Cemil KOÇAK

ckocak@stargazete.com

CHP ve ‘kuvvetler ayrılığı’

09 Ocak 2016 Cumartesi

Yakında yine CHP kurultayı olacak… Parti, bunca seçim yenilgisinin ardından kendisini ‘gözden geçirme’ye çalışacak… Ama bunu daha önceleri de yapmıştı zaten… Sorun, başarılı bir ‘gözden geçirme’nin ne anlama geldiğinde oysa…

CHP, 1950 seçimini kaybettiğinde; kendisine yeni bir yol haritası çizmeye çalışmıştı. Elbette parti, bundan sonra neredeyse hep muhalefette kalacağını ne bilebilirdi, ne de tahmin edebilirdi. CHP’nin ümidi, bir sonraki seçimde seçmenlerin yanlış yaptıklarını anlayarak, onu yeniden iktidar yapacağına ilişkin güveniydi. Fakat partinin bazı ‘yenilikler’ yapması gerektiğinin de farkına varılmıştı elbette… Bütün mesele, ne yapılması gerektiğini adeta ‘keşfetmek’ten geçiyordu. Şimdi 65 yıl öncesine geri dönelim ve CHP’nin ‘yenilikler’ine bir göz atalım…

PARTİ AYAKTA KALABİLECEK Mİ?

CHP’nin 1950 seçiminin kaybından sonra yaptığı ilk iş, son olarak 1947 yılında gerçekleşen kurultayını toplantıya çağırmak oldu. 29 Haziran 1950 tarihinde açılan sekizinci kurultay, beş gün sürmüştü. Bu kurultayda parti, kendince ‘açık’ gördüğü noktalardan bazılarını kapatmaya çalıştı. Her nedense, yapılması gerektiğini ifade ettiği bazı hususları ise, bir sonraki yıl toplanmasına karar verilen gelecek kurultaya bıraktı. Biz de dikkatimizi 1950 kurultayında yapılan değişikliklere vereceğiz…

Öncelikli sorun, bütün hayatını iktidarda geçirmiş olan CHP’nin muhalefette de var olup olamayacağı, ayakta kalıp kalamayacağıydı. Parti, öncelikle kendi seçmenine ‘dimdik ayakta olduğu’ mesajını vermeye çalışıyordu. Kurultay sonrasında yapılan açıklamada; CHP’nin “yalnız iktidarda değil, muhalefet partisi olarak da, prensip ve gaye birliği ile sapasağlam bir teşekkül halinde bulunduğunu ve demokrasinin kader ve âkıbetinin bağlı olduğu ve istediği partiler hayatının devamlılığının da en kuvvetli bir garantisi” olduğu vurgulanmıştı.

Ardından da iktidara yönelik bir uyarı geliyordu: “Hiç şüphe yok ki; demokratik bir idarenin temeli, kanun hakimiyeti ve partiler hükûmetidir. Şu halde demokratik bir sistemde partilerin tâlii, hareket ve çalışma tarzları, iktidarın müsamaha ve lütfûna bağlanmış değil; kanunların vermiş olduğu hakka, müsaadeye ve imkâlara dayanır. Aksi takdirde demokratik bir idarenin varlığından bahsetmek mümkün değildir.”

Bu uyarının Demokrat Parti iktidarının daha neredeyse beşinci haftasında yapılmış olması, o zaman belki de kimsenin dikkatini çekmemişti. Bu cümleler ve benzerleri; neredeyse on yıl sonra, 27 Mayıs öncesinde çok daha sık kurulacaktı; ama o sırada bunu hiç kimse bilemezdi!

‘KUVVETLER AYRIMI’ İLKESİ

Kurultayda parti programında ‘küçük’ bir değişiklik yapıldı. Evet, görünüşte sadece program değişikliği gibiydi; ama meselenin temelinde partinin anayasal yönetim anlayışında temel bir değişimi dile getiriyordu. Tâ birinci meclise kadar geri dönecek olursak; TBMM’de Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Grubu (daha sonra kısaca birinci grup) olarak ortaya çıkan siyasal felsefenin anayasal izdüşümü; o tarihten bu yana hep, kuvvetler birliği yönünde olmuştu.

Bu felsefeyi ve siyasî geleneği temsil eden, devam ettiren ve nihayet CHP adını alan siyasal kuruluş da; hâkimiyeti millîyenin tecellisinin yalnızca TBMM’de geçekleşeceğini ilân etmişti. 1924 anayasası da, esasında kuvvetler birliği ilkesinin kayda geçmesi ile sonuçlanmıştı. Gerek birinci mecliste olsun, gerekse 1924 anayasası ile oluşan yeni siyasal sistemde olsun; Meclis, hâkimiyetin tek kaynağı ve söz sahibiydi.

Nitekim, bizzat Atatürk de, Nutuk’ta kuvvetler birliği ilkesinin niçin kuvvetler ayrılığı ilkesine göre üstün olduğunu uzun uzun anlatmak ihtiyacını hissetmiştir. Rousseau’cu ‘genel irade’ anlayışının izdüşümü olarak kuvvetler birliği ilkesi, erken cumhuriyet döneminin egemen anlayışını oluşturmuştur.

CHP de, siyasal yaşamda her zaman bu ilkeyi savunmuştu. Ona göre de, halk egemenliği mecliste tecelli ediyordu. Meclisin iradesinin üzerinde hiçbir başka güç bulunamazdı, bulunmamalıydı da… Ama bu anlayış artık terk edilmekteydi; çünkü, CHP iktidardan ayrılmıştı!

‘FERDÎ HAK VE HÜRRİYETLER’

Parti programının kuvvetler birliğine yönelik maddesi değiştirilmişti. Artık “ferdî hak ve hürriyetlerin ancak kuvvetler muvazenesiyle [güçler dengesiyle] garanti altına alınacağı gerçeğine inanan” kurultay iradesiyle, “kuvvetler birliği yerine kuvvetler ayrılığı” ilkesi benimsenmişti! Programın değişen yegane maddesi de bu olmuştu! Gerçi değiştirilmesi gereken başkaca maddeler olduğu da kurultay sırasında söz konusu edilmişti; fakat bunların bir sonraki kurultayda ele alınmasının daha uygun olacağı sonucuna varılmıştı: Aceleye lüzum yoktu yani…

NEDEN 1950?

Neden sadece bu maddenin değiştirilmesinde âciliyet görülmüştü diye soracak olursak eğer; bunun yanıtı aslında çok basitti: CHP, iktidardan ayrılacağına pek ihtimal vermediğinden, iktidarda olduğu sürece kuvvetler birliği ilkesini sıkı sıkıya muhafaza etmişti. O kadar ki; tek-parti dönemi sonrasında dahi bu anlayışından vazgeçmiş değildi. Hatta 1946 yılı sonrasında, ama özellikle de 1950 seçimi öncesinde, özellikle Nihat Erim’in kuvvetler birliğine son verecek bir anayasa değişikliğini gündeme getirmesine rağmen, parti bu eğilimi desteklemedi.

Nihat Erim’in birkaç yıl önce yayınlanan günlüklerinde de okunabileceği gibi; onun bizzat İsmet İnönü nezdinde yeni bir anayasa yapımı ve bu yeni anayasanın da kuvvetler ayrılığı ilkesi temelinde gerçekleşmesi yönündeki önerileri ve tavsiyeleri, ne İnönü’den ve ne de parti yönetiminden olumlu bir tepki görmüştü. Aslında CHP içinden Faik Ahmet Barutçu da Erim’in görüşlerine yakın bir konumdaydı. Diğer yandan, meselâ Ali Fuat Başgil de, zaman zaman kamuoyu önünde kuvvetler birliği ilkesinden vazgeçmenin gerektiğini açıklamaya çalışıyordu.

Halbuki şimdi CHP muhalefete geçmişti ve bütün egemenlik yetkisi, kuvvetler birliği ilkesi gereğince, mecliste hâkimiyet kurmuş olan Demokrat Parti’nin eline kalmıştı. Zamanında bu ihtimal pek de düşünülmemiş olduğundan; parti, ana rotasında olsun, ana siyasal felsefesinde olsun, ‘değişim’e karar vermişti! Bu ‘değişim’ kararına neden olan gelişme; görüldüğü gibi, tamamen siyasî konjonktürün bir sonucuydu; yoksa ideolojik-politik ve felsefî bir tartışmanın ardından bir güneş gibi doğduğu pek söylenemezdi doğrusu!