Belki de bu yazı yayımlandığında, tüm hazırlıkları yapılmış olan müdahale gerçekleşmiş olacak. Cumartesi için herkes aynı yorumu yapıyordu: ABD'nin İran'a müdahalesinin eli kulağında. İran da açıklama yapmaktan geri durmadı; "Savaşa hazırız." diyerek meydan okudu. Tabii ki tarafların kınlarından çekilmiş kılıçlarıyla yaptıkları bu açıklamalar ille de savaş anlamına gelmiyor; gelmesin de zaten. Yeni bir savaş, en son isteyeceğimiz şey.
Lakin olup biteni anlamak istiyoruz. 12 Gün Savaşı'nın ardından yapılan açıklamalarda ABD, İran'ın nükleer varlığını vurduklarını, İran'ın artık tehdit oluşturamayacağını falan söylüyordu. Belli ki bunlar psikolojik savaşın bir parçası olarak yapılan açıklamalardı. İran, bu savaş sırasında hem zenginleştirdiği uranyumun zarar görmesini engelledi hem de İsrail'in "delinmez" dediği Demir Kubbe'yi delmeyi başardı. 12 Gün Savaşı, İran'ın belini büktü bükmesine ama İran'dan çok İsrail'e zarar verdi gibi. İsrail'in paranoyası büsbütün azdı. ABD, İran'ı yerle bir etse ancak canı üstüne gelecek.
İran'daki halk ayaklanması da aslında savaşın bir parçasıydı. Başlangıçta memnuniyetsiz esnafın sesini duyurma çabası olarak başlayan gösteriler, belli ki dış istihbaratların marifetiyle bir kalkışmaya dönüştü. Kimin açıklamasının doğru olduğundan emin olmak imkânsız ama İran makamlarınınkini doğru kabul etsek bile, üç binin üzerinde ölünün olduğu bir isyanın süreç içinde çok önemli bir parametre olduğunu kabul etmek durumundayız. Hele de ABD'lilerin dedikleri gibi ölü sayısı 30 binlerdeyse bu iki şey söylüyor: İlki, İran artık halkı için bir cehennemdir. İkincisi ise İran, rejimi ayakta tutmak için her şeyi yapabilir. Bunun bir örneğini Suriye'de gördük.
Bir taraftan da İran'ın hem 12 Gün Savaşı'na ve komuta kademesine vurulan darbeye rağmen toparlanabilmiş olması hem de bu büyük çaplı isyanları bastırabilmesi, üstüne gidildiğinde neler yapabileceğini tahmin edemeyeceğimiz bir aktör olduğunu gösteriyor. "Ben yanarsam herkesi yakarım." kafasıyla hareket edeceğinin sinyallerini zaten verdi.
Askerî operasyon olur mu, olmaz mı sorusuna dair, yanılmış olma pahasına, ben de birkaç şey söylemek istiyorum. İran'ın asıl hasmının ABD değil, İsrail olduğunu düşünüyorum. Evet, İran petrollerinin ABD'ye değil Çin'e gidiyor olması Trump'ın pek hoşlandığı bir durum değil. Ama Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan'ın açıklamalarından da anlaşılacağı üzere İran için Çin de pek güvenilir bir partner sayılmaz. Zaten bunca sıkışmış durumda olmasına rağmen ne Rusya'dan ne Çin'den doğru düzgün bir destek açıklaması geldi. Evet, rejimin varlık sebebi, meşruiyet kaynağı ABD ve İsrail karşıtlığı. Ama pozisyonlarını korumak adına ABD ile bir biçimde anlaşabilmenin yolunu bulmaya bakabilirdi İran. Vaktiyle bu konuda epey yol da aldılar. Silahlar üzerlerine doğrultulmuşken, ekonomik olarak esnaf sokağa dökülmüşken, müttefik bildikleri ülkeler arka çıkmazken sertlik yanlılarına sunabilecekleri epey gerekçeleri de oluştu. Dolayısıyla ABD–İran müzakerelerinin tıkanmasının asıl sebebi, bana kalırsa, İsrail'in tatmin edilememesi.
Nükleer konuda belli bir yerde anlaşabileceklerinin sinyalini İran hep verdi. Ama sıfır zenginleştirme ve balistik füzelerinin menzilinin 300 km'ye indirilmesi gibi şartlar, İsrail'in "bölgede benden başka kimsenin silahı olmasın" aymazlığından başka bir şey değil.
Trump'ı "America First" derken İsrail'i öncelemeye zorlayan bir güç var. İsrail öyle istiyor; herkesin dişi çekilsin, Orta Doğu'da nükleer güç olarak istediğini yapabilsin.