Sadece Ramazan ayında aklımıza gelen Karagöz oyununu üstadından dinledik. Uzun yıllar ayakkabıcılık mesleğinin icra ettikten sonra özünü Karagözcülükte bulduğunu söyleyen Emin Şenyer, kendini de Karagöz’e benzetiyor. Türkiye’de bu sanatı uygulayan yedi-sekiz kişinin olduğuna ve bu sayının da ilgisizlikten dolayı giderek azaldığına değinen sanatçı, “İnsanlar genellikle Karagöz’ü saf, kaba-saba, Hacivat’ı ise okumuş, bilgili olarak bilirler ama öyle değil. Karagöz, saftır evet ama temizlik anlamında saftır. Yalan bilmez, hırsızlık yapmaz… Hacivat ise tam tersi. Günümüzde Hacivatlar çok fazla Karagözler ise çok az. Ben de bu yüzden kendimi Karagöz gibi hissediyorum” diyor. Şenyer ile Karagöz sanatını ve dünyadaki yankılarını konuştuk.
Klasik Karagözcü’lerden daha farklı bir teknik uygulayan Emin Şenyer, eski ayakkabıcılık mesleğini yeni sanatında da uyguluyor. Pürüzsüz bir şekilde hazırladığı figürler ile diğer Karagözcü’lerden ayrıldığını söyleyen Şenyer, bu durumu şu anısıyla açıklıyor: Beş yıllık Karagözcü’yken Portekiz’den bir müze benim figürlerime talip oldu. Bu duruma çok şaşırdım ve sonradan kendi yaptıklarımın farklı olduğunu öğrendim. 30 yıl boyunca yaptığım ayakkabıcılık, benim bu sanatı uygulamamda büyük katkılar sağladı.
Bu işi yapabilmek için uzun süre musiki eğitimi aldığına ve bunun basit musiki eğitimlerine göre çok ağır olduğuna değinen Şenyer, bu sanatı uygularken hem yeteneğin hem de bilginin çok önemli olduğuna vurgu yapıyor.
ÇOCUKLARI İÇİN BAŞLADI...
Ayakkabıcılıktan Karagözcü’lüğe geçiş hikayesini sorduğumuz Şenyer, bu durumu “İnsanlar rüzgârın önünde sürüklenen kuru yapraklar misalidir” sözüyle açıklıyor ve devam ediyor: “Ben hep iki çocuğumla nasıl daha iyi iletişim kurarım düşüncesindeydim. Kendime farklı alanlar aradığım bir dönemde Türkiye’de de ciddi bir kriz vardı. İşlerin çok kötüye gittiği dönemlerde iş yerimin olduğu civarlarda bir afiş gördüm, ‘Karagöz okulu açılıyor’ diye. Hemen aradım ve o gün kaydın son günü olduğunu öğrendim. Ben çok ısrar edince pazartesiye kadar müddet verdiler. Pazartesi günü kaydımı yaptırdım ve öğrendim ki pazar günü mülakat yapmışlar ve ilk sordukları soru da ‘Hangi fakülteden mezun olduğumuz’ olmuş. Ben o kadar şanslıyım ki, iyi ki cuma günü kayıt yaptırmadım ve mülakata girmek zorunda kalmadım. Çünkü üniversite mezunu değildim ve hemen elenecektim” eğitiminin çok kötü olduğu kursta en büyük artısının Metin Özlen Hoca olduğunu söylüyor: “Metin Hoca, bir gün dersinde kendi Karagöz-Hacivat’ını getirdi ve tüm öğrenciler sırasıyla oyun sahneledi. Herkes çıktığında aynı şarkıyı söyledi ben ise farklı bir şey söylemek istedim. Metin Bey, ben şarkıyı söylerken yanıma geldi ve tef çalan arkadaşın elinden tefi alıp, kendi çalmaya başladı. Metin Bey sesimi duyunca şarkıcı olduğumu düşünmüş ben de ‘Hayır ayakkabıcıyım’ dedim. Bir hafta sonra da Metin Bey, ‘Karagöz Hacivat yapın’ dedi. Bu sefer de beni Karagöz’cü zannetti, yine ‘Hayır hocam ayakkabıcıyım’ dedim. Kurs bittikten bir süre sonra dükkânımı tamamen kapatmıştım ve iş arıyordum. Tam pazarlamacılık işi buldum ve başlayacağım ilk gün, sabah 6:30 gibi telefon çaldı. Arayan Metin Hoca’ydı ve BBC’nin belgesel çekimi için benden asistanlık yapmamı istedi. Metin Hoca’nın yanına gittim ve bulduğum pazarlamacılık işine de gidemedim. Böylece Metin Hoca bana yeni bir mesleğin kapılarını açmış oldu.
Bu iş sayesinde hayatının değiştiğini söyleyen Emin Bey, “Metin Bey bir röportajında beni yetiştirdiğini söyledi. ‘Eskiden deriyi Emin Bey gibi güzel işleyenlere saraç denilirdi ben de ona saraç mahlasını veriyorum’ dedi ve beni Hayali Saraç Emin mahlası ile Karagözcü olarak ilan etti. Ben o gün bugündür 20 senedir bu işle ilgileniyorum. Bu iş sayesinde de bütün hayatım değişti. Bazen eğitim verdiğim okullarda çocuklar hangi üniversiteyi bitirdiğimi soruyorlar. Üniversite okumadığımı söyleyince çocuklar dalga geçtiğimi düşünüyorlar.
Yani hayat böyle… Dediğim gibi rüzgârın yaprağı nereden alıp, nereye bırakacağını hiçbir zaman tahmin edemezsiniz. Benim babam ayakkabıcıydı o yüzden ayakkabıcı oldum ama şimdi keşke babam Karagözcü olsaydı diyorum.”
HER YERDE KARAGÖZ VAR FAKAT ORİJİNALİ YOK
Karagöz’ün kendini en iyi ifade ettiği yer olduğunu söyleyen Şenyer “Ben bir nevi Karagöz gibiyim. İnsanlar genellikle Karagözü saf, kaba-saba, Hacivat’ı ise okumuş, bilgili olarak bilirler ama öyle değildir. Karagöz, saftır evet ama temizlik anlamında saftır. Yalan bilmez, hırsızlık yapmaz… Hacivatlar ise tam tersi ‘Evet efendim, siz nasıl istersiniz efendim’ diye dolaşırlar. Eyyamcı denir bunlara. Her şeyi kendi çıkarlarına yontup, tanıdıkları bütün insanlardan da nasıl faydalanabileceklerini düşünürler. Günümüzde Hacivatlar çok fazla Karagözler ise çok az. Ben de bu yüzden kendimi Karagöz gibi hissediyorum. Ve kendimi en iyi ifade ettiğim alan olarak biliyorum. Ben Karagöz oynattığımda herkes tabii ki eğleniyor ama en çok ben eğleniyorum” diyor. Bu mesleğin çok basite alındığına ve önemsenmediğine de değinen Şenyer, “Bu işi Türkiye’de yapan yedi-sekiz kişi var. Ama bir Karagöz oyunu oynanacağı zaman hiçbirimizin telefonu çalmaz. Hepsi evlerinde oturur. Her yerde Karagöz var fakat hiçbirinde orijinali yok. Bizi dünyadaki diğer gölge oyunları çeşidinden ayıran her şeyi tek bir kişinin yapıyor olmasıdır. Biz de her işi yapan hayalidir. Figürü oluşturan da şarkıyı söyleyen de figürleri oynatan da tek kişidir. Toplum olarak sanata daha çok değer vermek için insanların kalitesini yükseltmek gerekir. Bu da kolay bir şey değil. Bireysel bir şey de değil. Herkes her şeyin kolayına kaçıyor. Ama yurtdışında Karagöz’e çok fazla değer veriliyor. Özellikle 2009 yılında UNESCO tarafından dünya kültür mirası listesine alındı Karagöz ve Hacivat. Bundan sonra çok ilgi oldu. Birçok ülkeden gelip bu sanat hakkında röportaj yapmak istiyorlar. Portekiz, Almanya ve Estonya’daki müzeler ve başka dünya ülkeleri tarafından da Karagöz tasvirlerimiz satın alınıp, sergileniyor” diyor.
ÇOCUKLARA TABLET YERİNE KARAGÖZ HACİVAT VERİN
Ebeveynlerin çocukları yetiştirirken kültürümüzü ve sanatımızı unutmamaları gerektiğine vurgu yapan Şenyer, “Anne-babalar çocuklarının eline tablet vereceklerine Karagöz ile Hacivat verseler. Basit bir perde kursalar, çocuklar onun arkasına geçip hayallerini canlandırsa. Birkaç kuşak sonra çok daha kaliteli bir toplumun fertleri oluruz. Gazetelerde sürekli cinayet haberleri okuyoruz. Şimdi bu insanlar çocukluklarında Karagöz Hacivat oynamış olsalardı kimse kimseyi öldürmezdi, emin olun. Çünkü insanın kültür ve sanatın herhangi bir koluyla ilgilendiğinde ruhu terbiye olur. Dolayısıyla kötülük yapmaz. Yani çocuklarımızın eline robot oyuncaklar vereceğimize, Karagöz Hacivat, Nasrettin Hoca ya da Keloğlan versek çok daha iyi bir topluma sahip oluruz. Kültür-sanat bir toplumun topundan tüfeğinden daha önemli bir çimentodur. Buna sahip çıkmak lazım” diyor.
SARAYDAN KIZ KAÇIRMA’DA TÜRK EZGİLERİ
Mozart’ın Saraydan Kız Kaçırma operasını gölge oyunu tekniğiyle oynayan usta “Bir Alman opera grubu Mozart’ın Saraydan Kız Kaçırma operasını sergilemek istemiş. Opera grubu, Türk kültürüyle alâkalı bir oyun olduğu için, bunu Türk kültüründen bir motifle besleyelim diye düşünmüşler ve Karagöz akıllarına gelmiş. Bir şekilde benimle iletişim kurdular ve fikirlerinden bahsettiler, teklifi kabul ettim. Figürleri çizip bana gönderdiler, ben de figürleri yaptım. Daha sonra Almanya’ya gittim oyunun ilk bölümünü; geminin batışı ve esirlerin alınıp saraya götürülmelerini özet olarak oynattım ve Türkiye’ye döndüm. Filme alınan bu gölge oyunu, opera başlamadan önce sinevizyon ile bir perdeye uvertür müziği eşliğinde yansıtılarak gösterilmeye devam etmiş. Karagöz’ün bir de böyle evrensel bir yönü var” diyor.
SANATÇIYI YAŞAT Kİ, SANAT YAŞASIN
“Bir oğlum bir de kızım var. İkisi de bu sanatla yakından ilgileniyor. Kızım perde arkasında yardım ederken oğlum hem perde arkasında hem de figürleri tasvir etme anlamında bana yardımcı oluyor. Ben her zaman onlara ‘Cumhurbaşkanı dahi olsanız, Karagöz’ü bırakmayın’ diyorum.” Bu mesleğin sürmesi konusunda endişeler duyduğunu söyleyen Şenyer “Neşet Ertaş bir röportajında ‘Sizin bu tarzınız kayboluyor, bunu yaşatmak için ne lazım’ sorusuna ‘Ya Gardaşım, sanatçıyı yaşat ki, sanat yaşasın’demişti. Karagözcüler para kazanamadığı için, eşine dostuna bu mesleği tavsiye edememişler. Bu bir de yetenek isteyen bir şey. İlkokul çağındaki çocuklar çok daha meraklı. Aileleri bazen bana getiriyorlar ve onlara eğitim veriyorum. Ankara, İzmir, Mersin ve İstanbul’da birkaç minik öğrencim var. Bu çocukların ciddi olarak çalıştıklarını söyleyebilirim. Başka Karagözleri izleyip eleştiri yapmaya başlıyorlar. Sanatı çok güzel sahipleniyorlar. Bu durumda beni çok mutlu ediyor.”




