Amerika Birleşik Devletleri–İran gerilimi, yalnızca iki ülke arasındaki ikili bir kriz olarak okunmamalıdır. Bu tablo, küresel güç dengelerinin yeniden şekillendiği bir dönemde tek kutuplu düzenin sürdürülebilirliği meselesiyle doğrudan bağlantılıdır. Özellikle Çin'in yükselişi karşısında Washington'ın benimsediği stratejik çevreleme projeksiyonu, İran dosyasını daha geniş bir jeopolitik çerçeveye yerleştirmeyi zorunlu kılmaktadır.
Soğuk Savaş sonrası dönemde oluşan tek kutuplu sistem, ABD'nin askerî, ekonomik ve kurumsal kapasitesi sayesinde yaklaşık otuz yıl boyunca belirleyici oldu. Ancak Çin'in ekonomik büyüklüğü, teknolojik atılımları ve Kuşak-Yol girişimiyle genişleyen nüfuz alanı, bu yapının aşınmasına yol açtı. Bu bağlamda ABD'nin İran'a yönelik sert kuşatma politikası, yalnızca nükleer programla ilgili teknik bir mesele değil; küresel hiyerarşinin korunmasına yönelik daha kapsamlı bir güç gösterisidir.
HEGEMONUN SON HAMLESİ Mİ?
ABD'nin İran'dan talep ettiği nükleer zenginleştirmede taviz, balistik füze menzillerinin düşürülmesi ve enerji sektöründe imtiyazlar, klasik güvenlik kaygılarının ötesinde ekonomik ve jeopolitik boyutlar taşımaktadır. İran'ın sahip olduğu petrol ve doğalgaz rezervleri, Asya pazarları için kritik önemdedir. Çin, yaptırımlara rağmen İran enerji kaynaklarına erişim kanalları geliştirmiştir. Dolayısıyla Washington'ın baskı stratejisi, Tahran'ın Pekin'le derinleşen enerji ve altyapı iş birliğini sınırlamayı hedeflemektedir.
Tek kutuplu sistem perspektifinden bakıldığında, hegemon güç yalnızca askerî üstünlüğünü değil, aynı zamanda küresel ticaret akışlarını ve enerji koridorlarını denetleme kapasitesini de sürdürmek zorundadır. Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazı gibi kritik geçiş noktalarında askerî varlığın artırılması, bu kontrolün somut göstergesidir. İran'ın limanlarının özelleştirilmesi ya da Batı sermayesine açılması yönündeki talepler de bu çerçevede okunabilir: Amaç, Çin'in bölgedeki lojistik ayak izini sınırlamak ve Orta Doğu ticaretinin yönünü yeniden şekillendirmektir.
PEKİN'İN GÖLGESİNDE TAHRAN: ABD–İRAN GERİLİMİ
Burada dikkat çekici olan husus, İran'ın yalnızca bölgesel bir aktör değil, aynı zamanda Çin'in Batı Asya açılımında stratejik bir halka olmasıdır. İran üzerinden şekillenen bir dengeleme stratejisi, Çin'in enerji güvenliğini kırılganlaştırabilir ve Pekin'in bölge devletleriyle geliştirdiği ekonomik ilişkileri gölgeleyebilir. ABD'nin İran'ı müzakere masasına zorlamaya çalışması, aslında Çin'e verilen dolaylı bir mesajdır: Washington, Orta Doğu'daki kuralları hâlâ belirleme kapasitesine sahiptir.
Ancak böylesi bir güç projeksiyonunun riskleri de vardır. Aşırı baskı, İran'ı Çin ve Rusya eksenine daha güçlü biçimde itebilir. Ayrıca askerî gerilimin savaşa dönüşmesi, enerji fiyatlarını küresel ölçekte sarsarak ABD müttefiklerini de zor durumda bırakabilir. Bu nedenle Türkiye gibi bölgesel aktörlerin "müzakere yoluyla çözüm" çağrıları, yalnızca normatif bir barış vurgusu değil; aynı zamanda sistemik istikrarın korunmasına yönelik rasyonel bir öneridir.
ABD'nin İran politikası, dar anlamda nükleer dosyayı aşan bir hegemonya stratejisinin parçasıdır. Amaç, İran'ı kontrol altına alarak Orta Doğu'daki güç mimarisini yeniden düzenlemek ve bu sayede Çin'in yükselişini çevrelemektir. Tek kutuplu sistemin devamı, yalnızca askerî caydırıcılığa değil, aynı zamanda rakip büyük gücün ekonomik ve jeopolitik genişleme alanlarının sınırlandırılmasına bağlıdır. İran krizi bu mücadelenin en görünür sahnelerinden biri haline gelmiştir.