Mustafa ÇİFTÇİ

mciftci@stargazete.com

Şurup kaşığı kadar küçük Ali Pehlivan

08 Temmuz 2018 Pazar

İnsanın bakışından, duruşundan mana çıkarmak analara mahsus bir Allah vergisidir. Babalar duruştan, bakıştan anlamak konusunda sınıfta kalır.

Ali’nin babası güreş tutkunu bir adamdı. Ali’nin ismi de zaten merhum pehlivan Kel Aliço’dan ilham ile konulmuştu. Ali babasının hayallerini kendine kariyer yapmış çocuklardandı. Babasının hayatta ölçüsü çok basitti. “Bir adam iyi yemek yiyorsa, bedenen yapılacak işlerde iyi çalışıyorsa ve iyi halay çekiyorsa o adamdan zarar gelmez” derdi. 

Hayatı bu kadar naylondan tarif eden birine oğul olmak da zor işti ama Ali zor işlere doğuştan alışıktı. Hayatı zor idi. Çünkü merhum annesi o doğarken ölmüştü. Ali analık elinde büyümüştü. Analığı iyi bir kadındı. Ali’ye eziyet etmedi, hor görmedi ama öz annenin yerini tutar mı hiç? 

Ali babasının gözüne girmek için güreşmesi gerektiğini anladığında sekiz yaşındaydı. Babası için yemek içmek, uyumak hepsi pehlivan olmak için yapılacak işlerdi. Babası bu kadar pehlivanlara pervane idi ama kendisi hiç güreşmemişti. Bedeni onun pehlivanlık hayaline ihanet edecek kadar zayıftı. Ve istiyordu ki Ali güreşsin, mindere babası için çıksın ve madalyalar alsın. Göbeği güneş görmeyen ulu bir pehlivan olsun. Yemek yerken pehlivan gibi yesin. Uyurken derinlere dalsın sonra o derin uykulardan pehlivanlar gibi yekinerek kalksın istiyordu.

Ali babasının isteğini yere düşürmedi. Pehlivan oldu ve güreşmeye başladı. Bedeni küçük yaşta güreşmeye başladığından pehlivan şeklini alıyordu. Kulağı kırılmıştı mesela. Pehlivanların kulakları minderde ezile ezile şeklini kaybeder, deforme olur. Bu bir çeşit madalyadır pehlivan için. Tecrübe işaretidir yani. Boynu kalınlaşıyor, yukarı doğru genişleyen bedeni ile giydiği gömleğin içini dolduran bir küçük pehlivan oluyordu.

Dersleri de fena sayılmazdı. Ama babası ondan güzel karneler değil altın madalyalar bekliyordu. Evde onun için bir köşe ayrılmıştı. Oraya madalyalar diziliyordu. 

Ali’nin il dışına güreşmeye gideceği ilk turnuva İstanbul’da düzenlenmişti. Hem ilk turnuvasıydı hem de ilk kez İstanbul’u görecekti.

Sabah yola çıkılacaktı. Analığı onu geç uyandırdı. Öz annesi olsaydı böyle olmazdı. Çünkü annelerin uykusu oğullarının uykusuna göre ayarlıdır. Oğul bir yere gidecekse anne ondan önce uyanır. Karnını doyurur. Ama analık için çocuk yola gidecekmiş, ilk turnuvasıymış falan bunlar gereksiz hassasiyetlerdir. Peki babası niçin uyandırmamıştı? Çünkü babalar analığın huyunu almaya teşnedir. Analık öl dese ölecek kadar gölgesiz olur çoğu. Neyse derdimiz yetimlerin anasızlık hicranını deşmek değil. Ali geç uyandığı için kahvaltı edemedi. Koşarak otobüse yetişti. “Yolda yerim” diye düşündü. Ali yol boyunca bir dinlenme tesisinde duralım da karnımız doysun diye boşuna bekledi. Okulun kiraladığı araç hiç durmadı. Sadece piknik yapılacak bir yerde mola verdiler. O mola sırasında herkes yanında getirdiği azığını açtı. Ama Ali’nin yanında azık yoktu. Parası da yoktu. Babasının maddi durumu iyiydi halbuki. Ali babasından peşin peşin harçlık isteyen çocuklardan değildi. İsterdi ki babası sorsun, araştırsın parasız olduğunu anlasın. Laf yine yetimliğe geldi şu kadarını diyelim insanın bakışından, duruşundan mana çıkarmak analara mahsus bir Allah vergisidir. Babalar duruştan, bakıştan anlamak konusunda sınıfta kalırlar. Hasılı babasının parası vardı ama hassasiyeti kördü. Mola yerinde Ali midesi ve cebi boş bir halde dolaştı durdu. Kurulmuş sofralara oturup yüzsüzlük etmedi. Ama açlık ne zordu ya Rabbim! Kimsenin ikramına gönül düşürmedi. “Aç değilim” diye kendisine ikram edilenleri geri çevirdi. Mola bitti. Ali hâlâ aç idi. Yol boyunca hiç uyuyamadı. Aç karnına uyumak mümkün değildi. Epeyce bir zaman yol gittiler. Sonunda turnuva boyunca kalınacak otele geldiler. “Otelde doyarım herhalde” diye düşünürken hocası, “Hemen odalarınıza çıkın eşyalarınızı bırakın. İlk müsabaka bugün olacak” dedi. Ali hazırlığını yaptı. Otelin lobisinde arkadaşlarını beklerken otelde satılan bisküvi, çikolata falan gördü cebindeki azıcık parayla onlardan alırken hocası gördü. “Şeker yasak size bırak onları” dedi. Ali,  “Karnım aç benim” diyemedi. “Spor salonunda doyururum karnımı” diye bir daha erteledi doymayı. Pehlivan olmaktan daha zormuş karnını doyurmak diye düşündü yol boyunca.

Salona geldiklerinde artık başı dönüyordu. Hocasına aç olduğunu utana sıkıla söyledi nihayet. Ve hocası kıyameti kopardı. “Bu şimdi mi söylenir? Maçtan önce yemek yenirse o bünye nasıl toparlanır?” diyerek epeyce bir fırça çekti hocası. “Ve aç tok idare edeceksin ben sana nerden bulayım burada yemeği? Hem de maçtan evvel ölçüyü kaçırırsın yediklerin minderde çıkarırsın sabret” dedi.

Ali aç karnına maça çıktı. Karşısındaki çocuk beyaz tenli, narin yapılı bir çocuktu. Ama güreşi iyi biliyordu. Ali’yi neredeyse hamur gibi yoğurmaya başladı. Ali’nin gözleri kararıyordu. Maçtan evvel hocası “Rakibin süt çocuğu, zengin bebesi bir şey… alır çırparsın sonra karnını doyurursun” demişti. Ama bu çocuk hiç de öyle süt çocuğu gibi durmuyordu. Minderi dar etti Ali’ye. Öyle bir an geldi ki Ali tuş olayım diye yalvaracak kadar daraldı. O dakikalar geçmek bilmedi. Ali dayanamadı çocuğa hırıltılı bir sesle dedi ki oynayıp durma vur beni yere, direnmem ama ezme yeter. Çocuk haince güldü. “Dermanın yoksa at kendini yere” dedi. “Ulan kendi kendime tuş mu olayım? Ne der millet bana. Sen üsttesin işte bastır bitsin.” Ama çocuk bunu bir oyun zannediyor bastırmak için hamle yapınca bir oyunla altta kalmaktan endişe ediyordu. Ali bir kere daha şansını denedi. “Haydi kardeşim bastır bitsin bu eziyet” dedi. Ama çocuk dinlemedi. Ve tuş etmeden puan üstünlüğü ile maçı sürdürdü ve epeyce ezdi Ali’yi…

Hocası kenarda delirmiş gibiydi. Daha ilk maçta bu nasıl olurdu? Ali’ye kenardan işaret etti, bağırdı kızdı ama Ali bayılmanın eşiğinde debeleniyordu. Ve maçın sonuna doğru gözlerine bir perde indi ve olduğu yere yıkıldı. Sağlık ekibi koştu minderin üzerinde tedavisine başladılar. Ali gözünü açtığında başında sağlıkçılar ve hocası vardı. “Oğlum ne oldu sana?” diyen hocasına “Benim bir şeyim yok karnım aç sadece…” diyebildi. Sonra tekrar bayıldı.

Ali yıllarca güreşti. Madalyaları bir bir dizdi evdeki köşesine. Ama o maçı ve açlıktan bayılması güreş camiasında yıllarca konuşuldu. Ali’nin aç karnına maça çıkması efsane oldu. Artık her hoca sürekli karnın aç mı diye sordu yıllarca. Ali hepsine gülümsedi. Hiç kimse gerçekten merak etmedi neden aç kaldığını. Babası bile yıllarca onu ayıpladı. ‘İnsan hiç aç kalır mı? Söylesene ben açım’ diye. Ali hiç itiraz etmedi babasına. Ama babası laf anlayan, gönül hatır bilen bir baba olsaydı Ali aç kalmasının esas sebebin geç uyandırılması ve kahvaltısız evden gönderilmesi olduğunu ve cebinde parası olmadığını söylerdi. Ama o zaman analık eleştirilmiş olurdu ve babası ile analığının arası bozulurdu. Ali yıllarca yarı şaka yarı ciddi laflara muhatap oldu da bir kere bile ‘Aç kalışım çekingenliğimden değil yetimliğimdendir’ diyemedi.