görülmemiştir. Tahran, Amerikan üslerine ev sahipliği yapan ülkelere, bu stratejik tercihin risklerine de ortak oldukları mesajını vererek Körfez ülkelerini doğrudan hedef menziline almıştır. Amerikan ittifak sistemine entegrasyonları, onları istemedikleri bir çatışma ortamının cephesi haline getirirken; Abu Dabi ve Kuveyt'in İran'ı "düşman" olarak tanımlaması, bölgedeki yumuşama çabalarının yerini yeni bir gerilim iklimine bırakmıştır.

İkincisi ABD'nin bölgesel denge siyasetinde İsrail'in güvenlik önceliklerini Körfez aleyhine merkeze almasıdır. Washington, geçmişte İran tehdidini dengelemek adına İsrail'i Körfez Arapları için stratejik bir partner olarak konumlandırırken özellikle son dönemde İsrail'in çıkarlarını bölge siyasetinin odağına yerleştirerek geleneksel dengeyi bozmuştur. Bu süreçte kendi stratejik hassasiyetlerinin geri plana itildiğini ve ekonomik istikrarlarının tehlikeye atıldığını gören Körfez devletleri, Amerikan güvenlik şemsiyesinin aslında ne kadar kırılgan bir zemine oturduğunu tecrübe etmişlerdir.

Üçüncüsü ABD'nin son dönemde stratejik odağını Asya-Pasifik eksenine kaydırmasıyla Ortadoğu'daki askeri ve siyasi angajmanını yeni bir dengeye oturtma çabasıdır. Washington'ın yükselen Çin etkisini çevreleme stratejisine öncelik vermesi, Körfez müttefiklerinde bölgenin artık ABD'nin küresel ajandasında ikincil bir konuma yerleştiği kaygısını uyandırmıştır. Obama döneminden itibaren belirginleşen "sorumluluğu paylaştırma" ve doğrudan müdahale yerine yerel ortakları destekleme eğilimi, ABD'nin geleneksel "mutlak garantör" rolünü daha sınırlı ve seçici bir yaklaşıma bırakmıştır. Washington'ın operasyonel yükü hafifletme yönündeki bu stratejik tercihi, Körfez elitlerinde bir güven boşluğu yaratmıştır.

Washington'ın garantörlük iradesine dair kuşkular bir anda ortaya çıkmamış, yıllar içinde kademeli olarak artmıştır. Bugün Körfez'deki dış politika yapıcıları ve akademik çevreler, ABD'nin bölgesel performansına yönelik hayal kırıklıklarını çok daha net ifadelerle dile getirmektedir. Bu eğilim, askeri üsleri de kapsayan köklü Amerikan bağımlılığının bölgede güvenlik ve refah için hâlâ en rasyonel seçenek olup olmadığının sorgulanmasına yol açmaktadır. Dolayısıyla bölge başkentleri için asıl mesele, Washington ile kurulan bu derin bağın güncel riskler karşısındaki sürdürülebilirliğini yeniden tartmaktır.

Mevcut konjonktürde Körfez ülkelerinde güvenlik boşluğunu telafi etmeye yönelik stratejik alternatifler öne çıkmaktadır. Öncelikle güvenlik şemsiyesini farklı küresel ve bölgesel güçlerle çeşitlendirme eğilimi dikkat çekmektedir. 2010'lu yıllardan itibaren hız kazanan bu süreçte; Kuveyt, Katar ve BAE'nin Fransa ile; Bahreyn, Kuveyt ve Umman'ın Birleşik Krallık ile; Katar'ın Türkiye ile ve son olarak Bahreyn ve BAE'nin İsrail ile geliştirdiği savunma iş birlikleri öne çıkmaktadır. Benzer şekilde Suudi Arabistan'ın da son dönemde özellikle Türkiye ve Pakistan ile askeri bağlarını kuvvetlendirdiği görülmektedir.

Diğer bir husus güvenliğin lojistik ve altyapısal derinlikle tahkim edilerek Hürmüz Boğazı bağımlılığının azaltılmasıdır. Bu strateji kapsamında olası kriz anlarında Boğaz'ı tamamen baypas edecek, enerji hatlarını doğrudan Kızıldeniz ve Umman Denizi'ne bağlayan alternatif rota yatırımları hız kazanmıştır. Boru hatlarının yanı sıra bölge içi entegrasyonu güçlendirecek Körfez Demiryolu ve Doğu Asya'yı Avrupa'ya bağlayan transkontinental ulaşım ağları, güvenliği askeri sahadan jeoekonomik bir düzleme taşımayı amaçlamaktadır.Son olarak otonom bir caydırıcılık kapasitesi inşa etmek amacıyla ortak savunma mimarisinin geliştirilmesinden bahsetmek gerekir. Aralık 2023 Doha Zirvesi'nde kabul edilen vizyon doğrultusunda kritik enerji tesislerini ve altyapıyı koruyacak özel bir askeri gücün kurulması Körfez ülkeleri için hedeflenen hususlardan bir tanesidir.

Amerikan güvenlik şemsiyesine duyulan güvenin sarsılmasıyla başlayan süreç, bugün bölgede dikkate değer bir değişim evresine işaret etmektedir. Ancak mevcut durumun dönüşümünü sınırlayan belirli dinamikler söz konusudur:Birincisi güvenlik garantörü olarak ABD'nin yerini alabilecek hem istekli hem de muktedir bir alternatif gücün henüz ortaya çıkmamış olmasıdır. Çin, Rusya veya bölgesel güçlerle kurulan ilişkiler Washington ile olan derin bağın bir ikamesi olmaktan ziyade stratejik birer "tamamlayıcı" niteliği taşımaktadır. İkincisi Körfez İşbirliği Konseyi içindeki parçalı siyasi yapıdır. Bölge ülkeleri arasında her zaman yekpare bir siyasi ittifaktan söz etmek güçtür; örneğin Umman'ın İran ile diğer üyelere nazaran daha yakın bir ilişki sürdürmesi ve 2017 Körfez Krizi sırasında Umman ile Kuveyt'in Katar'a yönelik ablukaya mesafeli duruşu bu ayrışmanın somut göstergeleridir. Benzer şekilde küçük Körfez ülkelerinin Yemen müdahalesinde Suudi Arabistan'ın politikalarını takip etmemesi ve son dönemde Suudi Arabistan ile BAE arasında bölgesel nüfuz alanında gözlemlenen rekabet, ortak bir güvenlik mimarisi inşasını güçleştirmektedir.

Üçüncüsü ise savunma sistemlerindeki teknik bağımlılığın derinliğidir. Körfez ordularının envanterindeki kritik platformların büyük ölçüde ABD menşeli olması; bakım, mühimmat ve operasyonel eğitim süreçlerinde Washington'a olan bağımlılığın kısa vadede radikal bir biçimde değişmesini zorlaştırmaktadır. Sonuç olarak bu sürecin ABD ile tam bir kopuşu getirmese de halihazırda var olan ABD'ye dayalı güvenlik sistemine yönelik şüpheleri ve alternatif arayışları artıracağı açıktır.