30 Haziran 2026 Salı / 15 ZilHicce 1447

Bahçeli'den ''askeri hastane'' çağrısı: Yeniden açılması milli beka meselesi

Partisinin grup toplantısında konuşan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, askeri hastaneler konusuna vurgu yaparak, 'Askeri hastaneler yeniden açılmalı, uzmanlaşmış bir askeri hekim ordusu gerekliliktir. Bu hastanelerin yeniden açılması beka meselesidir.' dedi.

HABER MERKEZİ30 Haziran 2026 Salı 10:28 - Güncelleme:
Bahçeli'den ''askeri hastane'' çağrısı: Yeniden açılması milli beka meselesi

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli partisinin grup toplantısında konuştu.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin açıklamalarından öne çıkanlar şöyle:

Bölge istikrarının tesis adına okyanus ötesi meclisler ile kadim coğrafyalar arasında filizlenen uzlaşı araştırmaların ve diplomatik köprüler bir yanda bölgemizde sulh ümidini yeşerttirirken diğer yanda bu barış iklimini baltalamak isteyen gözü dönmüş şer odaklarının gizli ajandaları sahnede boy göstermektedir.

Masada kurulan her hayati cümlenin sahada sarsılmaz bir irade ile korunması kaçınılmaz bir hakikattir. Sahada atılan her pervasız ve haydutça adımın ise diplomaside ve tarihin önünde bedeli mukabilinde ağır bir faturası vardır.

Nihayet namertçe mazluma sıkılan her kurşunların O sahte ve kibirli duruşların ne kadar temelsiz ne kadar çürük bir zemine isnat ettiğini milli feraset ve mümince bir basiretle idrak edebilmektir.

Karadeniz'de sular durulmamış, Orta Doğu'da barış hilali her parlayacak gibi olduğunda kriz olduk odakları ortalama yeni bir barut kokusu sindirmiştir.

Hürmüz'ün dar sularında estirilen her suni fırtına, petrol tankerlerinin rotasından sofralarımızın dirlik ve refahına kadar hedef alan alanlar, ağır bir sabote girişimine dönüşmektedir.

ANKARA'DA DÜZENLENECEK NATO ZİRVESİ

Amerika Birleşik Devletleri ve İran arasında müzakere kapılarının aralanması Hürmüz'de güvenli geçiş ve sahada ateşin susturulması arayışları daha önce de belirttiğimiz üzere dikkatle takip ettiğimiz gelişmelerdir. Ancak siyonist vahşetin mutabakatı tanımayan bombaları sahada hunharca konuşmaya devam etmiştir. Söz başka, eylem başka olmaya devam ettikçe masada verilen taahhütlerin hükmünden bahsetmek nasıl mümkün olacaktır? Gözü dönmüş bu itiraz ve cinayet kabinesinin niyeti kirli, akıttığı kan namertçedir. Ateşkes kelamı daha havada asılı iken bu korsan yapı arkadan hançer saplama maharetini göstererek yeni saldırıların hain planlarını kurgulamaktadır.

Türkiye, 1952 yılından beri NATO'ya yalnızca denizlerini, limanlarını, üslerini ve jeopolitik mevkisini değil; Mete Han'dan bugüne uzanan muharebe sanatının tüm inceliklerini, alnı kınalı Mehmetçiğimizin kanıyla mühürlenmiş 3000 yıllık köklü askeri geleneğini ve kadim devlet nizamı ile terbiyesini de kazandırmıştır.

Bu büyük askeri hafızanın en eski, en sağlam ve müessir sütunu ise hiç şüphesiz Türk Kara Kuvvetlerimizdir.

2235 yıllık şerefli mazisiyle Türk Kara Kuvvetlerimiz; Türkistan bozkırlarından doğan cihan hâkimiyeti ülkümüzü, Anadolu'da vatanlaşmayı ve üç kıtada şanla, şerefle ve zaferle nam salan milli hafızamızı temsil etmektedir.

Ankara'da yapılacak NATO Zirvesi; Türkiye'nin jeopolitik öneminin, etkin ve caydırıcı kudretle donatılmış şanlı ordusunun, dünyaya örnek olan savunma sanayisinin ve arkasında çözülemeyen düğüm, aşılamayan engel bırakmayan diplomatik ağırlığının dünya sahnesindeki karşılığını gösterecek mühim bir faaliyettir.

Cumhur İttifakı ile tahkim edilen devlet aklı da bu zirvede; krizleri okuyan, tehditleri gören, fırsatları tartan ve Türkiye'nin haklı tezlerini dünyaya haykıran stratejik iradesiyle bir kez daha kendisini gösterecektir.

Ancak sözü evirip çevirmeden açıkça söylemek lazımdır: NATO, Türkiye için ne bir biat senedidir ne de kayıtsız şartsız boyun eğilecek bir emir komuta merkezidir.

Ankara merkezli istikbal ve milli beka hukukumuz, kaynağını dışarıdan alan tüm ittifakların üzerindedir.

NATO, güvenlik ihtiyaçlarının ve savunma zaruretlerinin doğurduğu bir ittifaktır. Bu ittifakın varlık sebebi; karşılıklı saygı, eşit muamele, hakkaniyetli yük paylaşımı ve tehdit algısında dürüstlüktür.

Türkiye, 1952 yılından beri NATO'ya yalnızca denizlerini, limanlarını, üslerini ve jeopolitik mevkisini değil; Mete Han'dan bugüne uzanan muharebe sanatının tüm inceliklerini, alnı kınalı Mehmetçiğimizin kanıyla mühürlenmiş 3000 yıllık köklü askeri geleneğini ve kadim devlet nizamı ile terbiyesini de kazandırmıştır.

Bu büyük askeri hafızanın en eski, en sağlam ve müessir sütunu ise hiç şüphesiz Türk Kara Kuvvetlerimizdir.

2235 yıllık şerefli mazisiyle Türk Kara Kuvvetlerimiz; Türkistan bozkırlarından doğan cihan hâkimiyeti ülkümüzü, Anadolu'da vatanlaşmayı ve üç kıtada şanla, şerefle ve zaferle nam salan milli hafızamızı temsil etmektedir.

Türk Kara Kuvvetlerimiz; medeniyet iddiasının nice coğrafyada henüz bir iz, bir işaret, bir esame olarak dahi belirmediği devirlerde düzenli ordunun tesisini, emir komuta silsilesinin kudretini ve askeri teşkilatlanma kabiliyetini dünya milletleriyle tanıştıran kutlu ve köklü bir mirastır.

Malazgirt'te Anadolu'nun kapılarını Türk milletine mahşere dek açan iradenin, Sakarya'da milletin makûs talihini yenen dirayetin, bugün ise terörle mücadelede sınırlarımızın ötesine taşan milli beka düsturunun vücut bulmuş halidir.

Kara Kuvvetlerimiz; toprağı yalnızca bir coğrafya parçası değil, şehidin emaneti, devletin haysiyeti, milletin namusu ve gelecek nesillerin mukaddes istikbali olarak gören bir tarih şuurunun somut adıdır.

Türk ordusunun karadaki kudretinin özünde; Mete Han'dan Sultan Alparslan'a, Fatih Sultan Mehmet'ten Gazi Mustafa Kemal Atatürk'e uzanarak Mehmetçiğimize emanet edilen çelikten bir silsile vardır.

Türk Kara Kuvvetlerimizin 2235'inci kuruluş yıl dönümünü, dünya milletlerinin de şahitlik edeceği büyük bir iftiharla kutluyorum.

Aziz şehitlerimizi rahmetle anıyorum. Fedakârlık abidesi gazilerimizi minnetle, görev başındaki kahraman ordumuzu şükranla selamlıyorum.

Cepheden cepheye koşup bu toprakları bize kanlarıyla vatan kılan, korkusuzluklarıyla güvenli kılan askerlerimize ben de diyorum ki: Bu vatan hepimizden evvel sizindir. Bu vatan sizin sayenizde hepimizindir.

Türk ordusu; Karadeniz'in kilidini muhafaza eden, Boğazlar'daki tarihi hükümranlığımızdan Doğu Akdeniz ve Adalar Denizi'ndeki varlığımıza, Aksaz'dan İncirlik'e kadar uzanan stratejik üs ve liman ekosistemlerimize dek NATO'nun bölgesel planlarını ayakta tutan ve kâğıt üzerinde kalmasını engelleyen jeopolitik omurgadır.

Türkiye, NATO haritasında ittifakın güneydoğu kanadını ayakta tutan temel kaldıraçtır.

Kore'den Afganistan'a, Kosova'dan Libya'ya, Bosna-Hersek'ten Irak'a kadar Türk askeri, müttefiklik hukukunun gereğini yıllardır sahada göstermiştir.

Kore dağlarında destan yazan Mehmetçik, NATO üyeliğimiz henüz resmiyet kazanmadan önce Türk'ün dostluğunu, sadakatini ve sarsılmaz, bükülmez bileğini kanıyla, canıyla tüm dünyaya ilan etmiştir.

Dondurucu soğuğun, amansız yokluğun ve cehennemî ateş çemberinin içinde tek bir adım bile geri atmayan o çelikten irade, müttefikliğin lafla değil, ancak kahramanlıkla mühürleneceğini tarihin hafızasına kazımıştır.

Soğuk Savaş'ın o kasvetli ve tehdit dolu yıllarında da Türkiye, NATO'nun yıkılmaz kalesi vazifesini görmüştür.

Kuzey'den esen Sovyet yayılmacılığına karşı Boğazlarımıza hâkim olan milli egemenliğimiz, ittifakın başlıca can simidi olmuştur.

Ecdat yadigârı Balkanlar'da, mazlum Bosna'nın kanayan yarasına merhem olan; Kosova'nın burçlarına emniyet ve istikrar sancağı diken Türk askeri, Afganistan'da Kabil'in güvenliğinden en çetin eğitim ve danışmanlık faaliyetlerine kadar her sahada en ağır, en çetrefilli sorumlulukları tereddüt etmeksizin üstlenmiştir.

Mavi Vatanımızın güney suru Akdeniz'de terör şebekelerine karşı deniz güvenliğinin sarsılmaz kalkanı olan Türkiye, Libya açıklarında NATO'nun deniz harekâtlarını ve ambargo denetimlerini koordine etmiş; Irak'ta kalıcı barış ve huzur adına elini taşın altına koyarak sahadaki kudretini açıkça göstermiştir.

Semalarımızın muhafızı şanlı Türk Hava Kuvvetleri ise müttefik hava sahasının korunması uğruna Polonya'dan Romanya'ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada hava polisliği görevlerine iştirak etmiştir.

Gök kubbede koşullar ne kadar çetin olursa olsun, Türk devletinin mesuliyetten ve fedakârlıktan kaçmayacağını dosta ve düşmana bir kez daha ispat etmiştir.

Şurası iyi bilinmelidir ki bu sayılanlar, Türkiye Cumhuriyeti'nin bu ittifaka sadece mürekkeple imza değil, serdengeçti bir ruhla omuz verdiğinin apaçık delilidir.

Türkiye, NATO masasına otururken arkasında içi boş dosyalarla yahut her sözüne ve adımına icazet arayan bir mahcubiyet ve acizlikle değil, her satırı şehadetle ve gazilikle örülmüş muazzam bir şeref siciliyle oturmaktadır.

"TÜRKİYE İTTİFAKTA BAŞAT ROL ÜSTLENECEK"

Bu sebeple Ankara'da yapılacak ve ev sahibi olduğumuz NATO Zirvesi bakımından Türkiye, ittifakın geçmişini, bugününü ve muhtemel yarınını muazzam bir senteze ulaştıracak; ittifakın yarınlarının yeniden biçimlendirilmesinde başat rol üstlenecektir.

Bugün NATO, yeni bir dönemin başındadır. Brüksel'de yapılan son savunma bakanları toplantısında caydırıcılık, savunma kapasitesinin artırılması, mühimmat stokları, savunma harcamaları, nükleer caydırıcılık ve Rusya-Ukrayna Savaşı gündemin merkezine oturmuştur.

"NATO 3.0" olarak ifade edilen bu anlayış, ittifakın yeniden sert güce, hızlı karar alma kabiliyetine, üretim kapasitesine ve yüksek hazırlık seviyesine yöneldiğini göstermektedir.

İşte Türkiye, bugün NATO'nun önündeki bütün hayati ve kritik başlıkların tam kalbinde duran bir devlettir.

Karadeniz'in stratejik sularında bir güvenlik mimarisi inşa edilecekse, herkes peşinen kabul etmelidir ki Montrö ile tahkim edilen Boğazlar üzerindeki mutlak egemenliğimiz, o masanın temelini teşkil edecektir.

Doğu Avrupa hattında bir caydırıcılık kalkanı örülecekse, kahraman Türk ordusunun sahada zaferle tescillediği harekât tecrübesi, Türkiye'nin muazzam askeri kudreti ve savunma sanayisindeki şahlanışı muhakkak surette denklemin tam kalbindedir.

Orta Doğu'nun asırlardır kan ve gözyaşıyla yoğrulmuş coğrafyasında yeni bir düzen aranıyorsa, şanlı devletimizin çelikten yumruğuyla kökünü kazıyarak tasfiye ettiği terör odaklarından arta kalan coğrafya, ancak ve ancak Ankara'nın iradesiyle şekillenecektir.

Allah'ın izniyle önümüzdeki hafta yedi düvel de şahit olacaktır ki kurgulanan bu devasa küresel satrancın tam ortasında, başkalarının icazetiyle değil kendi kudretiyle var olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bu şirazesi kaymış dünyanın üzerinde asırlara meydan okuyan tarihi bir anıt gibi yükselmektedir.

Başkent Ankara'yı hesaba katmadan NATO bünyesinde ittifak hesabına yol almaya çalışmak, kaygan zeminde gözleri kapatıp ilerlemeye benzer.

Muzaffer Türk ordusunun asırlık tecrübesini, Türk savunma sanayisinin dünyayı şaşkına çeviren üretim kudretini ve Türkiye'nin sarsılmaz jeopolitik ağırlığını dışarıda bırakan her denklem, eksik kalmaya ve çökmeye mahkûm olacaktır.

"TÜRKİYE TEHDİTLERİ SINIRLARININ ÖTESİNDE EZEN BİR DEVLET"

Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kriz hatlarının kesiştiği ateş çemberinde istikrarı temin eden, tehditleri sınırlarının ötesinde ezen bir devlettir.

Bu hassas kavşakta müttefiklik hukukunun riyakârlıktan arındırılarak samimiyetle işletilmesi, bağlarımızın güçlendirilmesi için kaçınılmaz bir fırsattır.

Eli kanlı terör örgütlerine harf oyunlarıyla isim değiştirip meşruiyet elbisesi giydirme devri kapanmıştır.

Aynı masada sahte dayanışma fotoğrafları verip Türkiye'nin beka hudutlarını kemiren hain yapılara siyasi ve askeri alan açma kurnazlığı boşa düşmüştür.

Türkiye'nin savunma ihtiyacını sürüncemede bırakıp haklı taleplerini oyalama anlayışı miadını doldurmuştur.

Adalar Denizi'nde ve Doğu Akdeniz'de şımarık çocukların Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne karşı yürüttüğü provokasyonların alkışlandığı günler geride kalmıştır.

"TÜRKİYE ARTIK TÜRK VE TÜRKİYE YÜZYILI'NIN BAŞ MİMARIDIR"

Türkiye artık Türk ve Türkiye Yüzyılı'nın baş mimarıdır.

Maruz kaldığı haksızlıkları acziyet içeren bir ağıta değil; göğsünde kora, bileğinde kuvvete, semalarında çelik kanada dönüştüren büyük bir Türkiye vardır.

Milli iftiharımız KAAN'la, HÜRJET'le, KIZILELMA'yla, AKINCI'yla, AKSUNGUR'la, GÖKBEY'le göklerimizde ay yıldızlı mutlak hâkimiyeti perçinleyen bir Türkiye mevcuttur.

Denizlerimizde MİLGEM projelerimiz, fırkateynlerimiz, milli gururumuz TCG Anadolu, denizaltılarımız ve insansız deniz aracı projelerimiz, Mavi Vatan davamızın şerefine teknolojik bir zırh olmuştur.

Karada Altay tankımız, taktik tekerlekli ve paletli zırhlı araçlarımız, çok namlulu roket sistemlerimiz ve hassas güdümlü akıllı mühimmat kabiliyetimiz, kahraman Türk ordumuzun kudretini zirveye taşımaktadır.

Hava savunma cenahında GÖKBÖRÜ sistemi, HİSAR, SİPER, KORKUT ve SUNGUR'dan oluşan savunma gücümüz, mukaddes gök kubbemizi çepeçevre sarmaktadır.

Göz bebeklerimiz ROKETSAN'ın, ASELSAN'ın, HAVELSAN'ın, TUSAŞ'ın, Milli Savunma Bakanlığımızın himayelerinde omuzladığı bu muazzam millileşme hamlesi, Türkiye'nin devasa bir savunma iklimini kurduğunu dosta ve düşmana ilan etmektedir.

Ancak etkin, etkili ve sarsılmaz bir caydırıcılıkla donatılmış Türk ordumuzun gerçek kudreti yalnız silahlarımızın menziliyle, füzelerimizin hızıyla, tanklarımızın zırhıyla yahut gemilerimizin tonajıyla ölçülemez.

Gerçek kudretimiz; harp meydanında, hudut boylarında, vatan müdafaası yaparken yaralanan Mehmetçiğimize ne kadar hızlı ve disiplinle yetişildiğiyle de ölçülür.

Ne hazındır ki bugün NATO içerisinde askeri hastanesi bulunmayan tek ülke Türkiye'dir.

Bu durum, şanlı ordumuzun büyüklüğü ve harekât kabiliyeti karşısında kabul edilemez tarihi bir noksanlıktır.

Cephede kazanılan her şanlı sefer, ancak cephe gerisinde kurulan köklü askeri tıbbın tüm imkân ve ilmiyle donatılmış bir akılla nihayete erecektir.

Bu sebeple askeri hastanelerin yeniden açılması ve ordu bünyesine kazandırılması meselesi hayati değerdedir.

Çünkü askeri tıp; askeri iklimi, görev koşullarını, operasyon psikolojisini, askeri disiplin düzenini ve sevk zincirini içinde barındıran apayrı ve özel bir alandır.

Terörle amansız mücadelede, sınır ötesi şanlı operasyonlarda ve deniz aşırı mukaddes görevlerde Mehmetçiğimizin yanında; askerimizi evladı bilen, kardeşi sayan, onun değil yaralanmasına, saçına rüzgâr değmesine dahi yüreği razı olmayan, vatanı namus bilen Türk hekimlerinin görev yapması milli beka meselesidir.

Mayın ve patlama yaralanmalarında, yanık ve ağır travma vakalarında, uzuv kayıplarında uzmanlaşmış bir askeri hekim ordusu zarurettir.

Sivil sağlık sistemlerinin, hastanelerin, savaş cerrahisinin ve cephe gerisi lojistiğinin, ordumuzun bu kendine has ihtiyaçlarını tam manasıyla karşılaması mümkün değildir.

Şüphesiz her hastanemiz kıymetlidir. Şehir hastanelerimiz, eğitim araştırma hastanelerimiz ve üniversite hastanelerimiz aziz milletimize büyük hizmetler sunmaktadır.

Fakat askeri sağlık sistemi, savaş ve çatışma anında apayrı bir refleks ve seferberlik hazırlığı ortaya koymaktadır.

"BİR ORDUNUN TOPU KADAR TABİBİ OLMALI"

Bir ordunun topu kadar tabibi, tüfeği kadar tıbbı, zırhı kadar sıhhiyesi de o ordunun şanındandır, caydırıcılığındandır.

Savaş meydanında kanayan yarayı vaktinde saramayan bir devletin zaferi her zaman eksik kalmaya mahkûmdur.

Askeri hastanelerin yeniden yapılandırılması, Gülhane ruhunun çağın modern ihtiyaçlarına göre yeniden ihyası ve harp cerrahisinin güçlendirilmesi, tekraren ifade ediyorum, milli beka meselesidir.

Gençliğinin baharını, mesleğinin yarınını, anasının duasını, babasının ocağını, yârinin hasretini geride bırakıp vatan nöbetinde duran Mehmetçiğimize, aziz şehitlerimize ve kahraman gazilerimize karşı borcumuz, askeri hastanelerin yeniden açılmasıdır.

Bu borç; cepheden ameliyathaneye ve rehabilitasyon hizmetlerine dek uzanan güçlü, disiplinli ve uzmanlaşmış bir askeri nizamla tamamlanmak zorundadır.

"DENİZLERE HÂKİM OLAN, CİHANA HÂKİM OLUR"

Merhum Barbaros Hayrettin Paşa'ya atfedilen o kutlu söz hâlâ deryalarımızın ufkunda yankılanmaktadır: "Denizlere hâkim olan, cihana hâkim olur."

Türk tarihi bize göstermiştir ki denizi yalnız kıyıdan seyreden milletler, tarihin akışını uzaktan izlemek zorunda kalır.

Fakat denize açılan, denizlerde sancağını taşıyan, denizlerde egemenlik kurup enginleri ticaretin, vatan müdafaasının ve yeri geldiğinde diplomasinin ayrılmaz bir parçası haline getiren milletler, çağların yönünü tayin eder.

Osmanlı Devleti'nin Karadeniz'de Sinop'tan Trabzon'a, Kırım hattından Boğazlar'a uzanan hâkimiyet iddiası; Akdeniz'de Rodos'un, Kıbrıs'ın, Girit'in, Preveze'nin tarih yazan zaferinin ardında yatan hakikat de budur.

Türk devlet iradesi asırlarca denizlerde derinleşmiş, mavilikler boyunca al bayrağı yeni yurtlara dikmiştir.

Milli Mücadele yıllarında da bu hakikat değişmemiştir.

İzmir'in işgaliyle Adalar Denizi kıyılarında başlayan acı imtihan, Türk milletinin Anadolu'ya hapsedilmek istendiğini göstermiştir.

Akdeniz kıyılarında Antalya'dan Çukurova'ya uzanan işgal hevesleri; limanlarımıza, sahillerimize, ticaret damarlarımıza ve milli hâkimiyetimize kastetmiştir.

Buna karşın Türk milleti; Aydın'da efeleriyle, Maraş'ta edeleriyle, Adana'da yiğitleriyle, İzmir'de düşmana korku salan cengâverleriyle, Anadolu'nun her köşesinde çağlayan Kuva-yı Milliye iradesiyle ayağa kalkmış, düşmanı yurdumuzdan söküp atmıştır.

Bu sebeple deniz; Sinop'ta Anadolu'nun kuzeyine açılan nefesi, Trabzon'da ticaret yollarının ezeli kapısı, Kırım'da soydaşlık hukukunun sızlayan hatırası, Preveze'de Türk denizciliğinin çağlara meydan okuyan zafer mührü, Kıbrıs'ta egemenliğimizin Akdeniz'e dikilen sancağı, İzmir'de istiklal yürüyüşümüzün son adımıdır.

Karadaki istikbali denizlerdeki hâkimiyetle tamamlayan; limanlarımızı üretime, tersanelerimizi teknolojiye, donanmamızı caydırıcılığa, Mavi Vatanımızı da milli egemenliğimizin ayrılmaz cephesine dönüştüren, işte o adımla başlayan tarihi yürüyüşümüzdür.

1 Temmuz Denizcilik ve Kabotaj Bayramı'nın manası da tam burada düğümlenmektedir.

Kapitülasyonların karanlık dehlizlerinden aydınlığa erişen Türk milletinin; denizlerinde hür, limanlarında söz sahibi, kıyılarında kayıtsız şartsız egemen bir devlet olma iradesinin adı, büyük bir Cumhuriyet hamlesidir.

1 Temmuz, Türk denizciliğinin esaret zincirlerini kırdığı; kıyılarımızın ve sahillerimizin yabancı imtiyazların gölgesinden kurtulup milli hâkimiyetin sancağı altına girdiği tarihi bir eşiktir.