İlhami IŞIK

iisik@stargazete.com

Musul ve Gerçekler (4)

17 Ekim 2016 Pazartesi

2013 yılında Türkiye’nin, İmralı görüşmeleri adıyla “yeni bir çözüm süreci” başlattığını ilan etmesi en çok İran’ı rahatsız etti. Türkiye’nin Bölgesel Kurdistan Yönetimiyle kurduğu çok yönlü ilişkilerin yanı sıra, Kuzey Kürt çoğrafyasının en etkin örgütü olan PKK ile “çatışmazsızlık ve çözüm süreci” ilişkisi içine girmesi, Irak- Suriye denkleminde dengeleri Türkiye lehine değiştiren ciddi adımlardı. Bu adımlarla Türkiye, Kürt çoğrafyasının üç parçasında İran’a karşı ciddi bir üstünlük sağlama imkanına kavuşuyordu. Yanına hem Başkan Barzani hem de Abdullah Öcalan’ı almayı başaran Türkiye, ilk kez NATO güvencesinin dışında, çok ciddi ve etkili yerel ittifaklar örmeye başlıyordu.

Global güçlerin şekillendirmeye çalıştığı saldırgan Neocon’cu 2013 konjonktürüne Türkiye böyle bir reaksiyonla karşılık verince, Suriye de, Türkiye’nin bu büyük hamlesine iki büyük hamle ile cevap verdi; Neocon’cu güçler ile İran. Neoconcu’lar DAİŞ düğmesine basıp ortalığı kan gölüne çevirirken, İran bir gecede Esad yönetimiyle birlikte, Rojava’yı altın tepside PYD/YPG’ye sunuyordu. Rojava’nın PYD’ye bırakılması çok zekice bir karardı ve bu akıl kesinlikle İran ürünüydü.

Bu karar ve akıl kantonist bir politikayla, bir taşla üç kuş vurmayı hedefliyordu: Birincisi, kanton biçiminde ilan edilen “egemenlik alanı” ayrı bir hukuk talep etmediği için, herşeyden önce Esad varlığını meşrulaştırıyordu. Sözgelimi Rojava’lılar, 2003’de Güney Kurdistan’da Başkan Barzani’nin ilan ettiği gibi bir federalizm ilan etmiş olsalardı, Esad rejimi gayri meşru hale gelecekti. Bunun önüne geçildi ve Esad rejimi ile PYD arasındaki ilişki Esad rejimine meşruiyet kanı taşımaya devam etti.

İkincisi, 21 Ocak 2014’de ilan edilen “geçici kanton” yönetimiyle PKK’ya bir selam gönderiliyordu. 2014 sonrası oluşan gelişmeler göstermiştir ki, Kandil bu selama kayıtsız kalmamış ve çözüm sürecine son vermek için elinden geleni ardına koymamıştır. Hayali statü ilüzyonu ile başları dönen Kandil generalleri, Abdullah Öcalan’ı iktidarsızlaştırma pahasına ilk fırsatta çatışmalı döneme dönmeyi başardılar. Rojava’da Barzanist Kürt partileri baskılanıp, kimilerinin liderleri öldürüldü; Türkiye’de ise hendekler kazılarak, şehirler yerle bir edildi. 

Üçüncüsü de, PKK’yi yedeğine alan İran, bu ilişki ve özgüven ile YNK ve Goran örgütlerini de kendi potasında eriterek, Bölgesel Kurdistan’da KDP’ye karşı uzlaşmaz bir muhalefet blokunun oluşmasını sağlıyordu. Bu tablo tam da Türkiye’nin attığı adımları defansif bir karakter ile bloke etmek anlamı taşıyordu. İran bir kez daha kaybettiğini sandığı inisiyatifi ele geçiriyor ve Tahran Akdeniz Koridoru, Ceyhan projesi karşısında bir adım öne geçiyordu.

DAİŞ ve PKK’nin iki ayrı merkezden, tek hedefe saldırmaları elbette tesadüfi değildir. Hedef; Türkiye’nin Ceyhan projesinden vazgeçmesidir. Kendi sınırlarının içine çekilip, Irak ve Suriye’de İran’ın stratejik hedeflerini gerçekleştirmesi için, sorunsuz ve rakipsiz bir alan yaratmaktır. Musul’daki itirazların arkasındaki niyet ve strateji de budur.

Irak’ta YNK ve Goran güçlerini KDP’ye karşı mevzilendirmek ve KDP’nin Türkiye ile kurduğu bütün iş ve ilişkilere son vermek, İran’ın en öncelikli siyasi hedeflerinden biridir. Kandil üzerinden Şengal bölgesinde PKK’nin üç kamp kurması ve “geçici özyönetim” ilan etmesi, bu stratejinin önemlice ayaklarından biridir. İran için Bölgesel Kürdistan yönetiminin önemi sadece Merkezi Irak yönetimini güçlendirme arzusundan ileri gelmiyor. Bölgesel yönetimin petrol ve doğalgaz rezervleri, en az ilk neden kadar önemlidir. Bölgesel yönetimin Petrol rezervi 95 Milyar varildir. Doğalgaz rezervi ise 12 trilyon metreküptür. Yani Türkiye’nin 150 yıllık ihtiyacının karşılığıdır. Bu rakkamlara Musul ve Kerkük rezervleri dahil değildir.

Pasta büyük olunca kavga da büyük ve çok yönlü oluyor. Bu kavgada en rasyonel, en meşru ve en hukuki tutumu Türkiye ve Bölgesel Kürdistan yönetimi temsil ediyor. İran, yayılmacı siyasetini Ortadoğu’da, bizzat sahada, operasyonel güçlerini tahkim ederek sürdürüyor. Kudüs güçleri, Hizbullah ve Şii milis güçleri ile devlet yapılanmasını Ortadoğu’nun her yerine taşıyan İran’a rağmen Türkiye, Bölgesel Kürdistan yönetimiyle hukuk içinde kalarak sadece ekonomik, ticari ilişkiler kurdu ve bu ilişkilerini de ne pahasına olursa olsun savunacak da.

İran yayılmacılığının önündeki en büyük engellerden biri Bölgesel Kürdistan yönetiminin Merkezi Irak yönetiminden ayrılıp bağımsızlık ilan etmesidir. Bağımsızlığa kavuşan bölgesel yönetim, her hükümran devlet gibi, istediği ülkeler ile özgürce ilişkiler kurma imkanına kavuşacaktır. Bu ihtimal hem İran’nın hem de eski imtiyazlarından vazgeçmeyen Neoconcu petrol sermayesinin uykularını kaçırmaktadır. Her iki güçte Barzani’nin güçlenmesini istemiyor, dolayısıyla da Türkiyenin önünü kesmek istiyorlar. Musul’da asıl mesele budur.