Siyonist kuşatmanın Hexagon planı: Pençeler ve hançer

6.03.2026

Türkiye hem askeri kapasitesi hem de diplomatik ağırlığıyla, İsrail'in rakipsiz bölgesel güç olma ve Orta Doğu haritasını Büyük İsrail vizyonuyla yeniden çizme projesinin önündeki en dirençli ve aşılması gereken son yapısal engel olarak kabul edilmektedir. Dolayısıyla İsrailli gazeteci Eyal Berkovitch'in geçtiğimiz haziran ayındaTürkiye-İsrail arasındaki gerilimi futbol maçına benzeterek“Finalde Türkiye var” sözlerini sarf etmesi, söz konusu planın istem dışı bir itirafı niteliğindedir.


Siyonist kuşatmanın Hexagon planı: Pençeler ve hançer

Prof. Dr. İsmail Şahin/ USKAM Başkanı

İran'a yönelik başlatılan ABD-İsrail saldırısı, her şeyden evvel hem temel uluslararası hukuk ilkelerine hem de savaş hukukunun (insancıl hukuk) koruyucu kurallarına aykırıdır. Nitekim saldırı, modern uluslararası düzenin temel taşı olan Birleşmiş Milletler (BM) Şartı'nın en kritik hükümlerini ihlal etmektedir. BM Şartı'nın 2(4). maddesi, devletlerin diğer devletlerin "toprak bütünlüğüne veya siyasi bağımsızlığına karşı kuvvet kullanmasını veya kuvvet kullanma tehdidinde bulunmasını" açıkça yasaklar. Dolayısıyla bu saldırı, egemen bir devlet olan İran'ın bağımsızlığına doğrudan bir müdahaledir.

Uluslararası hukukta kuvvet kullanımı ancak BM Güvenlik Konseyi yetkilendirmesiyle veya "meşru müdafaa" durumunda yasaldır. Görüldüğü üzere ABD ve İsrail, bu iki şartı da karşılamamaktadır. Bu nedenle İsrail ve ABD'nin saldırıyı meşrulaştırmak amacıyla ileri sürdükleri, yakın bir gelecekte ortaya çıkabileceği varsayılan "potansiyel bir tehdidi" bertaraf etmek için "önleyici bir savaş" başlatıldığı yönündeki iddia, uluslararası hukuk çerçevesinde ne kabul edilebilir ne de savunulabilir bir tezdir. Kaldı ki, İran'ın ABD ve İsrail topraklarına yönelik ani bir saldırı hazırlığında olduğuna veya kullanmak üzere nükleer silah ürettiğine ilişkin herhangi bir somut kanıt şimdiye kadar sunulamamıştır.

Tüm bunların yanında, savaşın yürütülüş biçimi de hukuk dışıdır. Zira sivilleri korumayı amaçlayan uluslararası insancıl hukuk kuralları ağır bir şekilde ihlal edilmektedir. Operasyon sırasında Hürmüzgan eyaletinin Minab kentindeki Şeceretü't-Tayyibe Kız İlkokulu'nun vurulması ve burada 150'yi aşkın kız çocuğunun hayatını kaybetmesi ile UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde bulunan Gülistan Sarayı'nın bombalanması,savaş hukukunun sivilleri ve sivil altyapıları hedef almama ilkesinin açık ihlali olarak görülebilecek hadiselerden sadece birkaçıdır. Bununla birlikte İran'ın dini ve siyasi liderlerine yönelik yapılan saldırılar, devletlerin egemenliğine yönelik yapılmış ağır bir hukuk ihlalidir. ABD'li Senatör ve aynı zamanda Hukuk Profesörü olan Elizabeth Warren'ın söz konusu saldırıyı, "yalanlara dayalı ve yasa dışı bir savaş" şeklinde adlandırması oldukça yerinde bir tanımlamadır.

İsrail'in "tek egemen güç" olma hedefi

İsrail kamuoyunun ve liderliğinin büyük bir bölümü, İran'ı devletin bekasına yönelik doğrudan varoluşsal bir tehdit olarak görmekte ve bu tehlikenin diplomatik yollarla değil, yalnızca askeri yollarla çözülebileceğine inanmaktadır. Bu yüzden İsrail'in bu savaştaki temel hedefi, İran'ın askeri kapasitesini ve rejimini çökerterek Orta Doğu'nun "tek egemen gücü" haline gelmektir. Nitekim İsrail'in ulusal güvenlik belgelerine göre, Orta Doğu'da kendisine meydan okuyabilecek tek bir güç kalmayıncaya kadar savaş kaçınılmazdır. Dolayısıyla İsrail'in bu savaştaki nihai amacı, sadece İran tehdidini bertaraf etmek değil, Orta Doğu'nun "mutlak ve tek egemen gücü" haline gelmektir.

Son zamanlarda ABD'nin politik platformlarında öne çıkan başlıklarından birisi de "İsrail'i Yeniden Büyük Yap" (MakeIsrael Great Again-MIGA) tartışmasıdır. Buna göre Büyük İsrail düşüncesi sadece dini bir ideal değil aynı zamanda jeopolitik bir projedir. Proje çerçevesinde ABD'nin askeri, ekonomik ve siyasi gücü kullanılarak İsrail'in Orta Doğu'daki tüm rakiplerinin etkisiz hale getirilmesi ve bölge haritasının Tel Aviv lehine yeniden çizilmesi planlanmaktadır. Başka bir ifadeyle İsrail'in bölgesel hakimiyeti; ABD militarizmi, parası, siyasi gücü ve mühimmatı ile tesis edilecektir.

Mesela bu doğrultuda Arap ülkeleri tarafından finanse edilen ve ABD tarafından işletilen, Kuzey Irak'tan Arap Yarımadası'nın güneyine kadar uzanan devasa bir alanı içerisine alan Bütünleşik Hava ve Füze Savunma Sistemi (IAMD) gibi sistemlerin, Arap parasıyla finanse edilmesine rağmen sadece İsrail'i korumak için tasarlanması ve Körfez ülkelerinin semalarını harcanabilir tampon bölgeler olarak bırakması, bu stratejik dizaynın bir parçası olarak bugünlerde çokça tartışılmaktadır. Zira sistem, mevcut savaşta ve önceki 12 Gün Savaşı'nda İsrail'in dış kalkanı olarak işlev görerek, gelen tehditleri (füze veya İHA) İsrail hava sahasına yaklaşmadan önce Körfez semalarında etkisiz hale getirmek üzere tasarlanmıştır.

Pençeler-hançer sistemi

Büyük İsrail Projesi bölge haritasını yeniden çizmeyi ve Müslüman dünyasını parçalayarak kontrol altında tutmayı amaçlayan sistematik bir stratejiye dayanmaktadır. İsrail'in bu projeyi hayata geçirmek için kullandığı güvenlik ağına güvenlik belgelerinde "Hexagon" (altıgen) denilmektedir. Bu sistem, Arap ve İslam dünyasını bölmek için dışarıdan kuşatan "pençeler" ile içeriden birliği bozan bir "hançer" bileşiminden oluşmaktadır.

Pençeler, Yunanistan'dan Hindistan'a kadar uzanan bir hattı kapsamaktadır. Hindistan, bu yapıda İsrail-Batı hegemonyasının yardımcı bir sütunu ve Arap Yarımadası'nı doğudan kuşatan "pençenin kolu" olarak konumlandırılmıştır. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Arap dünyasının bütünlüğünü içeriden sarsan ve bölgeyi İsrail merkezli sisteme eklemleyen bir "hançer" olarak nitelendirilmektedir. Tel Aviv pençeler ve hançer yardımıyla bölgedeki güçlü devletleri sistematik olarak istikrarsızlaştırıp yutmaya veya etkisizleştirmeye odaklanmaktadır.

Birinci perde İran'dır. İran'ın nükleer ve askeri kapasitesinin yok edilmesi, projenin tamamlanması için gereken kıskacın en kritik temel taşıdır. Çünkü bu kapasite bölgenin jeopolitik olarak yeniden dizayn edilmesinin önündeki en büyük fiziksel engeldir. İran, Hindistan'dan başlayıp Arap Yarımadası'nın doğu kanadı boyunca uzanan stratejik kıskacın temel taşıdır.İran'ın askeri gücü kırılmadan bu hattın birleştirilmesi ve kuşatmanın tamamlanması mümkün değildir.

Sıralı tasfiye

İran'ın ardından Suudi Arabistan'ın parçalanarak Büyük İsrail projesi tarafından yutulmaya hazır hale getirilmesi planın bir sonraki aşaması olarak planlanmaktadır. İsrail, 1948'den beri Orta Doğu'da ABD gücünü kullanarak ülkeleri (Irak, Suriye, Libya, Sudan vb.) başarısız devlet haline getiren bir aktördür. İran gibi bölgesel direnç odakları kırıldıktan sonra Suudi Arabistan gibi büyük petrol üreticisi bölgelerin parçalanması, İsrail'in karşısındaki potansiyel Arap güçlerini tamamen etkisiz hale getirme stratejisinin bir parçasıdır.

Pakistan, İsrail'in Orta Doğu'yu kendi çıkarları doğrultusunda yeniden dizayn etmeyi amaçlayan Büyük İsrail Projesinin ve Hexagon stratejisinin önündeki temel engellerden bir diğeridir. İsrail'in stratejik planına göre Pakistan, İran'ın etkisiz hale getirilmesinin ardından Hindistan aracılığıyla çevrelenmesi, coğrafi olarak izole edilmesi ve baskı altına alınması gereken stratejik bir ülkedir. Pakistan'ın askeri kapasitesi, Türkiye'yle yakın bağları ve İslam dünyasındaki sembolik statüsü İsrail'in bölgede tek egemen güç olma vizyonunu ve rakipsiz bölgesel hegemonya hedefini kısıtlayan yapısal bir tehdit olarak değerlendirilmektedir. Bu yüzden Tel Aviv, Pakistan'ın Hindistan üzerinden izole edilmesine son derece önem vermektedir. Hindistan Pakistan'ı dengeleme ve çevreleme özelliği yanında, devasa nüfusu ve askeri kapasitesiyle, İsrail liderliğindeki bu güvenlik ağının ihtiyaç duyduğu fiziksel güç açığını kapatması açısından stratejik değeri yüksek bir ülkedir.

Türkiye'yle yüzleşmek

Projenin önündeki son büyük engel ise Türkiye'dir. İran'ın zayıflatılması veya devre dışı bırakılması durumunda, bölgede bu hegemonyaya meydan okuyabilecek ve alternatif bir liderlik sunabilecek en güçlü aktör Türkiye'dir. Yukarıda da bahsedildiği üzere Hexagon stratejisi İran'ı etkisiz hale getirmeyi, Suudi Arabistan'ı parçalamayı ve Pakistan'ı Hindistan üzerinden izole etmeyi hedefler. Bu planın başarıya ulaşması için son aşamada Türkiye ile yüzleşilmesi ve Türkiye'nin bölgesel etkisinin kırılması stratejik bir zorunluluk olarak görülmektedir.

İsrail, Türkiye'nin askeri kapasitesinin artmasını kendisine yönelik bir tehdit veya kısıtlayıcı bir faktör olarak algılamaktadır. Bu bağlamda İsrail'in Türkiye'nin askeri gücünü zayıflatmak amacıyla Washington'da F-35 savaş uçaklarının satışını durdurmak için lobi yapması bu stratejik hesaptan kaynaklanmaktadır. İsrail'in Türkiye'yi Gazze ve diğer bölgesel krizlerin çözüm süreçlerinden dışlama çabaları şu ana kadar başarısız olmuştur. Türkiye'nin bölgedeki aktif diplomasi yürütme kapasitesi, İsrail'in bölgeyi tek taraflı olarak yeniden şekillendirme planlarını bozmaktadır.

Türkiye'nin bağımsız liderlik arayışı ve bölge halkları nezdindeki itibarı, Sünni ve Şii tabanda İsrail karşıtı ortak bir siyasi ve jeopolitik bilinç oluşmasına öncülük edebilir. Bu durum, İsrail'in bölgeyi parçalayarak kontrol altında tutma stratejisini (böl-yönet) temelden sarsacak en büyük tehlikedir. Zira Şii ve Sünni tabanın mezhepsel farklılıkları bir kenara bırakıp egemenlik ve dış müdahale karşıtlığı temelinde birleşmesi, Tel Aviv'in bölgeyi parçalama stratejisini işlevsiz kılarak İsrail'in Büyük İsrail veya bölgesel üstünlük projelerini sekteye uğratabilecek en güçlü panzehirdir.

Sonuç olarak Türkiye hem askeri kapasitesi hem de diplomatik ağırlığıyla, İsrail'in rakipsiz bölgesel güç olma ve Orta Doğu haritasını Büyük İsrail vizyonuyla yeniden çizme projesinin önündeki en dirençli ve aşılması gereken son yapısal engel olarak kabul edilmektedir. Dolayısıyla İsrailli gazeteci Eyal Berkovitch'in geçtiğimiz haziran ayındaTürkiye-İsrail arasındaki gerilimi futbol maçına benzeterek"Finalde Türkiye var" sözlerini sarf etmesi, söz konusu planın istem dışı bir itirafı niteliğindedir.