14 Temmuz 2026 Salı / 29 Muharrem 1448

MHP Lideri Bahçeli'den NATO çıkışı: Türkiye yeni dönemin kurucu aktörlerinden oldu

Partisinin grup toplantısında konuşan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 'Türkiye, NATO'da yalnızca stratejik konumuyla değil; tarihî birikimi, devlet tecrübesi, siyasi iradesi ve millî kudretiyle yeni dönemin kurucu aktörlerinden biri hâline gelmiştir. Bugün NATO, yeni bir devrin şafağındadır. Bu devir yalnızca savunma bütçelerinin sağına sıfırların eklenip rakamların büyütüldüğü bir devir değildir. Bu devir; kâğıttaki taahhüdün fabrikada üretime, üretimin sahada kabiliyete, kabiliyetin caydırıcılığa, caydırıcılığın da barışın teminatına dönüşeceği yeni bir merhaledir.' ifadelerini kullandı.

HABER MERKEZİ14 Temmuz 2026 Salı 10:32 - Güncelleme:
MHP Lideri Bahçeli'den NATO çıkışı: Türkiye yeni dönemin kurucu aktörlerinden oldu

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin grup toplantısında açıklamalarda bulundu.

Devlet Bahçeli'nin açıklamalarından satırbaşları:

Gönül ve kültür coğrafyalarımızda nice müşkülata rağmen şahsiyetini muhafaza ederek haysiyetli bir hayatın mücadelesini veren tüm kardeşlerimize selamlarımı gönderiyorum.

Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin bu mümtaz çatısı altında sizlerle bir kez daha bir araya gelmekten bahtiyarlık duyuyorum. Her birinizi en derin kardeşlik duygularımla, hürmet ve muhabbetle kucaklıyorum.

Tarihin bazı perdeleri vardır. Sadece geçmişte olup biteni göstermekle kalmaz; içinde yaşadığımız zamana da çarpıcı bir şekilde ayna olur. Henüz görünmeyenin işaretlerini, bilinmeyenlerin haberini ve geleceğin muhtemel istikametlerini de aynı anda sezdirir.

"KÜRESEL SİYASETİN ROTASINI ÇİZEN PUSULADIR"

Bazı meclisler vardır ki yalnızca devlet başkanlarının teşriflerinden ibaret görünse de derinlerdeki niyetleri, milletlerin karakterlerini, saklı kalmış güç merkezlerini ve zamanın henüz duyulmayan ayak seslerini tek bir mekânda düğümler.

Bazı şehirler vardır ki ev sahipliği yaptıkları hadiseyle değil, hadisenin ruhuna kazandırdıkları mana ve tarihin akışına attıkları imzayla hüviyetlerini tasdik eder.

İşte Ankara böyledir.

Polatlı bozkırlarından yankılanan top seslerine rağmen adımlarını geriye atmayan; Sakarya'nın kanla yoğrulmuş siperlerinde milletimizin varlık-yokluk imtihanına şahitlik eden; ulvi duaların, tekbirlerin ve istiklal yeminlerinin birbirine karıştığı, büyük direniş iradesinin Birinci Meclis'in duvarlarına sindiği Ankara...

Dün esarete geçit vermeyen Millî Mücadele'nin karargâhı, bugün ise dünya liderlerini ağırlayarak küresel siyasetin rotasını çizen pusuladır.

Ankara; işgal kapıya dayandığında geri çekilmeyen iradenin, yokluk içinde devletimizi küllerinden yeniden doğuran, ateşten gömlek giyip milletine istiklal biçen ferasetin adıdır.

Bir zamanlar direnişin karargâhı olan bu aziz şehir, bugün küresel güvenlik mimarisinin tartışıldığı uluslararası platformlara ev sahipliği yaparken yeni dönemin stratejik tartışmalarına istikamet kazandıran bir merkez olduğunu göstermiştir.

NATO ANKARA ZİRVESİ

Bu sebeple Ankara'da toplanan NATO Zirvesi'ni alelade bir diplomasi faaliyeti gibi okumak; eksik, sığ ve sakat bir değerlendirme olacaktır.

Ankara'da 70 yılı aşan ittifak hukukunun muhasebesi yapılmış, Soğuk Savaş yıllarının hayalet cephe hatlarından bugünün çok katmanlı güvenlik bunalımlarına uzanan uzun yolun hesabı görülmüştür.

Ankara'da NATO'nun 5'inci maddesindeki müşterek savunma ruhundan Ukrayna'ya verilen askerî desteğin geleceğine, 50 milyar doları aşan yeni tedarik hamlelerinden savunma sanayisinde ortak üretim arayışlarına, Avrupa'nın yıllarca ertelediği caydırıcılık açıklarından müttefikler arasındaki ambargo ve kısıtlama çelişkilerine, İran'ın nükleer programından Hürmüz Boğazı'ndaki seyrüsefer emniyetine, Suriye'de açılmak istenen yeni sayfadan Doğu Akdeniz ve Mavi Vatan hassasiyetlerimize kadar geniş bir güvenlik kuşağının önünde duran bütün açmazlar aynı anda ele alınmıştır.

Ankara'da müttefikliğin yalnızca kameraların parlak ışıkları altında verilen pozlardan, kriz günlerinde yayımlanan yavan kınama mesajlarından, kürsülerde cilalanmış cümleleri birbiri ardına sıralamaktan ibaret olmadığı; hakiki müttefikliğin hakkaniyet, samimiyet, üretim, paylaşım ve dayanışma üzerine bina edileceği açıkça anlaşılmıştır.

Zira devletler de ittifaklar da kürsülerden haykırılan süslü beyanların geçici cazibesiyle değil; badire anlarında sınanan sadakatlerin, yük omuzlara çöktüğünde gözlerin çevrildiği adaletin ve gecesini gündüzüne katarak çalışan iradenin gösterdiği sebatla ayakta durur.

Kadim Türk devlet mirası, bu hakikati zamanın aşındıramadığı mutlak bir esas olarak akıllarımıza nakşetmiştir.

Bilge Tonyukuk'un bin yılı aşkın zaman önce, "Türk milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım." derken anlattığı şey ne kadar yorulduğu değil; devleti kurmanın, devleti yaşatmanın ve milleti felaketten sakınmanın bedelinin ne denli ağır olduğudur.

Bugün de karşımızdaki resim aynı duruma işaret etmektedir.

Şimdi size soruyorum: Zamanın akışını kim okuyacaktır? Görünürdeki sükûnetin altında kaynayan kazanların ateşini kim teşhis edecektir? Müttefiklik sözlerinin arkasındaki samimiyet derecesini kim ölçecektir? Dostluk beyanlarının satır aralarında saklanan menfaat hesaplarını kim fark edecektir? Krizlerin gölgesinde kurulan yeni denklemleri, diplomatik tebessümlerin gerisindeki soğuk hesapları kim görecektir? Kim sabretmeyi bildiği kadar set çekmeyi, müzakere etmeyi bildiği kadar hakkını müdafaa etmeyi bilecektir?

Cevap bellidir. O da Türkiye'dir.

Türkiye, NATO'da yalnızca stratejik konumuyla değil; tarihî birikimi, devlet tecrübesi, siyasi iradesi ve millî kudretiyle yeni dönemin kurucu aktörlerinden biri hâline gelmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti'nin eriştiği siyasi ve stratejik seviye, Ankara Zirvesi'nde bir kez daha tebarüz etmiştir.

Bugün NATO, yeni bir devrin şafağındadır. Bu devir yalnızca savunma bütçelerinin sağına sıfırların eklenip rakamların büyütüldüğü bir devir değildir. Bu devir; kâğıttaki taahhüdün fabrikada üretime, üretimin sahada kabiliyete, kabiliyetin caydırıcılığa, caydırıcılığın da barışın teminatına dönüşeceği yeni bir merhaledir.

Böylesi bir çağda güvenlik yalnızca bütçenin büyüklüğüyle değil, o bütçeyi kabiliyete çevirecek üretim sürekliliğiyle ölçülecektir.

Bugün NATO'nun önündeki mevzu aslında budur: İttifak, bu yeni güvenlik çağının idrakine varmış mıdır? Külfet ve yük paylaşımını gerçek bir adalet zeminine oturtacak mıdır? Savunma sanayisini birkaç ülkenin imtiyazlı alanı gibi görmekten vazgeçecek midir? Müttefikler arasında örtülü ambargo, lisans kısıtlaması, siyasi blokaj ve tedarik engeli gibi ittifak hukukunu yaralayan çelişkileri ortadan kaldırabilecek midir?

Ankara Zirvesi işte bu soruları NATO'nun önüne koymuştur.

F-35 VE CAATSA

Sayın Cumhurbaşkanımızın savunma sanayisi kısıtlamalarının sona erdirilmesine dair çağrısı, Ankara Zirvesi'nin başlıca ikazlarından biridir.

CAATSA yaptırımlarının kaldırılması ve F-35 sürecinin yeniden ele alınması yönünde beliren irade önemlidir. Ancak üzerinde durmamız gereken husus, Türkiye'nin yıllardır karşı karşıya bırakıldığı haksız muamelenin ittifak düzeninde meydana getirdiği itimat aşınmasını gidermektir.

Zira Türkiye'nin sahadaki fedakârlığını kabul edip savunma kabiliyetini siyasi hesapların konusu yapmak akıl kârı değildir.

Şayet bugün şanlı Türk Silahlı Kuvvetlerinin harp envanterlerinde yerli ve millî üretim oranımız yüzde 80'leri aşarak muazzam bir şahlanışa dönüşmüşse bu görkemli tablo, milletimize dayatılan esaret cenderesinin nasıl parçalandığının resmidir.

Bu sebeple Türkiye namına bu saatten sonra atılacak her olumlu adım bir lütuf değil; geç de olsa, güç de olsa hakkaniyet ve hakikat ibresinin yerini bulmasıdır.

Yeni güvenlik çağının en belirgin taraflarından biri de uzay, veri ve istihbarat boyutunun artık savunmanın ayrılmaz bir parçası hâline gelmesidir. Bu bakımdan İMECE başlığı son derece anlamlıdır.

İMECE'nin NATO'nun uzay ufkunda yeni bir kabiliyet olarak gündeme gelmesi, Türkiye'nin savunmayı yalnızca karada, denizde ve havada değil, uzayda da düşünen bir devlet aklına ulaştığını göstermektedir.

"İMECE MİLLİ TEKNOLOJİ HAMLESİDİR"

İMECE, Türk mühendisinin mavi gökleri aşan kabiliyeti; semaların ötesini görüp fezanın karanlığını al bayrağımızla aydınlatmayı düşleyen millî teknoloji hamlesidir.

Uzayın zifirî karanlığını delip geçen İMECE, gök kubbeyi yırtan KAAN'ın çelik kanatlarında kendini gösteren irade, yerli ve millî savunma davamızın insansız muharebe sahasındaki öncüsü KIZILELMA, göklerdeki yeni nizamın habercisi olan AKINCI ve AKSUNGUR, Mavi Vatan'ın engin sularında tüm heybetiyle süzülen TCG Anadolu ve MİLGEM şaheserleri, karada düşmanın yüreğine korku salan Altay tankımız, tehditleri berhava eden Tayfun ve Bora füzelerimiz, vatan sathını uçtan uca saran Çelik Kubbe'mizin kilit taşları mesabesindeki SİPER ve HİSAR sistemlerimiz; karada, denizde, havada ve uzayda hükümranlık haklarımızın tavizsiz muhafızlarıdır.

Böylesi devasa bir envantere elbette kolay ulaşmadık.

Can Azerbaycan Türkü merhum şair Hüseyin Cavid'in dizelerinde ifade ettiği gibi:

"Her karanlıkta çırpınır bir nur,

Her hakikatte bir hayal uyur."

Karşımızdaki bu muzaffer tablo; karanlıkta çırpınan nurun seher vaktine kavuşmasının, sabırla büyüyen hayallerin çelikten hakikatlere dönüşmesinin adıdır.

Türkiye, "İmkânsız." denilen, "Sen otur, izle." denilen noktada yedi düvele seyrettirdiğimiz nihai utkudur. Yıllarca ilmek ilmek dokunan o vakur sabrın, ambargoların paslı prangalarını söküp atan Türk mühendislerimizin keskin zekâlarının ve savunma sanayisinde ter döken işçilerimizin emeklerinin bereketli mahsulüdür.

"KÖTÜ KOMŞU İNSANI MAL SAHİBİ YAPAR"

Atalarımızın dediği gibi, kötü komşu insanı mal sahibi yapar.

Savunma sanayisindeki bu emsalsiz şahlanışın kökleri, doğrudan doğruya maruz kaldığımız tarihî dayatmaların o çetin tecrübelerinde aranmalıdır.

Kıbrıs Barış Harekâtı'nın hemen ardından boynumuza dolanmak istenen ambargo kementleri, terörle mücadelede sahnelenen o iki yüzlü diplomasi, F-35 dehlizlerinde kurulan sinsi tuzaklar ve CAATSA yaptırımlarıyla örülen suni duvarlar, asil milletimize kendi göbeğini kesmekten başka hiçbir yol bırakmamıştır.

Ram olmayı elinin tersiyle iten Türk devleti, asil fıtratının gereğini layıkıyla yerine getirmiş, kendi öz cevherine rücu ederek etrafındaki muhasara çemberini paramparça etmiştir.

Asırlar evvel otağını bizzat kuran, kılıcını kendi örsünde döven, sancağını en ön safta göğüsleyen o kudretli ruh, çağımızda yerli ve millî savunma sanayimizle yeniden hayat bulmuştur.

Şunu çok iyi biliyoruz ki semaları titreten füzelerimizin, ufukları Türk milletinin hasımlarına dar eden savaş uçaklarımızın ve deryaları yaran gemilerimizin asıl kudreti, o çeliğe can veren Türk ruhunun şanından neşet etmektedir.

Bu muazzam gurur, merhum şairimiz Yahya Kemal Beyatlı'nın o muhteşem mısralarından bizlere seslenmektedir:

"Şu kopan fırtına Türk ordusudur yâ Rabbi,

Senin uğrunda ölen ordu budur yâ Rabbi,

Tâ ki yükselsin ezanlarla müeyyed nâmın,

Gâlib et çünkü bu son ordusudur İslâm'ın."

ABD'NİN İRAN'A YÖNELİK SALDIRILARI

NATO Ankara Zirvesi'nde müzakereler devam ederken dünyanın dikkati bir anda Ankara ile Hürmüz Boğazı arasında bölünmüştür.

Zirve devam ederken Trump, mutabakat sürecinin kendisi için bittiğini ifade etmiştir. Bu gelişme, yalnızca Washington-Tahran hattında yoğunlaşan gerilim ile nükleer program başlığı altında sarmala dönen ihtilafın ifadesi değildir.

Daha iki hafta önce bu kürsüden mutabakat sözlerine ilişkin duyduğumuz memnuniyeti, fakat temkinli yaklaştığımızı söylemiş; verilen sözün nihayete ulaşmasının önemini ifade etmiştik. Devletler arasında tesis edilen mutabakatın itibarına ve bağlayıcılığına vurgu yapmıştık.

"Diplomasi, barışa susamış insanlığın ağzına bir parmak bal çalmak için kullanılan geçici bir aldatmaca mı, yoksa savaşın yolunu kapatacak samimi ve kalıcı bir çözüm iradesi mi?" diye sormuştuk.

Henüz kısa bir süre önce bölgeye umut veren, çatışmanın ateşini kesen ve nihai anlaşmaya ulaşılması için bir takvim ortaya koyan mutabakatın daha bir ay geçmeden etkisizleştirilmesi, ardından İran topraklarının yeniden bombalanması, barış ihtimaline duyulan güveni sarsmıştır.

Burada hadiselerin sırasını tersine çevirmemek lazımdır. İran, mutabakatın tarafı iken saldırıya uğramıştır. İran şehirleri bombalanmış, İran vatandaşları hayatlarını kaybetmiş, ülkenin egemenlik sahası askerî müdahalenin hedefi olmuştur.

Bu gerçek görmezden gelinerek Tahran yönetiminin Hürmüz Boğazı'nı kapatma yönünde daha sonra aldığı kararları, öncesinde hiçbir gelişme yaşanmamış gibi müstakil bir saldırganlık başlığı altında değerlendirmek doğru, hakkaniyetli ve vicdanlı bir yaklaşım olmayacaktır.

Sebebi sonuç, sonucu sebep gibi göstermek; hakikati baş aşağı çevirmekten başka bir anlama gelmeyecektir.

İran'ın ülkesine yönelen saldırılar karşısında güvenliğini koruma, egemenlik haklarını müdafaa etme ve milletinin can emniyetini sağlama hakkı vardır. Hiçbir devlet, imza attığı mutabakatın kendisini koruyacağına inanırken ansızın bombalanmayı sineye çekmek mecburiyetinde değildir. Hiçbir millet, topraklarına düşen bombaları sükûnet telkinleriyle karşılamak zorunda değildir.

İran'dan itidal bekleyenlerin, öncelikle İran'ı hedef alan askerî müdahalenin hangi meşru gerekçeyle bağdaştığını izah etmeleri gerekmektedir.

"MUTABAKAT, BİR ŞAHSIN DEĞİL, DEVLETİN TAAHHÜDÜDÜR"

Amerika Birleşik Devletleri'nin İran'ın nükleer programı, bölgedeki askerî faaliyetleri ve Hürmüz Boğazı'ndaki gemilerin emniyetiyle ilgili kaygılarının olması da elbette tabiidir. Bu kaygıların müzakere masasında ele alınması, denetlenebilir hükümlere bağlanması ve karşılıklı güvencelerle giderilmesi mümkündür. Nitekim varılan mutabakatın maksadı da budur.

Ancak güvenlik kaygısı, bölgemizde daha büyük bir kriz ve kaos meydana getirmenin gerekçesi yapılamaz.

Devletler arası münasebetler, bir gün geçerli sayılıp ertesi gün keyfî ve keyfe keder gerekçelerle hükümsüz ilan edilen şahsi tasarruflarla düzenlenmez; ahde vefa ilkesiyle yürütülür.

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı'nın, "Mutabakatla benim işim bitti." açıklaması bu nedenle sorunludur.

Mutabakat, bir şahsın değil, devletin taahhüdüdür. İran'la bugün varılan mutabakatın yarın kolaylıkla terk edilmesi, yalnızca Tahran'ın değil, gelecekte Washington'la masaya oturacak bütün başkentlerin zihninde aynı soruları doğuracaktır:

Buhran kazanı ne zaman yeniden kaynamaya başlayacaktır? Kargaşanın fitili hangi bahaneyle tekrar ateşlenecektir? Müzakere masasının altına döşenen saatli bomba ne zaman infilak edecektir? Barış ümidi hangi hesap uğruna bir kez daha kursaklarda bırakılacaktır?

Bu sorular cevapsız bırakılamaz. Üstelik söz konusu açıklamanın NATO Zirvesi sırasında yapılması da başlı başına düşündürücüdür.

NATO'nun caydırıcılığı yalnızca askerî envanterin büyüklüğüne, savunma harcamalarının miktarına veya hareket kabiliyetinin genişliğine dayanmaz. İttifakın gerçek kuvveti; üyelerinin sözüne duyulan güven, alınan kararların öngörülebilirliği ve müttefiklik hukukunun muhafazasıdır.

"HÜRMÜZ'DEN YÜKSELEN GERİLİM FELAKETE DÖNÜŞMEDEN DURDURULMALIDIR"

Uluslararası bir mutabakatın süratle terk edildiği, askerî müdahalenin müzakerenin önüne geçtiği bir vasatta aynı anda ittifak hukukundan, karşılıklı güvenceden ve müşterek güvenlikten söz etmek ciddi bir çelişki doğuracaktır.

Bir taraftan müttefiklere uzun vadeli taahhütler verilirken diğer taraftan birkaç hafta önce imzalanan bir mutabakatın sona erdiğinin açıklanması, kaçınılmaz olarak güvenilirlik meselesini gündeme taşıyacaktır.

Hürmüz Boğazı'nın kapatılması da işte bu kopuşun ardından meydana gelmiştir. Hürmüz'de oluşan tabloyu İran'ın sebepsiz veya keyfî bir tasarrufu gibi takdim etmek ise gerçeklerin yalnızca yarısını anlatmaktır.

Hürmüz; dünya ekonomisinin, enerji arzının, deniz ticaretinin ve milyonlarca insanın geçim şartlarının birbirine bağlandığı stratejik bir geçittir. Burada yaşanan her kesinti; petrol ve doğal gaz taşıyan gemilerden başlayarak üretim maliyetlerine, ulaşım giderlerine, gıda fiyatlarına ve nihayet vatandaşların sofrasına kadar uzanacaktır.

Hürmüz'deki kilitlenmenin anahtarı da kaynağı da mutabakatın bozulduğu yerde aranmalıdır. Müzakere masasının hükmü korunup askerî yöntemlere müracaat edilmeseydi bugün Hürmüz Boğazı'nın kapanmasını değil, nihai anlaşmanın hangi esaslar üzerinde yükseleceğini konuşuyor olacaktık.

Bu nedenle öncelikle saldırılar durdurulmalı, mutabakatın ihlal edilen hükümleri yeniden işler hâle getirilmeli, taraflar karşılıklı yükümlülüklerine riayet etmelidir.

Barış kapısı kısa süre önce aralanmıştır. Bu kapıyı yeniden kapatan gelişmelerin üzerine soğukkanlılıkla gidilmelidir. Barışın önüne düşen gölgeyi kaldırma sorumluluğu, mutabakatın taraflarına aittir.

Amerika Birleşik Devletleri, askerî müdahalenin müzakereyle bağdaşmayan sonuçlarını görmeli ve verdiği taahhütlerin gereğine dönmelidir. İran da Hürmüz'deki geçişlerin yeniden emniyet içinde yürütülmesini sağlamalıdır.

Hürmüz'den yükselen gerilim, daha büyük bir felakete dönüşmeden durdurulmalıdır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da barıştan yana tavizsiz tavrını kararlılıkla sürdürecek ve bölgesel istikrarın korunması adına üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmeye devam edecektir.

Unutmayalım ki savaşın kazananı olmadığı gibi, verilen söze sadakatin kaybedeni de olmayacaktır.

TÜRKİYE'NİN AB'YE ÜYELİK SÜRECİ

Ankara Zirvesi'nin ardından Avrupa başkentlerinde yeniden ele alınması, Brüksel koridorlarında tekrar gündeme oturması şart olan en mühim başlıklardan biri, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyelik müzakere sürecidir.

Avrupa'nın stratejik geleceği yeniden masaya yatırılmalı ve hakkaniyetli bir gelecek planı oluşturulmalıdır. Çünkü bugün Avrupa'nın karşı karşıya bulunduğu sorunlar, artık eski ezberlerle yönetilemeyecek kadar ağırlaşmıştır.

Enerji arz güvenliğinden düzensiz göçe, savunma kapasitesinden demografik daralmaya, tedarik zincirlerinden ekonomik rekabete kadar uzanan geniş bir alanda Avrupa, yeni bir yol ayrımına gelmiştir.

Bu yol ayrımında görmezden gelinmesi mümkün olmayan bir hakikat vardır. O hakikatin adı da Türkiye'dir.

Ukrayna sahasından Karadeniz'e, Balkanlardan Kafkasya'ya, Doğu Akdeniz'den Orta Doğu'ya kadar uzanan geniş jeopolitik kuşakta Türkiye'nin bulunmadığı hiçbir güvenlik denklemi kalıcı olamayacaktır. Türkiye'nin hesaba katılmadığı hiçbir enerji koridoru sürdürülebilir olamayacaktır. Türkiye'nin dışarıda bırakıldığı hiçbir bölgesel istikrar projesi başarıya ulaşamayacaktır.

Bu durum bir temenni değil, değişen dünyanın ortaya çıkardığı stratejik bir gerçektir.

Ne var ki Avrupa Birliği, uzun yıllardır bu gerçeği görmek yerine günü kurtaran siyasi reflekslerle hareket etmeyi tercih etmiştir. Türkiye'nin üyelik süreci, teknik kriterlerden çok siyasi önyargılarla değerlendirilmiştir.

"TÜRKİYE'NİN DIŞLANDIĞI YILLAR AVRUPA'YA NE KAZANDIRMIŞTIR?"

Aşılması gereken fasıllar bloke edilmiş, yerine getirilmesi gereken yükümlülükler ertelenmiş, verilen sözler tutulmamış, Türkiye'nin haklı beklentileri sürekli başka gündemlerin gölgesinde bırakılmıştır.

Bu yaklaşım yalnızca Türkiye'ye değil, Avrupa'ya da zarar vermiştir. Çünkü Avrupa Birliği, Türkiye'yi bekleme odalarında tutarken kendi stratejik ufkunu daraltmıştır.

Türkiye'yi dışarıda bırakarak Avrupa'nın daha güçlü olacağını düşünenler, bugün karşı karşıya kaldıkları güvenlik ve istikrar sorunlarına dönüp bakmalıdır.

Sorulması gereken soru şudur: Türkiye'nin dışlandığı yıllar Avrupa'ya ne kazandırmıştır?

Göç krizleri mi çözülmüştür? Enerji güvenliği mi sağlanmıştır? Savunma kapasitesi mi güçlenmiştir? Jeopolitik kırılganlıklar mı ortadan kalkmıştır?

Bunların hiçbiri gerçekleşmemiştir. Aksine Avrupa, her geçen gün daha fazla stratejik belirsizlikle karşı karşıya kalmıştır.

Bu nedenle Türkiye'nin Avrupa Birliği süreci, artık yalnızca üyelik müzakereleri başlığı altında ele alınabilecek bir mesele olmaktan çıkmıştır.

Mesele, Avrupa'nın kendi geleceğini nasıl tasavvur ettiğidir. Mesele, Avrupa'nın jeopolitik gerçeklerle yüzleşip yüzleşemeyeceğidir. Mesele, Avrupa'nın stratejik aklı ile ideolojik önyargıları arasında hangi tercihi yapacağıdır.

Milliyetçi Hareket Partisi olarak görüşümüz açıktır: Türkiye'nin Avrupa Birliği ile ilişkileri karşılıklı saygı, egemenlik, eşitlik ve hakkaniyet temelinde ilerlemelidir.

Türkiye ne bir yükümlülükten kaçmaktadır ne de bir ayrıcalık talep etmektedir. Türkiye yalnızca kendisine karşı dürüst olunmasını istemektedir. Türkiye yalnızca çifte standartların son bulmasını istemektedir. Türkiye yalnızca ortaklık hukukunun gereğinin yerine getirilmesini istemektedir.

"TÜRKİYE'NİN YERİ AVRUPA'NIN BEKLEME SALONU DEĞİLDİR"

Elbette Gümrük Birliği'nin güncellenmesi önemlidir. Elbette vize serbestisi sürecinin tamamlanması önemlidir. Elbette ekonomik ve ticari ilişkilerin geliştirilmesi önemlidir.

Ancak bunlardan daha önemli olan husus, Avrupa'nın Türkiye'yi artık geçici ihtiyaçlarında hatırlanan, kriz zamanlarında kapısı çalınan, işler normale döndüğünde ise yeniden ötelenen bir ülke gibi görme alışkanlığından vazgeçmesidir.

Türkiye'nin yeri Avrupa'nın bekleme salonu değildir. Türkiye'nin yeri, stratejik kararların şekillendiği masalarda hak ettiği ağırlıkla bulunmaktır.

"HİÇ KİMSE TÜRKİYE'NİN MENFAATLERİNİ TARTIŞMA KONUSU YAPAMAZ"

Bu çerçevede, son günlerde Yunanistan Başbakanı Miçotakis'in Türkiye'nin Avrupa güvenlik mekanizmalarındaki rolünü Adalar Denizi'ndeki ihtilaflara bağlayan açıklamaları son derece yersizdir.

Avrupa'nın güvenliğini Atina'nın dar siyasi hesaplarına mahkûm etmek ne akılcıdır ne de sürdürülebilirdir.

Türkiye ile Avrupa arasındaki ilişkiler; üçüncü ülkelerin önyargılarına, seçim hesaplarına veya tarihî korkularına rehin bırakılamaz.

Hiçbir ülke, kendi ikili sorunlarını Avrupa'nın müşterek güvenlik gündemi gibi sunma hakkına sahip değildir. Hiçbir başkent, Türkiye'nin meşru hak ve menfaatlerini tartışma konusu yapamaz.

Türkiye'nin millî menfaatleri, müzakere masalarında pazarlık unsuru değildir.

ÖNERİLEN VİDEO

İstanbul sele teslim! Cadde ve sokaklar göle döndü

Kapat
Video yükleniyor...