ABD'nin Venezuela darbesinin anlamı ne?

Doç. Dr. Süleyman Güder/İstanbul Üniversitesi/Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler
3.01.2026

Operasyonu yalnızca dış politika ve enerji ekseninde açıklamak eksik kalır. ABD iç siyaseti açısından bakıldığında, Trump yönetiminin ciddi baskılarla karşı karşıya olduğu bir dönemde bu hamlenin gelmesi dikkat çekicidir. Epstein dosyaları başta olmak üzere kamuoyunda tartışma yaratan başlıkların gündemi belirlediği bir atmosferde, dış politikada sert ve “kararlı” bir adımla dikkatleri başka yöne çekme stratejisinin devreye sokulmuş olması kuvvetle muhtemeldir.


ABD'nin Venezuela darbesinin anlamı ne?

Doç. Dr. Süleyman Güder/İstanbul Üniversitesi/Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler

3 Ocak 2025 sabahının erken saatlerinde Latin Amerika, Soğuk Savaş sonrası dönemin en sarsıcı gelişmelerinden birine uyandı. Venezuela'nın başkenti Caracas'ta art arda patlamalar meydana geldi; kentin farklı noktalarında en az yedi büyük patlama sesi duyuldu. Kısa süre içinde ABD Başkanı Donald Trump'tan gelen açıklama, yaşananların sıradan bir güvenlik krizi ya da sınırlı bir askeri gerilim olmadığını açık biçimde ortaya koydu. Trump, ABD'nin Venezuela'ya yönelik "geniş çaplı bir askeri operasyon" gerçekleştirdiğini, Devlet Başkanı Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores'in yakalanarak ülke dışına çıkarıldığını ilan etti.

Venezuela hükümeti saldırılardan doğrudan ABD'yi sorumlu tuttu ve Maduro'nun, ülke genelinde "dış müdahaleden kaynaklanan olağanüstü hâl" ilan eden bir kararnameyi imzaladığını duyurdu. Ancak bu açıklama, sahadaki fiilî durumu değiştirmeye yetmedi. Caracas'taki patlamalar yalnızca askeri bir operasyonu değil, Venezuela'daki siyasal düzenin fiilen askıya alındığını da gözler önüne serdi. Böylece uzun süredir Washington'un siyasi söyleminde yer alan "rejim değişikliği" hedefi, ilk kez bu ölçekte doğrudan ve açık bir askeri müdahaleyle hayata geçirilmiş oldu.

Ortaya çıkan tablo, Venezuela iç siyasetiyle sınırlı olmayan; bölgesel dengeleri, büyük güç rekabetini ve uluslararası sistemin işleyişini doğrudan etkileyen tarihsel bir kırılmaya işaret etmektedir. Görevdeki bir devlet başkanının, kendi ülkesinde ve yabancı bir güç tarafından zor kullanılarak etkisiz hâle getirilmesi, uluslararası hukuk ve yerleşik siyasal normlar açısından son derece ağır sonuçlar doğurabilecek bir emsal teşkil etmektedir. Bu müdahale, yalnızca Venezuela'da değil, küresel düzeyde egemenlik, meşruiyet ve güç kullanımının sınırlarına ilişkin tartışmaları yeniden ve daha sert bir biçimde gündeme taşımıştır.

ABD neden askerî müdahalede bulundu?

Washington yönetimi, Venezuela'ya yönelik baskı ve operasyonlarını uzun süredir "uyuşturucuyla mücadele", "narko-devlet" söylemi ve bölgesel güvenlik gerekçeleriyle meşrulaştırmaya çalışıyordu. Ancak sahadaki gelişmeler ve operasyonun kapsamı, bu gerekçelerin ikna edici olmaktan uzak olduğunu göstermektedir. Uzman değerlendirmeleri, ABD'nin esas hedefinin açık biçimde yönetim değişikliği olduğunu ortaya koymaktadır.

Venezuela, yaklaşık 300 milyar varillik kanıtlanmış petrol rezerviyle dünyada ilk sırada yer almakta; bu nedenle yalnızca enerji piyasalarının değil, uzun süredir ABD dış politikasının stratejik radarının da merkezinde bulunmaktadır. Bu ölçekte bir enerji kapasitesi, Venezuela'yı sıradan bir bölgesel aktör olmaktan çıkararak küresel enerji dengelerini etkileyebilecek potansiyel bir güç hâline getirmekte; aynı zamanda ülkeyi sürekli dış baskı, müdahale ve jeopolitik hesapların odağına yerleştirmektedir. Küresel enerji piyasalarının kırılganlaştığı bir dönemde Washington'un, enerji güvenliğini düşük maliyetli ve coğrafi olarak yakın bir kaynaktan sağlama arayışı, müdahalenin ekonomik arka planını netleştirmektedir. Nitekim Trump'ın operasyonun hemen ardından "ABD'nin dev petrol şirketlerini Venezuela'da devreye sokacağız" şeklindeki açıklaması, askerî müdahale ile enerji çıkarları arasındaki doğrudan bağlantının artık gizlenme ihtiyacı dahi duyulmadan ifade edildiğini göstermektedir.

Bununla birlikte operasyonu yalnızca dış politika ve enerji ekseninde açıklamak eksik kalır. ABD iç siyaseti açısından bakıldığında, Trump yönetiminin ciddi baskılarla karşı karşıya olduğu bir dönemde bu hamlenin gelmesi dikkat çekicidir. Epstein dosyaları başta olmak üzere kamuoyunda tartışma yaratan başlıkların gündemi belirlediği bir atmosferde, dış politikada sert ve "kararlı" bir adımla dikkatleri başka yöne çekme stratejisinin devreye sokulmuş olması kuvvetle muhtemeldir. Bu yönüyle Venezuela operasyonu, aynı zamanda iç siyasete dönük bir güç gösterisi niteliği taşımaktadır.

Öte yandan müdahale, yalnızca Venezuela'ya değil; İran, Küba, Nikaragua ve benzeri ülkeler başta olmak üzere ABD'nin "problemli" gördüğü tüm aktörlere yönelik açık bir mesaj içermektedir. Trump'ın, "Maduro'nun başına gelenlerin başkalarının da başına gelebileceğini unutmasınlar" şeklindeki doğrudan ifadesi, bu mesajın ne denli açık ve tehditkâr bir üslupla verildiğini göstermektedir. Bu uyarı yalnızca ABD karşıtlarına değil, fiilen tüm dünyaya yöneliktir.

Bu çerçevede Trump yönetimi, açık biçimde Monroe Doktrini'ne referans vermektedir. Monroe Doktrini, ABD açısından Batı Yarımküre'yi kendi nüfuz alanı olarak tanımlayan ve Avrupalı güçlerin bu coğrafyada meşruiyetini reddeden tarihsel bir egemenlik iddiasıdır. Trump'ın, "Yeni ulusal güvenlik stratejimizle artık bunu unutmayacağız; Amerika'nın Batı Yarımküre'deki hâkimiyeti bir daha asla sorgulanmayacak"sözleri, bu doktrinin güncellenerek yeniden yürürlüğe konduğunu teyit etmektedir.

Ancak dikkat çekici olan yalnızca verilen mesajlar değil, bu mesajların üslubudur. ABD, hoyrat, pervasız ve uluslararası teamülleri hiçe sayan bir güç dili kullanmaktadır. Dünyadaki hiçbir devlet, böylesi açık bir zor kullanma ve egemenlik ihlâlini bu denli rahat ve aleni biçimde savunamazken, Washington bunu küresel bir "normal" gibi sunmaktadır. Bu durum, uluslararası düzenin değil; gücün hukuk haline geldiği bir dönemin habercisi olarak okunmalıdır.

Bölgesel ve Küresel Tepkiler

ABD'nin Venezuela'ya yönelik askerî müdahalesi ve Devlet Başkanı Nicolas Maduro'nun yakalanarak ülke dışına çıkarılması, yalnızca Caracas merkezli bir iktidar krizine değil, aynı zamanda bölgesel ve küresel düzeyde derin bir normatif sarsıntıya yol açmıştır. Açıklamaların çeşitliliği ilk bakışta dağınık bir tablo sunuyor gibi görünse de, tepkilerin ortak yönü, tek taraflı güç kullanımının uluslararası düzen açısından giderek daha sorunlu bir pratik hâline geldiğine dair yaygın bir farkındalığın oluşmasıdır.

Latin Amerika ülkelerinin verdiği tepkiler, büyük ölçüde tarihsel deneyimlerin ve egemenlik hassasiyetinin belirleyici olduğu bir çerçevede şekillenmiştir. Brezilya'nın müdahaleyi "kabul edilemez" olarak tanımlaması, yalnızca Venezuela'ya dönük bir dayanışma değil; Latin Amerika'nın, dış müdahalelerle şekillendirilen siyasal geçmişini yeniden üretmeme iradesinin bir yansımasıdır. Lula da Silva'nın konuyu Birleşmiş Milletler düzlemine taşıma çağrısı, krizin ikili güç ilişkileriyle değil, çok taraflı meşruiyet mekanizmalarıyla ele alınması gerektiğine dair açık bir normatif tercih ortaya koymaktadır.

Meksika'nın BM Şartı'na doğrudan atıf yaparak güç kullanımını reddetmesi, ülkenin geleneksel "müdahale etmeme" doktriniyle uyumludur. Ancak bu tutum aynı zamanda şunu da göstermektedir: Maduro yönetimine yönelik eleştiriler dahi, askeri müdahaleyi meşru kılacak bir gerekçe olarak kabul edilmemektedir. Bu ayrım, bölge ülkelerinin otoriterlik eleştirisi ile rejim değişikliği operasyonlarını bilinçli biçimde ayırdığını göstermesi bakımından önemlidir.

Kolombiya'nın, ABD ile yakın ilişkilerine rağmen operasyonu "sömürgeci müdahale" olarak nitelemesi ise özellikle dikkat çekicidir. Bu tutum, Latin Amerika'da ABD'ye yakın hükümetlerin dahi belirli bir eşiğin aşılması durumunda mesafe koymak zorunda kaldığını göstermektedir. Gustavo Petro'nun bölgesel ve uluslararası kurumları acil toplantıya çağırması, askeri güç kullanımının bölgesel yönetişim mekanizmalarını devre dışı bırakmasına yönelik açık bir itiraz niteliği taşımaktadır.

Küba'nın sert söylemi, tarihsel ABD karşıtlığıyla uyumlu olmakla birlikte, müdahaleyi "devlet terörü" olarak tanımlaması bakımından normatif çıtayı yukarı taşımaktadır. Bu dil, ABD'nin eylemini yalnızca hukuka aykırı değil, aynı zamanda sistematik bir şiddet pratiği olarak çerçevelemektedir. Şili'nin daha dengeli açıklamaları ise, güç kullanımının reddi ile barışçıl çözüm çağrısını bir arada sunarak, bölgedeki çoğunluk eğilimini yansıtmaktadır. Arjantin'in ABD'ye açık destek vermesi ise, Latin Amerika içindeki ideolojik ve siyasal ayrışmayı görünür kılmakla birlikte, bölgesel genel eğilim içinde istisnai bir konumda kalmaktadır.

Küresel düzeyde ise tepkiler daha sistemik bir nitelik taşımaktadır. Rusya'nın müdahaleyi "silahlı saldırı" ve "hukuk dışı rejim değişikliği operasyonu" olarak tanımlaması, bu eylemi yalnızca Venezuela bağlamında değil, uluslararası düzenin kurallarına yönelik bir meydan okuma olarak okuduğunu göstermektedir. Moskova açısından mesele, tek bir ülkenin kaderinden ziyade, büyük güçlerin zor kullanma sınırlarının fiilen ortadan kalkmasıdır.

Çin'in "şok" ifadesiyle başlayan açıklamaları da benzer bir kaygıya işaret etmektedir. Pekin, ABD'nin hegemonyacı güç kullanımının Latin Amerika ve Karayipler'in barışını tehdit ettiğini vurgularken, egemenlik ve iç işlerine karışmama ilkelerini merkeze alan dış politika çizgisini teyit etmiştir. Bu tutum, Küresel Güney'de ABD karşıtı normatif zeminin yalnızca ideolojik değil, aynı zamanda hukuki ve sistemik bir içerik kazandığını göstermektedir. İran'ın tepkisi ise Venezuela örneğinin, kendisi gibi ABD ile sorunlu ilişkileri olan ülkeler açısından potansiyel bir emsal olarak algılandığını ortaya koymaktadır.

Avrupa Birliği ve üye ülkelerin tutumu ise daha temkinli ve çekingen bir görünüm arz etmektedir. AB kurumları ile Almanya ve İtalya gibi ülkeler, uluslararası hukuk ve BM Şartı'na vurgu yapmakla yetinmiş; açık bir kınama veya yaptırım söylemi geliştirmekten kaçınmıştır. İspanya'nın arabuluculuk vurgusu, gerilimi düşürmeye dönük diplomatik bir refleksi yansıtsa da, AB'nin normatif iddiaları ile jeopolitik gerçeklik arasında sıkıştığını bir kez daha gözler önüne sermektedir.

Tüm bu bölgesel ve küresel tepkiler birlikte değerlendirildiğinde, ortaya çıkan tablo yalnızca Venezuela krizine dair değildir. Asıl mesele, askeri müdahalenin uluslararası sistemde giderek normalleşen bir araç hâline gelmesi ve bunun ciddi bir meşruiyet erozyonuna yol açmasıdır. Yapılan açıklamalar, ABD'nin küresel liderliğinin artık yalnızca askerî kapasiteyle değil, normatif rıza üretme ve uluslararası hukuka bağlılık iddiasıyla da sınandığını göstermektedir. Bu sınavın sonucu, yalnızca ABD'nin konumunu değil, uluslararası düzenin gelecekte hangi kurallar üzerinden işleyeceğini de belirleyecektir.

Venezuela'yı neler bekliyor?

Maduro'nun ABD tarafından yakalanarak ülke dışına çıkarılması, Venezuela açısından yalnızca bir lider değişimini değil; devlet kapasitesi, rejimin sürekliliği ve ülkenin egemenlik statüsü bakımından derin bir belirsizlik dönemini başlatmıştır. Tartışmalar, iktidar boşluğu, rejimin niteliği ve dış müdahalenin meşruiyeti olmak üzere üç ana eksende yoğunlaşmaktadır.

Ana akım Batı medyası süreci çoğunlukla "rejimin çöküşü" ve "demokratik geçiş fırsatı" olarak sunarken, sosyal medya ve Latin Amerika merkezli analizler daha temkinli bir tablo çizmektedir. Maduro'nun devre dışı bırakılması, otomatik olarak işleyen bir devlet ve istikrarlı bir geçiş anlamına gelmemektedir. Aksine, askerî bürokrasi, parti aygıtı ve güvenlik yapıları gibi kurumsal aktörlerin varlığı, Venezuela'da kısa vadede tek merkezli bir iktidar boşluğundan ziyade çok aktörlü bir güç mücadelesine işaret etmektedir.

Rejim değişimi söylemine karşılık "rejimin yeniden yapılandırılması" kavramının öne çıkması dikkat çekicidir. Bu yaklaşım, Chavismo'nun tamamen tasfiyesinden ziyade, ABD ve müttefikleriyle uyumlu bir yönetim mimarisinin inşa edilmesi ihtimaline vurgu yapmaktadır. Nitekim ABD Başkanı Trump'ın "Venezuela'yı güvenli ve uygun bir geçiş sağlanana kadar yöneteceğiz" ve "ülkeyi yönetecek kişileri şu anda belirliyoruz" şeklindeki açıklamaları, Venezuela'nın siyasal geleceğinin doğrudan dış aktörler tarafından tasarlandığını açıkça ortaya koymaktadır. Bu söylem, Birleşmiş Milletler Şartı'nın egemen eşitlik ve içişlerine karışmama ilkeleriyle açık bir çelişki içindedir.

Doğrusu kısa vadede Venezuela'da büyük çaplı bir halk direnişi beklenmemektedir. Ekonomik kriz, yoksulluk ve toplumsal yorgunluk, kitlesel mobilizasyon kapasitesini zayıflatmıştır. Bu ortamda muhalefet lideri María Corina Machado'nun öne çıkarılması beklenmekteydi. Machado, Maduro'nun uluslararası suçlar nedeniyle adaletle yüzleştiğini savunarak ABD müdahalesini "hukukun uygulanması" olarak nitelendirmiş; Venezuela'nın eski Arjantin Büyükelçisi Edmundo González Urrutia'yı meşru devlet başkanı ilan ederek orduyu tanımaya çağırmıştır. Ancak Trump'ın bizzat Machado'nun ülkeyi yönetebilecek toplumsal desteğe sahip olmadığını belirtmesi, bu muhalefet hattının kırılganlığını da göstermektedir.

Venezuela'yı bekleyen süreç, net bir demokratik toparlanmadan ziyade, egemenliği tartışmalı, dış müdahalenin belirleyici olduğu ve devlet kapasitesinin sınandığı kırılgan bir geçiş dönemidir. Maduro'nun yakalanması krizin sonu değil; Venezuela'nın siyasal özne olma kapasitesinin yeniden sorgulandığı yeni bir evrenin başlangıcına işaret etmektedir.

ABD'nin Venezuela darbesinin küresel anlamı

ABD'nin Venezuela'ya yönelik askerî müdahalesi ve devrik Devlet Başkanı Nicolás Maduro'nun yakalanması, yalnızca bir rejim değişikliği girişimi değil; uluslararası hukukun, egemenlik ilkesinin ve küresel düzenin geleceği açısından kritik bir kırılma noktasıdır. Bu adım, ABD dış politikasında yöntemsel bir dönüşüme işaret etmekte ve "istisna" olarak görülen uygulamaların giderek yeni bir norm hâline geldiğini göstermektedir.

Geçmişte ABD, özellikle Latin Amerika müdahalelerinde çok katmanlı bir altyapı inşa etmeye özen göstermekteydi. Diplomatik baskı, ekonomik yaptırımlar, bölgesel aktörlerin devreye sokulması ve hukuki gerekçelendirme çabaları birlikte yürütülürdü. Bugün ise bu çok boyutlu hazırlık süreçlerine dahi ihtiyaç duyulmadığı görülmektedir. Uluslararası hukukun fiilen askıya alındığı, ABD'nin kendi ulusal hukukunu ve güvenlik önceliklerini evrensel normların üzerine yerleştirdiği bir aşamaya geçilmiştir. Bundan beş ya da on yıl önce böylesi açık bir güç kullanımı ciddi bir meşruiyet krizi doğururken, bugün uluslararası sistemin buna şaşırma kapasitesi dahi zayıflamıştır.

Bu durumun jeopolitik bir boyutu da vardır. Venezuela, ABD'nin "arka bahçesi" olarak tanımlanan Batı Yarımküre'de yer almaktadır ve Washington uzun süre bu bölgede istikrarsızlığa izin vermemeye özen göstermiştir. Ancak mevcut tabloda ABD, kendi kıtasındaki istikrarsızlığın maliyetini yönetebileceğini düşünmekte; kısa vadeli kontrol ve caydırıcılığı, uzun vadeli meşruiyet kaybına tercih etmektedir. Bu yaklaşım, ABD'nin en güçlü silahlarından biri olan yumuşak gücünü aşındırmaktadır. Müdahale kısa vadede stratejik bir kazanç gibi görünse de, uzun vadede ABD'nin küresel itibarına ve normatif liderliğine ciddi zarar vermektedir.

Uluslararası hukuk açısından sorun son derece nettir. Bir devlet başkanının, görevde bulunduğu ülkede yabancı bir devlet tarafından zor kullanılarak yakalanması; Birleşmiş Milletler Şartı'nın güç kullanma yasağına (Madde 2/4), egemen eşitlik ilkesine ve içişlerine karışmama kuralına açıkça aykırıdır. ABD ile Venezuela arasında silahlı bir çatışma hali bulunmamaktadır. Denizlerde korsanlıkla mücadele gibi istisnai durumlar dışında, bu tür operasyonları meşrulaştırabilecek bir hukuki zemin yoktur. Uyuşturucuyla mücadele ya da güvenlik gerekçeleri, bu ihlali hukuken geçerli kılmaz; aksine hukukun askıya alındığı fiili normlar üretir.

Bu adımın küresel etkisi Venezuela ile sınırlı değildir. Maduro'nun yakalanması, dış müdahaleyle rejim değişikliğinin yeniden normalleştirilmesi anlamına gelmekte ve büyük güçlerin hoşlanmadıkları liderleri zor yoluyla tasfiye edebileceği algısını güçlendirmektedir. Bu durum özellikle Küresel Güney ülkeleri açısından alarm vericidir. Aynı zamanda Rusya ve Çin'in müttefiklerini koruma kapasitesinin sınırlarını da görünür kılmaktadır. Nitekim Venezuela, Çin'in en büyük petrol tedarikçilerinden biri olarak Pekin açısından da sembolik ve stratejik bir alandır.

Tarihsel hafıza bu noktada önemlidir. ABD'nin Latin Amerika sicili, Şili'de sosyalist Salvador Allende'ye karşı yürütülen operasyon gibi örneklerle son derece sorunludur. Washington uzun yıllar bu sicili temizlemeye çalışmış, demokrasi ve hukuk söylemini öne çıkarmıştır. Bugün ise artık buna ihtiyaç duymadığını düşünen bir güç algısıyla hareket ettiği görülmektedir. İsrail örneğinde olduğu gibi, hukuksuzluğun istisna olmaktan çıkıp süreklilik kazanması, uluslararası sistemi "kural temelli düzen"den "güç temelli düzene" doğru sürüklemektedir.

Sonuç olarak mesele Maduro'nun otoriterliği değildir. Asıl sorun, yöntemin meşruiyetsizliğidir. Devlet başkanlarının zorla tasfiye edildiği bir uluslararası düzen, "orman kanunları"na dönüş anlamına gelir. ABD kısa vadede kazançlı görünebilir; ancak uzun vadede bu yaklaşım kendi yumuşak gücünü, normatif iddiasını ve küresel liderliğinin meşruiyet temelini aşındırmaktadır. Mevcut gidişat, daha istikrarsız, daha öngörülemez ve daha tehlikeli bir dünya siyasetinin habercisidir.