Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, 24 TV'de Esra Elönü'nün sunduğu Arafta Sorular programının konuğu oldu.
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Yılmaz, gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu.
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Yılmaz'ın açıklamalarından satır başları;
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz arafta mı?
Hayatta olmak demek arafta olmak demek. Hayat her zaman net çizgiler sunmuyor size. Gri alanlar çok fazla. hepimiz aslında her yeni güne uyandığımızda yeni şartlarla, yeni tercih yapılması gereken durumlarla, kafamızı karıştıran farklı ortamlarla karşı karşıyayız. Çözmemiz gereken sorunlarla karşı karşıyayız. Bu anlamda hepimiz araftayız. Arafta sorusuna nasıl cevap vereceğimiz konusunda bile araftayız. Dolayısıyla bu bir insanlık hali belki. Ama bir taraftan da tabii şunu kastetmiyorum; sabitelerimiz yok, sınırlar yok anlamında söylemiyorum. Belli sınırlar, belli sabiteler var şüphesiz hayatta. Ama bu aynı zamanda işte o gri alanları belirsizlikleri tercih zorunluluklarını, kesin olmayan ortamları beraber inde getiriyor. Dolayısıyla ben de bu anlamda araftayım tabii.
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz: Önümde olan işe yoğunlaşan biriyim ben. O anda başka şeyleri pek düşünmem. Sonra başka bir iş çıkar, ona yoğunlaşırım https://t.co/bXb8BnBX0x pic.twitter.com/xqCv1vbYtD
— Star Gazetesi (@stargazete) July 12, 2026
Çocukluktan bugüne kadar bir rutininiz, sizi başarıya götüren, şu andaki diplomatik kariyerinize sizi taşıyan bir rutininiz var mı?
Bunu belki dışarıdan gözlemleyenlerin yorumlaması daha doğru olabilir ama biraz disiplin diyelim. Çalışma, disiplin. Aşırı çalışma değil, sürekli bir iş yapma. Bir de yoğunlaşma diyebilirim. Önümde olan işe yoğunlaşan biriyim ben o anda başka şeyleri pek düşünmem sonra başka bir iş çıkar ona yoğunlaşırım. Onu becerebiliyorum galiba. Yani farklı konulara, farklı meselelere yoğunlaşma yeteneğim var diyeyim. Öyle bir Allah vergisi bir şeyim var. Bu da bana bir avantaj getirdi diye düşünüyorum, çok böyle gece gündüz çalışmayla ilgili bir şey değil. Ama düzenli, disiplinli çalışma, takip etme Gereğini yerine getirme yani yeterli düzeyde yapma o konul arda da bir disiplinim olduğunu, bir çalışma azmim olduğunu söyleyebilirim.
NATO'nun 1.0 dönemine soğuk savaş; 2.0 dönemine soğuk savunma sistemi deniyor. NATO 3.0 için soğuk savunma sisteminden sıcak barış dönemine evrildiğini söyleyebilir miyiz sürecin?
Keşke öyle olsa tabii. Burada aslında Türkiye'nin misyonu daha önemli. Şöyle söyleyeyim; NATO, tabii dediğiniz gibi, Soğuk Savaş döneminde şekillendi. Soğuk Savaş bitince kendine yeni öncelikler aradı. Bugün geldiğimiz noktada en önemli tartışma, transatlantik dediğimiz ABD-Avrupa tartışması.
Sayın Trump biliyorsunuz bundan iki yıl önce çok sert çıkışlar yaptı; "Avrupa sorumluluklarını yerine getirmiyor. Bu yükü artık biz Amerika olarak tek başımıza taşımayacağız, herkes üzerine düşeni yapsın" gibi bir yaklaşımı oldu. Ardından da NATO zirvelerinde, 2035 yılına kadar milli gelirin %5'i kadar savunmaya harcama yapma hedefi gibi yeni hedefler konuldu. Bu da yeni bir dünyaya işaret ediyor; güvenlik risklerinin yeniden yükseldiği, jeopolitik gerilimlerin yeniden arttığı bir dünya...
Soğuk Savaş bittiğinde bir barış dönemi olacağı, Fukuyama'nın "tarihin sonu" tezleri gibi tartışmalar vardı. Bunun pek böyle olmadığını gördük. Dünyada güç dengelerinin yeniden şekillendiği bir dönemdeyiz. Hem ekonomik hem siyasi olarak dünyanın bir geçiş sürecindeyiz aslında ve henüz yeni yapı tam oluşmuş değil. Mevcut uluslararası kurumların ve kuralların zayıfladığı, çatışmaların arttığı, belirsizliklerin ve risklerin yükseldiği bir dönemden geçiyoruz.
Bu risklerden NATO da payını alıyor. Bir ara Fransa'dan "NATO'nun beyin ölümü gerçekleşti" gibi sözler de duyduk; ama bu son NATO toplantısı bunun pek böyle olmadığını gösterdi. NATO, bir anlamda Ankara toplantısıyla yeniden bir toparlanma görüntüsü çizdi.
Avrupa ülkeleri son dönemde gerçekten savunmaya ciddi bir şekilde önem vermeye başladılar. Hem SAFE dediğimiz bir programla Avrupa Birliği 800 milyar avroluk bir ortak bütçe oluşturdu hem de tek tek ülkeler harcamalarını artırmaya başladılar. Dolayısıyla Ankara, bu transatlantik geriliminde aslında bir merkez oldu. Dikkat ederseniz kavgasız, gürültüsüz biten bir NATO zirvesi oldu bu. Daha önce Avrupa ile Amerika'nın çok daha sert tartışmalar yaşadığı NATO toplantıları gördük. Bu zirvede de bu tür beklentiler yine vardı; özellikle İran ve ABD geriliminde Avrupa ülkelerinin pozisyonlarından kaynaklanan tartışmalar bekleniyordu ama bu pek yaşanmadı.
Ankara hakikaten bir sükunet ortamı sağladı. NATO'nun bu ortamda toplanabildiğini göstermesi başlı başına bir başarıdır. Bütün liderlerin katılması, hatta Sayın Trump'ın "Cumhurbaşkanımız olmasa, Türkiye olmasa belki de katılmazdım" dediği bir ortamda bu toplantıların gerçekleşmesi ve son derece başarılı olması çok önemli. Hem organizasyon itibarıyla hem de içerik itibarıyla harika bir zirve geride kaldı.
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz: Ankara toplantısıyla NATO bir anlamda bu yeniden bir toparlanma görüntüsü çizdi. Avrupa ülkeleri son dönemde gerçekten savunmaya ciddi bir şekilde önem vermeye başladılar. Ankara hakikaten bir sükunet ortamı sağladıhttps://t.co/bXb8BnBX0x pic.twitter.com/ipHs5YUFgB
— Star Gazetesi (@stargazete) July 12, 2026
Yeniden işte bu Avrupa ABD dengesinin kurulduğu bir NATO oldu diyebiliriz. Avrupa sütununun giderek güçleneceği artık. net bir şekilde görüldü. Avrupa, NATO'da Amerika kadar şu anda olmasa da o yönde ilerleyen Yükü neredeyse yarı yarıya paylaşacak bir hedefle yoluna devam eden bir konumda. Bu bizi de çok ilgilendiren bir durum malum. Avrupa çok daha yakın bir coğrafya. Diğer taraftan savunma sanayinin yükselişini gördük bu NATO toplantısında. İlk defa Savunma Sanayi Forumu NATO'nun formal rejimlerindeydi. Resmi toplantılarının bir parçası haline geldi. Ben de orada gidip bir konuşma yaptım. NATO Genel Sekreteri çeşitli yetkililer geldiler. Bu da Türkiye açısından büyük bir avantaj doğrusu. Çünkü biz bu yola çok erken çıktık. Avrupa tabiri caizse yeni uyanıyor. Ama Türkiye Sayın Cumhurbaşkanımızın net siyasi iradesiyle yola çok erken çıktı. 2000'lerin başında çıktı ve şu anda o yola erken çıkmanın avantajını yaşıyoruz işte ordumuzun envanterine giren ürünlerin yüzde seksen inden fazla bir yerlilik oranımız var. Dünyada 11. ihracatçı konumdayız. Yakın bir gelecekte ilk 10'a gireceğiz. Türkiye olarak. 10 milyar doları aşmıştık geçen yıl. Bu sene son 12 aylık döneme bakarsanız 11 milyar doların üzerinde bir ihracatımız var. Bunun yanı sıra bence en önemli unsurlardan biri şu; genç bir nüfusumuz var. 100 bin civarında bir istihdamımız var. Ortalama yaşı çalışanların 34. Şimdi batıya bakıyorsunuz 50'nin üzerinde ortalama yaşı. Dolayısıyla gelecek bizim, gelecek Türkiye'nin. Bunun da ne kadar takdir edildiğini ve önemsendiğini bu NATO zirvesinde bir kez daha görmüş olduk.
Ukrayna meselesi yine burada önemli bir gündemdi. İşte Sayın Zelenski de buradaydı. Görüşmeleri oldu. Tabii NATO toplantısına katılmadı o. Asıl ana toplantı 32 devlet arasında yapılan bir toplantı. Ama yemek var, yan etkinlikler var, ikili görüşmeler var. NATO toplantısı dediğimiz o ana toplantının dışında birçok unsuru içeriyor. Oralarda farklı ülkelerden devlet başkanları da davet edilebiliyor. Burada yine Ankara zirvesinde 70 milyar avroluk bir destek çıktı Ukrayna'ya, bu da önemli. NATO'nun Ukrayna'ya desteği teyit edilmiş oldu. Bu da tabii Rusya-Ukrayna Savaşı artık 5. yılına girdi, 4 yılı geçti, ne olacak ne bitecek göreceğiz tabii ama NATO ile Ukrayna arasındaki güçlü bağı da görmüş olduk bu vesileyle. Böyle önemli içeriklerin tartışıldığı bir toplantıydı.Ama bir taraftan da Türkiye müthiş bir organizasyon yaptı. Evet, yani bizzat, gerçekten. Buradan Genel Sekreter Sayın Rutte'nin bana söylediği bir sözü ifade edeyim burada. Savunma Sanayii Forumu'na birlikte katılmıştık. "Bir sonraki ülkenin işi çok zor" dedi, "Çıtayı çok yükseğe koydunuz." Hakikaten burada teşekkür edilmesi gereken çok kişi var; işte Cumhurbaşkanımızın Özel Kalem Müdürü Hasan Doğan Bey'den Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği'ne, güvenlik birimlerinden ulaştırma ile ilgili çalışma yapanlara, birçok kurumun, birçok kişinin büyük katkısıyla çok güzel, çok iyi organize edilmiş bir toplantı oldu diyebilirim.
Ben uzun yıllar Kalkınma Bakanlığı yaptım. Kalkınmayı şöyle tarif ederdim ben o zaman: "Bir hedef için bir toplum iyi organize olabiliyorsa o kalkınmış bir toplumdur." Yani organizasyon... İletişim de önemli değil mi? Tabii organizasyon yeteneği bir toplumun aslında gelişmişlik düzeyini de gösterir. Dolayısıyla Türkiye bu anlamda uluslararası görünümünü oldukça yükseltti, prestijini tahkim etti.
Tabii sadece NATO toplantısı değil, bir taraftan da Sayın Trump'ın biliyorsunuz resmi ziyareti gerçekleşti. 7'sinde, 7 Temmuz'da ikili, ülkeler arası resmi ziyaret görüşmeleri yapıldı. 8'inde de NATO toplantıları yapıldı. O toplantı da tabii çok başarılı bir şekilde geçti. Çok önemli mesajlar verildi. Bütün bunlarla Türkiye'nin alnının akıyla, diyelim, bir NATO zirvesini gerçekleştirdiğini söyleyebilirim.
Yalnız bu sene başka zirvelerimiz de var. Ben "zirveler yılı" diyorum bu yıla doğrusu. Antalya'yı geçirdik, Diplomasi Forumu'nu, başka toplantılar oldu ama önümüzdeki dönem Türk Devletleri Teşkilatı Liderler Zirvesi var. Diğer taraftan COP31, 100 bin kişiden fazla misafir beklediğimiz, kasım ayında Antalya'da yapılacak zirve; Birleşmiş Milletler Taraflar Konferansı diyoruz, dünyanın çevre meselelerinin yine Türkiye'de tartışıldığını göreceğiz. Gerek Antalya Diplomasi Forumu gerek bu zirveler Türkiye'nin merkez bir ülke olma vasfını bence çok daha belirgin bir şekilde ortaya koyuyor. Dünyanın meseleleri; hem güvenlik meseleleri hem diplomasi meseleleri hem çevre meseleleri bu yıl Türkiye'de tartışılıyor. Bu da inanıyorum ki bütün vatandaşlarımıza gurur verici bir tablo. Kesinlikle öyle.
"ÇITAYI YUKARI KOYDUNUZ"
— Star Gazetesi (@stargazete) July 12, 2026
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz: Genel Sekreter Sayın Rutte'nin bana söylediği bir sözü ifade edeyim. Savunma Sanayi Forumu'na birlikte katılmıştık. NATO Zirvesi için bana "Bir sonraki ülkenin işi çok zor dedi. Çıtayı çok yükseğe koydunuz" dedi pic.twitter.com/zMGkPscwyc
ZİRVEDEKİ LİDERLERE TABANCA HEDİYESİ
Sonuçta NATO bir güvenlik teşkilatı tabii. Aslında orada mütenasip... Muhtemelen güvenlik teşkilatı olduğu için böyle düşünmüşlerdir diye inanıyorum. Bazı ülkelerin iç mevzuatları gereği götüremediklerine dair bir bilgim var benim. Dolayısıyla kendi iç mevzuatları gereği bunu yapamamış olan ülkeler var. Ama esas itibarıyla bir güvenlik zirvesi; dolayısıyla onunla bağlantılı bir hediye, bir mesaj içeriyor.Kalem ayrıntısı da çok konuşuldu çünkü masalarda geleneksel motiflerimizi yansıtan böyle değişik, güzel kalemler, defterler, sümenler gördük. En ince ayrıntısına kadar düşünülmüş bir zirve oldu ve son derece başarılı geçti. Bunu biz söylemiyoruz; gelen liderler kendileri çeşitli vesilelerle ifade ettiler. Sadece liderler değil; basın mensupları, destek personeli, herkes gerçekten çok memnun ayrıldı. Farklı ortamları da bir miktar görme imkanı buldum; mesela basın mensuplarına da çok iyi bir ortam hazırlandı. İkramlardan tutun çalışma mekanlarına varıncaya kadar... Gayet güzel bir zirve yaşadık. Kazasız belasız, son derece başarılı bir zirve oldu.
TRUMP'IN F-35 AÇIKLAMASI
Ben bu Savunma Sanayii Forumu'nda yaptığım konuşmada şunu çok açık bir şekilde ifade ettim, şunu söyledim: Müttefikler arasında yaptırım olmaz. Müttefikler arasında ticari kısıtlama olamaz. Maalesef Türkiye bunlarla karşı karşıya kaldı Açık veya örtülü, bazen açık bazen örtülü yaptırımlarla, engellemelerle karşı karşıya kaldı.
Bunun bir taraftan olumlu bir yansıması da oldu. "Kötü komşu ev sahibi yapar" derler. Dolayısıyla Türkiye bu sıkıntılara karşı ne yaptı? Kendi gücünü daha fazla kullandı ve belli bir yere geldi. Bize eskiden kısıtlama uygulayan ülkelere şimdi ihracat yapar hale geldik. Paramızla verip alamadığımız ürünleri şimdi biz başkalarına parası mukabilinde satar hale geldik; bu tarafını da unutmayalım. Ama bir yandan da elbette bizim de ihtiyaç duyduğumuz, en azından belli bir süre bir takım konularda ilerleme sağlayıncaya kadar ihtiyaç duyduğumuz ürünleri almamız önemli.
Bu çerçevede bu yaptırımlar gerçekten hiçbir şekilde izah edilemez, olmaması gereken şeyler. Siz müttefik olduğunuzu söylüyorsunuz, aynı çatı altındasınız; ama müttefik dediğiniz ülkeyi zor duruma düşürücü tavır alıyorsunuz. Bu hakikaten ittifak ruhuyla uyuşmayan, bağdaşmayan bir yaklaşım. Sayın Trump da belli konularda çok doğrudan konuşan bir insan ve bunu çok net söyledi; "Biz dostlarımıza yaptırım yapamazsak" dedi. Dolayısıyla oradaki siyasi irade bence çok net, yani Trump yönetiminde.
Bunda tabii Sayın Cumhurbaşkanımızın kurduğu ilişkinin ben yine önemli olduğunu düşünüyorum. Hakikaten çok uyumlu bir yaklaşım sergiliyor, Sayın Cumhurbaşkanımıza çok saygı duyuyor ve bunu da defalarca ifade etti. Dolayısıyla orada kendisi zaten net bir şekilde siyasi iradesini ortaya koydu. Bundan sonraki süreci hep birlikte takip edeceğiz ama artık top Amerikan yönetiminde diyelim. Onlar mutlaka bu konuda gereğini yapacaklardır. Sayın Cumhurbaşkanımız da gazeteciler bu soruyu sorduğunda "Bizi izlemeye devam edin" dedi. Dolayısıyla burada mutlaka bir gelişme olacaktır. Buradan mülhem, Türkiye'yi ve dünyayı nasıl bir savunma politikası bekliyor? Harcamalar artıyor, bu tabii hayra alamet mi, onu takdirinize bırakıyorum...
Yani niye bu kadar fazla artıyor dünyada savunma harcaması? Riskler yükseliyor, çatışma riskleri yükseliyor; hem bölgesel düzeyde hem küresel düzeyde. Dolayısıyla böyle dönemler, başkalarının merhametine veya uluslararası kurumlara, kurallara güvenerek hareket edebileceğiniz dönemler değil. Böyle bir lüksünüz yok. Tabiri caizse, hangi yapı içinde olursanız olun, sonuçta her koyun kendi bacağından asılıyor. Kendi gücünüzü mutlaka tahkim etmeniz gerekiyor, böyle bir anlayışla hareket etmeniz lazım.
Türkiye de uzun bir zamandır aslında bu yönde hareket ediyor. Elbette ikili, bölgesel, küresel birçok ittifak ve ilişki içinde olabilirsiniz, bunlar da olması gereken şeyler; ama nihayetinde, son raddeye geldiğinde kendi gücünüze güvenmek durumundasınız. Bu da savunma sanayiini gerektiriyor.
Savunma sanayii sadece güvenlikle ilgili bir mesele değil bana göre. Bağımsız dış politika izleyecekseniz, bir savunma sanayiiniz olmak zorunda. Başkalarının size sağladığı enstrümanlarla güvenliğinizi sağlıyorsanız, bağımsız bir dış politika izleyemezsiniz. Dolayısıyla Türkiye'nin aslında savunma sanayiine yaptığı bu yatırım; aynı zamanda bağımsızlık iddiasıyla, bağımsız dış politika iddiasıyla da yakından ilişkili. Bağımsızlık derken izolasyonu kastetmiyorum ama kendi kararınızı verip bu süreçlere dahil olma anlamında söylüyorum. Türkiye çok şükür bu noktada.
Müstakil güç olmak... Şimdi bir kağıt üzerinde bağımsızlık var; Birleşmiş Milletler'e üye bütün ülkeler bağımsız, müstakil devlet, değil mi? Hukuken böyle. Ama bir de real bağımsızlık diye bir şey var. Bağımsız hareket edebiliyor musunuz, kendi kararınızı verebiliyor musunuz? İşte bu, gerçek anlamda bağımsızlık. Bunun için de mutlaka bir savunma sanayiinizin olması gerekiyor.
Savunma sanayiinin son bir unsurunu daha söyleyeyim, o da refah etkisi. Ülkelerin kalkınma tarihine baktığınız zaman, savunma sanayiinde teknolojik yetkinlikler elde eden ülkeler, bir süre sonra bunu sivil endüstrilere aktarıyorlar ve topyekun ekonominin teknolojik seviyesi yükseliyor. Dolayısıyla bu savunma sanayiinde yaptıklarımız; bizim aynı zamanda bilgi ve teknoloji tabanlı, katma değeri yüksek bir ekonomik yapı inşa etmek ve bunu da sosyal refaha dönüştürmek açısından son derece kıymetli.
LİDERLERİN MEHTER MARŞIYLA KARŞILANMASI
Bence devletimizin ne kadar köklü bir devlet olduğunu, ordumuzun ne kadar köklü bir ordusu olduğunu, ülkemizin ne kadar önemli bir medeniyetin bugünkü temsilcisi olduğunu gösteren, özgüvenimizi ve kimliğimizi ifade eden güzel bir organizasyon oldu. Tabii ki geçmişe takılıp kalmıyoruz ama geçmişimizi bilmeden de ne bugünü anlayabiliriz ne de geleceğe yürüyebiliriz. O geçmişinizi ortaya koyduğunuz zaman saygınlığınız da artıyor aslında. Yani geçmişini inkar eden, geçmişiyle bağı olmayan —hani nevzuhur derler ya— nevzuhur toplumlara, ülkelere kimse çok fazla saygı da duymuyor açıkçası. Ama köklü bir geçmişi olan, bir birikimi olan bir ülkeyseniz, bu daha büyük bir saygınlık uyandırıyor ki bizim de çok şükür böyle bir medeniyetimiz, geçmişimiz var. Onu da bu vesileyle yansıtmış olduk.
Aslında NATO zirvesi olurken Amerika'nın İran'a saldırıları devam etti. Gazze'de katliam var ve soykırım devam ediyor maalesef. Türkiye'nin Gazze konusundaki hassasiyeti çok aşikarken, bu anlamda başkanlar seviyesinde bu konu, yani Gazze meselesi gündeme geldi mi?
Sayın Cumhurbaşkanımız, Gazze konusunu en gür şekilde her türlü platformda, her vesileyle dile getiren bir lider. O yüzden de zaten İsrail yönetiminin neler söylediğini hep birlikte görüyorsunuz. Filistinlilerin bakışını, ifadelerini de herkes görüyor gerçekten. Biz her zaman Filistinli kardeşlerimizin yanında olduk, her şart altında bunu yaptık. Cumhurbaşkanımızın bütün siyasi kariyerine, hayatına bakıldığında bu davayla çok yakından ilgili olduğu görülür.
Dolayısıyla bizim politikamız burada çok net; biz iki devletli bir çözümden yanayız. Kendi ayakları üstünde durabilen, yaşama imkanı olan bir Filistin devleti kuruluncaya kadar bu mücadelemizi de sürdüreceğiz. Her türlü diplomatik ortamda başta Sayın Cumhurbaşkanımız olmak üzere Dışişleri Bakanımız, diğer kurumlarımız... Bütün imkanlarımızla bunu yapıyoruz. İşte insani yardımlardan tutun diplomatik girişimlere kadar birçok boyutuyla bu süreçlerin içinde Türkiye yer alıyor ve olmaya da devam edecek.
Bunun kimlerde rahatsızlık oluşturduğunu da görüyoruz, kimlerde memnuniyet oluşturduğunu da görüyoruz. Bazen iç siyaset malzemesi yapılabiliyor bu işler. Ben o durumlarda şunu söylüyorum: Lütfen bu konuyu Filistinlilere sorun. Türkiye'nin duruşunu, anlamını, neler yaptığını en iyi Filistinliler biliyor diye ifade ediyorum. Çok şükür bu anlamda çok düzgün bir kariyerimiz var ve soykırım konusunda da en net tavrı koyan, ismini koyan, bu konuyu her ortamda dile getiren Cumhurbaşkanımız ve Türkiye Cumhuriyeti'dir. Bu konuyu da ısrarla dile getirmeye devam edeceğiz. Çünkü zalimlerin en çok korktuğu şey hakikattir, hakikatin aydınlığıdır. Bunu örtmek için de her türlü çaba içine girdiklerini görüyorsunuz. Biz ısrarla hakikatin yanında, insani değerlerin yanında olmaya devam edeceğiz.
Ancak burada şunun da altını çizmemiz lazım: Bu sadece Türkiye Cumhuriyeti'nin veya Müslümanların meselesi değil, bir insani meseleyle karşı karşıyayız. Bir insanlık ittifakından bahsediyoruz. Ben bunun da geliştiğini görüyorum doğrusu. Belki yönetimlerde kısmen görüyoruz; işte Filistin devletini tanıyanlar oldu, farklı çıkış yapanlar oldu, hepsini gördük. Ama bir taraftan da bir dip dalganın geldiğine inanıyorum ben.
Bu yaşananlar, bütün o iletişim kanallarıyla, manipülasyonlarla üstü örtülmeye çalışılsa da bütün insanlık tarafından görüldü. Dolayısıyla insanlık şunun da farkına vardı bence: Bilimsel ve teknolojik ilerlemeler her şey demek değil. Bunu adaletle, merhametle, hukukla birleştirmediğiniz zaman hiçbir anlam ifade etmiyor; sadece daha büyük katliamlar, daha büyük yıkımlar oluşturmanıza zemin hazırlıyor. Dolayısıyla biz elbette bilimde, teknolojide ilerleyeceğiz ama bunu merhametle, adaletle, ahlakla birleştirerek yapmak durumundayız. O yüzden Türkiye Cumhuriyeti olarak şunu söylüyoruz: Hem güçlü olacağız hem haklı olacağız. Sadece güçlü olmak hiçbir anlam ifade etmiyor ama haklı olup güçsüz olduğunuzda da işte birçok zulme engel olamıyorsunuz. Dolayısıyla ideal olan, hem güçlü olmak hem de haklı olmaktır. Türkiye Cumhuriyeti'nin de bu pozisyonu her ortamda ifade ettiğini; tavrıyla, politikalarıyla ortaya koyduğunu söyleyebilirim.
EKONOMİNİN OLGUSU ALGIYA NE ZAMAN YANSIR?
Ekonomiyi tartışırken yine dünyanın halinden başlamamız lazım. Nasıl ki güvenliği tartışırken öyle yapıyorsak, ekonomi de öyle aslında. Son 5-6 yıldır, yani bu pandemiyle başlayan yeni bir süreç var dünyada. Pandemi bütün ekonomileri derinden etkiledi. Bir rakam söyleyecek olursam; mesela bizim sanayimiz, pandemi öncesine göre 100 ise şu anda kapasite olarak 130 seviyesinde. Ama Avrupa'da bazı ülkeler henüz %100'e bile gelemediler. O kadar ciddi bir tahribat oluşturdu ki bunu henüz telafi edememiş ülkeler var. Böyle bir dönemdeyiz. Dünyadaki büyüme oranı, dünyadaki ticaretin gelişme oranı tarihsel ortalamaların oldukça altında. O eski liberal, küresel ekonomik ortam artık yok. Ülkeler korumacı hale gelmiş durumda; tarife savaşları vs. bunları hep biliyoruz. Dolayısıyla birincisi bu: Dünyanın farklı bir ekonomik konjonktüründeyiz.
Başarıyı ekonomide ölçerken iki şeyle ölçmek lazım bence: Ülkeleri hem dünyayla mukayese etmek lazım hem de kendi geçmişleriyle mukayese etmek lazım. Her ikisiyle de mukayese ettiğimizde, Türkiye ekonomisinin bugün geldiği durum hakikaten önemli bir seviye. Bazen işte "Eski Türkiye'de şöyleydi, böyleydi" diye algı oluşturmaya çalışanlar var ama rakamlar bunu söylemiyor. 2002 yılında sadece 238 milyar dolarlık bir ekonomimiz vardı bizim. Yani bir yılda bütün toplumun ürettiği mal ve hizmetlerin değeri 238 milyar dolardı. Geçen sene bu, 1.6 trilyon dolar seviyesini buldu; bu sene bunun da üzerine çıkacağız inşallah. Türkiye; ihracatıyla, turizmiyle, bütün farklı sektörleriyle farklı bir ölçeğe geldi.
Ama son yıllarda bazı sorunlar da yaşadık, sorunları da görmemiz lazım. Bir deprem gerçeği yaşadı Türkiye. Diğer ülkelere ilave olarak tarihimizin en büyük afetini yaşadık, bunu unutuyoruz. Depremlerde o ilk sıcak zamanlar genelde medyanın, kamuoyunun ilgisini çeker; o zaman sabahtan akşama kadar konuşulur. Ama ekonomik olarak bakarsanız, en ağır yük o sıcak saatler geçtikten sonra başlıyor. İşte sadece konut yapmak değil; yolları yeniden inşa ediyorsunuz, şehir altyapılarını, organize sanayi bölgelerini, hastaneleri, okulları, parkları... 11 tane il neredeyse yeniden inşa edildi. Sadece konut tarafı 450 bin konut; dediğim gibi yollar, okullar, hastanelerle birlikte 100 milyar dolara yakın ekstra bir yükle Türkiye karşı karşıya kaldı. Çok şükür bunun altından da alnımızın akıyla çıktık. Yani böyle bir istikrarlı yönetim olmasa, liderlik olmasa öyle her ülkenin harcı değil gerçekten. En gelişmiş dediğimiz ekonomileri bile sarsacak bu büyük yükü Türkiye Cumhuriyeti kaldırdı ve artık aşağı yukarı toparlandık diyebiliriz.
Bu iki faktöre ilave olarak bir de biz bölgemizde savaşlar yaşadık. İsrail'in Gazze'deki soykırımından az önce bahsettik. İran-Amerika-İsrail savaşları hem geçen yıl hem bu yıl bütün bölgemizi etkiledi. İşte Hürmüz'ün kapatılması, energy fiyatlarından tutun ticarete kadar... Savaşlar sadece insani maliyetler üretmedi; bölgemiz ve tüm küresel ortam için çevresel ve ekonomik maliyetler de üretti. Dolayısıyla bu ortam içinde ekonomiyi değerlendirmemiz lazım.
Türkiye real ekonomide fena bir durumda değil. Bu sene mal ve hizmet ihracatımız ilk defa 400 milyar doları aşacak inşallah. Sadece mal ihracatımız, geçen yıl itibarıyla 273 milyar doların üzerinde gerçekleşti; bu sene daha fazla olacak. Bütün bu küresel şartlara rağmen bir de hizmet ihracatımız var; turizm gelirimiz geçen sene sadece 65 milyar dolar oldu. Mal ve hizmetleri topladığımızda 400 milyar doların üzerinde bir ihracattan bahsediyoruz. Bakın, 238 milyar dolarlık bir ekonomiden, sadece ihracatı 400 milyar doların üzerinde olan bir ekonomiye gelmiş durumdayız.
Bizim sorunumuz ne? Enflasyon. Yani finansal taraftaki sorunlar, bazı finansal dengesizlikler. Bu konuda da bir programımız var; Orta Vadeli Programımız var. Bunun farklı sütunları var: Para politikası kısmı var, maliye politikası kısmı var, yapısal dönüşümler kısmı var, arz yönlü tedbirler kısımları var ve bunu da bütüncül bir çerçevede sürdürüyoruz. Bazen dışsal faktörler programımızı bir miktar geciktiriyor, bunun farkındayız. İşte İran-ABD savaşı bunun çok somut bir örneği. Bir anda biz programı yaparken petrolün varil fiyatı olarak 60-65 dolardan bahsediliyordu, bir anda bu 100 dolarların üstüne fırladı. Şimdi bu sizin kontrol edebileceğiniz bir şey değil.
Ama ben hep şunun altını çizerim; asıl olan programınızdır. Sizin bir programınız varsa ve onu kararlı bir şekilde uyguluyorsanız, er veya geç hedefinize ulaşırsınız. Dışsal faktörler bir miktar geciktirebilir, bir miktar olumsuz etkileyebilir; bazen de olumlu sürprizler olur —biz pek görmedik maalesef ama son yıllarda bazen de olumlu sürprizler olur.— Dediğim gibi geçicidir, belli bir etkide bulunurlar. Siz programınızı ısrarla uyguladığınız zaman mutlaka sonuç alırsınız. Nitekim bizim bu programımıza da baktığınızda; 2023 yılında 75'lere kadar çıkmış olan enflasyon, geldiğimiz noktada %32'lere kadar düşmüş durumda. Savaşın etkisine rağmen... Savaş olmasa bugün 30'un altından bahsediyor olacaktık. Maalesef savaş bir miktar büyümeyi ve enflasyonu olumsuz etkiledi. Buna rağmen biz ısrarla tabii bu mücadelemizi sürdürüyoruz.
Bu etkileri sınırlamak için benzinle, mazotla ilgili Eşel Mobil sistemi getirdik ve yükün önemli bir kısmını bütçeden biz karşıladık ki vatandaşa daha az zarar versin diye. Bunun da tabii bir maliyeti var; bu geçici etkileri sınırlamaya çalıştık. Şimdi inşallah tabii temenni ederiz ki bu ateşkes kalıcı barışa dönüşsün. Maalesef zaman zaman çok kırılgan olduğunu da görüyoruz bu ateşkesin ama Türkiye Cumhuriyeti olarak tüm gücümüzle, tüm diplomatik imkanlarımızla barış için bir uğraş içindeyiz, gayret içindeyiz. Öncelikle savaş çıkmasın diye uğraştık, şimdi de barış olsun diye, müzakere edilerek sorunlar çözülsün diye uğraşıyoruz. Ekonomi politikamızı da bu çerçevede kararlı bir şekilde uyguluyoruz, uygulamaya devam edeceğiz.
Burada hassas bazı sektörlerimiz var, onun da farkındayız. Daha çok emek-yoğun sektörler... Bu tekstil, mobilya, deri gibi daha emek-yoğun sektörler biraz daha bu ortamın, ne diyelim, stresini yaşayan sektörler. Buralara özel olarak da birtakım seçici destekler geliştiriyoruz. Yani o genel düzelme sürecini gözetirken, onu devam ettirirken aslında toplam genel ortamı, finansal ortamı iyileştirmek... Bir yandan o gayret içindeyiz, bir yandan da bu gerçekleşinceye kadar selektif dediğimiz, seçici dediğimiz programlarla hassas sektörleri ve kesimleri destekliyoruz.
Örneğin ihracatçılar bugün %24 faizle para kullanabiliyorlar; reeskont kredisi diyoruz, onlara bu şekilde destek oluyoruz. Esnafımızın faizinin %50'sini devlet olarak biz finanse ediyoruz, piyasa faizinden kullandırmıyoruz. Veya çiftçinin faizinin %70'ini yine devlet olarak biz üstleniyoruz. Buna benzer farklı olarak, bu hassas sektörlerde çalışan başına 3.500 lira destek vermeye başladık. "Yeter ki istihdamı koruyun, biz çalışan başına 3.500 lira destek vereceğiz" dedik. Bunları örnek olarak söylüyoruz; dolayısıyla selektif dediğimiz bazda bu hassas sektörlerimizi de desteklemeye devam ediyoruz.
Normalde bu yaz döneminde biz çok daha iyi bir tablo bekliyorduk doğrusu. Geçen yıl tarımda yine çok talihsiz bir yıl yaşadık; hem don hem kuraklık oldu, iki şey aynı anda gerçekleşti. Dolayısıyla üretimimiz düştü, fiyatlar yükseldi. Bu sene tam tersi bir etki var; çok şükür, çok bereketli bir yıl geçirdik. Bunun gıda fiyatları üzerinde mutlaka olumlu etkisi olacaktır.
Gıda ve konut bizim için en kritik iki kalem; sosyal açıdan da çok önemli kalemler. Daha iyi bir tablo bekliyoruz bu anlamda ve buna dönük "arz yönlü politikalar" dediğimiz politikalarımız da var. İsterseniz ona da bir miktar girebilirim. 4-5 konu bizim için önemli bu arz yönlü politikalarda.
Birincisi gıda. Gıda üretimini artırmak durumundayız. Bunun da yolu; sulama yatırımlarını, suyun verimli kullanıldığı yatırımları artırmak ve planlı tarımı geliştirmekten geçiyor. Bu yönde politikalar uyguluyoruz. Normalde bütçemizde tasarruf tedbirlerimiz var, birçok alanı çok dikkatli kontrol ediyoruz ama gıda üretimini artırmak için sulama yatırımlarına ayrıcalıklı bir destek sunuyoruz. Ayrıca Gıda Komitemiz de birçok unsuruyla bu konuya bakıyor.
İkincisi konut. Konutta da toplumun aşağı yukarı %28'i kira ödüyor ve kiralar gerçekten metropollerde en temel problem haline geldi. Bu noktada da tarihimizin en büyük sosyal konut programını başlattık; biliyorsunuz 500 bin sosyal konut, 15 bin tane de kiralık sosyal konut olacak. O da yeni bir model olarak İstanbul'da denenecek, bunun da çok önemli olduğunu düşünüyoruz. Bugünkü demografik yapımızla da daha uyumlu olan 2+1, enerjiyi iyi kullanan, afetlere dayanıklı, aynı zamanda finansal olarak daha erişilebilir ve satın alınabilir konutlar üretiyoruz. Kuralar çekildi, ilk teslimatlar da gelecek yılın başından itibaren başlayacak. Dolayısıyla sosyal konuta büyük önem veriyoruz, bunu sürdüreceğiz. Arzı artırarak fiyatların dengelenmesine katkıda bulunacağız.
"NÜKLEER ENERJİDEN İSTİFADE EDEN BİR ÜLKE OLACAĞIZ"Üçüncü alanımız enerji. Enerjide maalesef ithalata bağımlıyız. Dolayısıyla bunu azaltmak için gayret ediyoruz; bir yandan petrol ve doğalgaz aramaları yapıyoruz, bir yandan enerjiyi daha verimli kullanmak için çalışmalarımız var ve yenilenebilir enerjide —güneş, rüzgar vesaire— büyük bir dönüşüm sağlıyoruz. İnşallah yakında nükleer enerjiden de istifade eden bir ülke olacağız.
"NÜKLEER ENERJİDEN İSTİFADE EDEN BİR ÜLKE OLACAĞIZ"
— Star Gazetesi (@stargazete) July 12, 2026
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz: Yenilenebilir enerjide büyük bir dönüşüm sağlıyoruz. Güneş, rüzgâr vs. İnşallah yakında nükleer enerjiden de istifade eden bir ülke olacağız pic.twitter.com/BYmW1RSQoS
Dördüncü arz yönlü alanımız ulaştırma. Burada da demir yollarını önceliklendirmiş durumdayız. Demir yollarında da limanları üretim alanlarına bağlayan, iltisak hatları dediğimiz hatları önceliklendirdik. Dolayısıyla sanayimizin rekabet gücünü artırmak ve maliyetlerini düşürmek için demir yolu yatırımlarına, üretim alanlarını limanlara bağlayan projelere öncelik vermiş durumdayız.
Bir beşinci alan var, o bence en kritik alan. O da insan kaynakları. Mesleki eğitim, bu geçiş süreçlerini çalışan kesimlerin daha rahat yaşaması... Burada da eğitim sisteminden İşkur politikalarına kadar farklı politikalarla destek oluyoruz. Yani çok boyutlu bir programımız var, bütüncül bir programımız var. Zaman zaman dışsal faktörler istemediğimiz etkiler oluştursa da programımızın sonuçlar verdiğini görüyoruz.
Temel mallarda şu anda enflasyon %17.4'e kadar düşmüş durumda. Genel ortalama 32 ama temel mallar 17.4'e kadar düşmüş durumda. Ortalamayı yukarı çeken, hizmet alanı daha çok; işte bu kira, restoran, eğitim gibi kalemler... Aslında eğitimde de toplumun yüzde onunu ilgilendiriyor ama algı etkisi yüksek. İşte özel okullar vesaire... Normalde devlet okulları parasız, hani üniversiteler dahil olmak üzere. Orada bir problem yok ama özel okula gönderenlerin çok yüksek ücretlerle karşılaştığını görüyoruz. Kural getirdik geçen sene YÖK'le birlikte çalışarak daha makul gitmesi için. O maalesef yukarıya çekiyor enflasyonu; toplumun yüzde 10'unu ilgilendiriyor ama manşet enflasyon dediğimiz enflasyonu da yukarı çekiyor.
Bir diğer unsur, az önce bahsettiğim kira konusu; restoranlar, hizmet sektöründeki konular. Bunlar daha yapışkan, bütün dünyada da böyledir. Hizmet biraz geriden gelir ama burada da bir kırılma var; buradaki seviye de %40'ın altına düştü. Zaman içinde buranın daha da iyileştiğini göreceğiz. Fakat en önemli unsur beklentiler. Bu çok önemli, beklentiler... Ekonomi dediğimiz sadece mekanik rakamlar filan değil. Sosyal medya burada maalesef bize hiç yardımcı olmuyor; sürekli bir şekilde kötümserlik pompalayan, beklentileri bozucu bir eğilim var. Bu dünyada da tartışılıyor, dünyada da var bu. Beklenti çok önemli.
Sosyal bilimlerde "kendini gerçekleştiren kehanet" diye bir kavram var; dünyanın en sağlam bankacılık sistemine sahip olun, yarın "bankalar batacak" diye herkes inanırsa gerçekten batar bankalar, herkes gidip parasını çekmeye kalkarsa batar. Dolayısıyla beklentilerin iyileşmesi çok önemli. Burada da kademeli bir iyileşme görüyoruz; tam arzu ettiğimiz yerde olduğumuzu söyleyemem. Hanehalkları biraz daha yüksek, işletmeler biraz ortada, piyasa yapıcılar dediğimiz bu işleri daha reel takip edenler ise bizim hedeflere daha yakın beklentiler sergiliyorlar. İşte bu beklentilerdeki iyileşmeyi de önümüzdeki süreçte hızlandırabilirsek, ben bu mücadeleden yine başarıyla çıkacağımıza inanıyorum.
Elbette kolay değil, elbette bunun birtakım maliyetleri oluyor. Hiçbir program maliyetsiz değil ama şunu bilmemiz lazım: Enflasyonu düşürmek; sürdürülebilir büyüme ve sosyal adalet açısından çok önemli. İstikrarlı bir ortamda sürdürülebilir bir büyüme sağlayacaksınız ki kalıcı sosyal refah artışı olsun. Yoksa popülist politikalarla —muhalefetin yaptığını görüyoruz— popülist politikalarla, gündelik polemiklerle ekonomiyi bir yere taşıyamazsınız ve ekonomiyi sağlam, sağlıklı geliştiremediğiniz sürece sosyal refahı da kalıcı olarak artıramazsınız. Gündelik birtakım şeyler yaparsınız, sonra acısı çok daha kötü bir şekilde çıkar. Dolayısıyla burada asıl olan; sağlıklı ekonomi politikaları izlemek ve bunların getirdiği gelişimi de sosyal refah olarak toplumun tüm kesimlerine yaymak.
NASIL BİR EKONOMİ MODELİ ÖNGÖRÜLÜYOR?Dengeli bir model, biz de onu öngörüyoruz. Mesela tüketimle yatırım dengesi var. Tüketim çok önemli tabii, refah demek sonuçta; insanlar gidip bir şeyler tüketiyorsa... Ama aşırı tükettiğiniz zaman, tasarruf oranlarınız çok düşerse bu sefer de gelecek tüketiminizi tehlikeye atıyorsunuz. Anlatabiliyor muyum? Yatırımları azaltıyorsunuz ve yatırımları devam ettirmek istiyorsanız dışarıdan başka ülkelerin tasarruflarını kullanarak yatırım yapmak zorunda kalıyorsunuz; o da cari açık demek. Dolayısıyla burada asıl olan denge. Yani cari açığınızı da yönetilebilir seviyede tutmak, bütçe açığınızı da yönetilebilir seviyelerde tutmak... O üretim-yatırım dengenizi korumak.
Biz de bu çerçevede oluşturduk programımızı aslında. Dengeli bir büyümeyi öngörüyoruz. Büyümenin kompozisyonu dediğimiz bir şey var, büyümenin bileşenleri var. Sadece tüketerek de bir süre büyürsünüz ama az önce bahsettiğim gibi cari açığınız artar, onu finanse etmek için borçlanırsınız, dışarıya borçlu bir ülke haline gelirsiniz ve bunun sorunlarıyla uğraşmak zorunda kalırsınız. Asıl olan dengeli büyümektir; iç taleple dış talebi dengeleyen, tüketimle yatırımı dengeleyen bir anlayışla... O yüzden Cumhurbaşkanımızın yatırım, üretim, ihracat ve istihdam vurgusu çok önemli. Yani biz mutlaka, elbette tüketeceğiz ama bir taraftan da yarına yatırım yapmak durumundayız; tasarruflarımızı belli bir seviyede tutup bunu da yatırımlara, üretken yatırımlara kanalize etmek durumundayız ve verimlilik artışı sağlamak durumundayız.
Verimlilik artışı sağladığınız zaman bu, bir süre sonra sağlıklı bir şekilde ücretlerin artışına yansıyor, o da sosyal refaha yansıyor. Bu anlamda AK Parti'nin, Cumhur İttifakı'nın son derece gerçekçi, ayakları yere basan, sağlıklı politikalarla, planlı ve programlı hareket ettiğini söylemek isterim. Muhalefet, sosyal medya her türlü algıyı yapmaya çalışabilir; hiçbir karşılığı olmayan vaatler havada uçuşabilir. Ama halkımız tarihten de biliyor; yaşayanlar en azından, geçmiş Türkiye'nin tecrübelerini bilenler veya okuyanlar şunu gayet iyi biliyorlar: Bu popülist politikaların, altı boş, sadece sloganik politikaların ülkeye büyük bedeller ödettiğini hep birlikte biliyoruz. Bu tuzağa düşmemeliyiz.
Elbette bu şu anlama gelmiyor; yani "sorunlar yok, hiç uğraşmamız gereken mesele yok" anlamında söylemiyorum, yanlış anlaşılmasın. Oralarda da elbette duyarlı olacağız. Sanayimizde diyelim bir problem varsa ona yönelik elbette ilave politikalar geliştireceğiz; belli bir toplumsal kesimimizin bir talebi varsa bütün imkanlarımızla onunla ilgili çalışmalar yapacağız. Ama asıl olan, dediğim gibi, tüm 86 milyonun bu beklentilerine dengeli bir şekilde, adaletli ve dengeli bir anlayışla cevap verebilmektir.
ŞEHİRLERDE YAŞAM MALİYETLERİ
Metropoller, dediğiniz gibi, daha çok etkileniyor bu süreçlerden. Az önce bahsettim konuttan; yani %28 toplumumuzun maalesef kira ödemek zorunda. Dolayısıyla o kiralar... Bunu ödemeye gücü yeten, geliri yüksek olan bir kesim de vardır bunun içinde; onu tabii ayırarak söylüyoruz ama ciddi bir nüfus da buradan etkileniyor. Dolayısıyla burada mutlaka ev sahipliğini artırmamız gerekiyor. Kiraların düşmesi için arzı artırmamız gerekiyor.
Bir örnek vermek gerekirse; deprem bölgesi. Bakın deprem bölgesinde, deprem sonrası çok yükselmişti kiralar. Bu konutlar teslim edildikçe hızlı bir şekilde bu kiraların düştüğünü gördük. Şu anda çok daha düşük seviyede; mesela deprem bölgesinde bu sorundan daha az bahsedilir hale geldi. Aynı şeyi işte bizim metropollerimizde daha fazla yapmamız gerekiyor. Kitlesel üretim, yani sosyal konut üretimi ama... Böyle farklı konut tiplerinden bahsetmiyorum; parası olan istediği gibi konut yapsın, ona bir şey demiyorum ama biz kamu politikası olarak sosyal konutu desteklemek zorundayız. Bir taraftan da kamu görevlilerinde lojmanlarımız var biliyorsunuz; lojmanları da artık yeni bir anlayışla daha esnek bir anlayışla, daha çok insana hizmet eder bir anlayışla sağlamak durumundayız. Bunun gayreti içindeyiz.
Bunlar tabii bir anda gerçekleşmiyor, biraz zaman alıyor; planlamanız, ihale süreçleri, yapım süreçleri... Ama bunu formüle etmiş durumdayız. 500 bin konut hiç azımsanacak bir rakam değil gerçekten. Bizim şu anki hanehalkı büyüklüğümüz de 3 civarı. Eskisi gibi kalabalık aileler kalmadı. Aslında ben toplumumuza da burada seslenmek istiyorum doğrusu.
Lüzumsuz yere çok büyük evler alıp hem yatırım maliyeti hem işletme maliyetiyle hem kendimizi yoruyoruz hem de ekonomiyi yoruyoruz. Daha fonksiyonel, daha iyi iç dizaynı yapılmış, daha düşük maliyetli konutlar inşa edebiliriz. Ve bu da bizim tasarruf oranımızı yükseltir, toplumumuzun refahına aslında olumlu katkıda bulunur. Birçoğumuzun evlerinde hiç kullanmadığımız odalar var belki veya çok çok az kullanılan odalar var. Ama bunların eşyası, ısıtması, bakımı vesaire bütün hepsi aslında ekonomik bir maliyet; sadece aileler için değil, tüm ekonomi için bir maliyet. İşte şimdi bizim bu sosyal konut anlayışıyla ben daha sağlıklı bir yapılanmanın, daha tasarruflu bir yapılanmanın oluşacağına da inanıyorum.
Biz kalkınmakta olan bir ülkeyiz, gelişmekte olan bir ülkeyiz. Beklentilerimiz çok yükseldi, onun farkındayım biraz da. Bu, AK Parti hükümetinin, Cumhur İttifakı hükümetlerinin bir başarısı. Eskiden çok büyük başarı gibi görünen şeyler şimdi artık harcıalem, zaten olması gerekir gibi görülüyor; bir alışkanlık gibi işte. Diyelim ki duble yol, "zaten olmalıydı" deniyor; hastaneler, "zaten böyle olur" diyor insanlar. Halbuki yoktu bunlar. Şimdi beklenti çıtası da epey yükseldi doğrusu. Otomobil sahipliği mesela, bakın; her yıl 1 milyondan fazla insan otomobil satın alıyor. İşte konut satın alanlar var, yurt dışında tatil yapanlar var. Yani imkanı olan bir kesim de var mutlaka ama buna erişemeyen, bunu yapamayan toplumsal kesimler de var. Dolayısıyla bizim beklenti çıtasını daha sağlıklı bir yere koymamız lazım. Biz gelişmekte olan bir ülkeyiz; epey bir mesafe aldık doğru, ama henüz tam arzu ettiğimiz noktada da değiliz. İşte Türkiye Yüzyılı diyoruz; Türkiye Yüzyılı'nda hedefimiz işte o süper lige ulaşmak.
Şöyle bir rakamsal olarak anlatayım bunu: AK Parti iktidara geldiği yıl, bizim kişi başına gelirimizin Avrupa Birliği kişi başına gelirine oranı üçte bir civarındaydı, %30'lardaydı yani; 33-34 neyse. Şu anda %70'e yakınız. Yani kişi başına ortalamada üçte birden üçte ikiye gelmişiz; henüz yüzde yüze gelmedik, bunun da farkında olmamız lazım. Avrupa ortalamasının %100'üne henüz ulaşamadık. Dolayısıyla şimdi ulaşamadan, aynısını yaşayalım dersek bu doğru olmaz. İşte ekonomimizi büyüteceğiz, teknolojik seviyemizi yükselteceğiz; savunma sanayindeki başarımızı sağlık endüstrilerinde de, enerji ekipmanlarında da, makinalarda da, başka alanlarda da başaracağız. Yapay zeka gibi yeni teknolojileri bütün üretim süreçlerinde daha etkin kullanacağız; verimliliğimizi, katma değerimizi yükselteceğiz ve hak edilmiş bir şekilde de refahımızı artıracağız kalıcı bir şekilde.
DEZENFLASYON HEDEFİ
Bu sene normalde işte 20'lere doğru gidecektik, bizim planımız oydu doğrusu. O zaman hakikaten çok daha rahatlamış olacaktık ama savaştan dolayı bu saptı. Merkez Bankamız da yeni tahminler ortaya koydu. Şimdi ben gelecek yıl için 20'nin altında bir yere doğru gitmenin önemli bir hedef olduğunu düşünüyorum. 2027 için 20'lerin altına doğru gidecektir; bu da büyük oranda rahatlatacaktır ama asıl hedefimiz tabii ki tek hane. Tek haneli rakamlara yeniden ulaşmak... Ama 20'nin altına geldiği zaman gündelik hayatımızda zaten birçok alanda bunu çok daha somut görmüş olacağız. Temel mallarda görüyoruz aslında; işte otomobilde, beyaz eşyada vesaire birçok malda artık eskisi gibi artmıyor, yani o eski dönemler gibi artmıyor. Ama işte bu hizmetlerde az önce bahsettiğim gibi; hissetmemiz daha çok işte bu 20'lerin altına geldiğinde, daha net bir şekilde hissedeceğiz diye inanıyorum.
10. YILINDA 15 TEMMUZHer zaman uyanık olmakta fayda var. "Hiç olmayacak" diye düşünmek bu anlamda bizi rehavete itmemeli. Mutlaka bir pay bırakıp uyanık olmamızda fayda var. Ama şunu da söylememiz lazım: 15 Temmuz aslında 60'taki askeri darbenin açtığı parantezi kapattı diyebiliriz. Yani bir darbeler tarihimiz var maalesef; vesayet odakları, her darbenin kendine göre farklı birtakım renkleri, aktörleri, üslupları falan ama sonuçta özü aynı dediğiniz gibi. Halkın seçtiklerine, milli iradeye karşı vesayetçi birtakım odakların ve özellikle de dışarıyla da bağlantılı —sadece içeriden değil— içerideki yapılar ve dışarıyla bağlantılı bir şekilde bu milli iradeye karşı bir kalkışma ve kendi tasarımını topluma dayatma...
Bu anlamda vesayetin büyük bir darbe yediğini söyleyebiliriz rahatlıkla. Özellikle 15 Temmuz sonrası yeni hükümet sisteminin oluşması, sivil iradeyi tahkim edici birtakım reformların yapılması... Bunlar tabii bir daha böyle bir şey yaşanmasın adına önemli kararlar, önemli adımlar; çok şey yapıldı. Ama yine de dediğim gibi, rehavete kapılmamakta fayda var. İhtiyatı her zaman elde tutmakta fayda var. Demokrasi her zaman korumamız gereken bir unsur. Yani "artık bir şey olmaz" diye bakmak bu anlamda doğru değil, uyanık olmamız lazım, rehavete kapılmamamız lazım. Ama şunu da bilmeliyiz ki Türkiye bu imtihandan başarıyla çıktı, vesayetçi yapıları tasfiye etti; büyük oranda tasfiye etti. Daha anayasada yapılması gerekenler var, başka işler var ama bir kritik eşiği aşmış oldu Türkiye; o darbeler parantezini bana göre kapatmış oldu. İnşallah bir daha böyle hain ihanet girişimleriyle karşı karşıya kalmayız.
Şehitlerimize rahmet diliyoruz, gazilerimize şükranlarımızı sunuyoruz. Her şeyden önce onlara, dediğiniz gibi, bir hakaret. Ateş düştüğü yeri yakıyor gerçekten. Yani o gece en büyük ihanet girişimlerinden biriyle karşı karşıya kaldık tarihimizin. Asker üniforması giymiş, vatandaşın vergileriyle silahı alınan, üniforması alınan insanlar, teröristler vatandaşın başına bomba yağdırdılar; meclisimize, külliyemize... Dolayısıyla yani bunu tiyatro olarak nitelendirmek hiçbir şekilde kabul edilemez bir yaklaşım.
Meclisin bombalanması sizce ne anlama geliyordu?Bunlar milli iradenin sembolleri. Meclis, yasama organı; bütün partiler var. Yanlış anlamayın, ben sadece AK Parti'den bakmıyorum; bütün milletin aslında iradesinin tecelli ettiği kurum Türkiye Büyük Millet Meclisi. Külliye ise yürütmede milli iradenin tecelli ettiği makam; Cumhurbaşkanlığı makamı. İkisi de aslında milli iradenin tecelli ettiği kurumlar. Bu aslında darbecilerin zihniyetini de açığa vuruyor; kime düşman olduklarını, yani milli irade düşmanlığı olduğunu gösteriyor.
Bütün darbeler gayrimillidir, milli iradeyi hedef alırlar ve esas olarak kırmaya çalıştıkları milletin bu gücüdür, iradesidir. Dolayısıyla bunlar tesadüfen seçilmiş hedefler değil. Meclisin seçilmesi... Düşman askerleri bile değil mi, savaşırken bazı şeylere saygı gösterirler; bir meclis binasına, belli bir tarihi binaya... Bunlar onu bile yapmadılar gerçekten. Yani milli irade düşmanlıklarının ne kadar üst seviyede olduğunu, milletin değerlerine karşı düşmanlıklarının ne kadar üst seviyede olduğunu gösteren çok sembolik ve son derece dikkatle değerlendirilmesi gereken saldırılar bunlar. Bu nedenle şunu da söyleyeyim; 60 darbesinden 15 Temmuz'a kadar, işte arkalarındaki belli güçlerle hareket ettiklerini, milli olmayan birtakım arka planla hareket ettiklerini de bu eylemler çok net bir şekilde gösteriyor.
SİVİL ANAYASA HEDEFİ
Şunu görmemiz lazım: 12 Eylül'den sonra, askeri bir darbeden sonra yapılmış ve kabul ettirilmiş bir anayasayla yaşıyoruz. Bu başlı başına bizim için bir ayıp, bir utanç aslında. Yani biz dünyada darbe sonrası yapılmış bir anayasayla yaşamak zorunda değiliz; bu utançtan her şeyden önce kurtulmamız lazım. Sivil, demokratik bir usulle yapılmış bir anayasa —içeriğinden bağımsız söylüyorum— milletin yaptığı, sivil ve demokratik ortamda şekillenmiş bir anayasa başlı başına kıymetlidir diye inanıyorum.
Diğer taraftan, anayasamızda çok sayıda değişiklik yapılmış olsa bile hala o vesayetçi dönemden kalma, ne diyelim, birtakım artıklar, birtakım unsurlar var. Bir de çeşitli zamanlarda bu değişiklikler yapıldığı için iç tutarsızlıklar, yani ifade biçimlerinden tutun içeriğe kadar bazı tutarsızlıklar mevcut; bunların giderilmesi önemli. Ama her şeyden önemlisi bence sadece geçmişle ilgili değil; bu işin geçmiş kısmını söyledim, bir de gelecek var. Yani yeni bir döneme giriyoruz, az önce tartıştık; dünya farklı bir yere doğru gidiyor. Biz iddialı bir ülke olacaksak, gelecek perspektifli bir yeni anayasayı, sivil ve demokratik anayasayı ortaya koymak durumundayız.
Türkiye Cumhuriyeti'nin insanlığa söyleyeceği sözleri, duruşu da bu anayasayla ortaya koymak durumundayız. Az önce bahsettiğim o güç merkezli dünyaya karşı hem gücünü koruyan hem de prensiplerini, değerlerini ortaya koyan bir millet olarak duruşumuzu göstereceğimiz; bir taraftan da yeni teknolojilerin, işte yapay zekanın, değişen dünyanın hukuk altyapısını oluşturan, gelecek perspektifli ve gençlerin fikirleriyle de şekillenmiş bir anayasa perspektifine ihtiyacımız var.
Yalnız bunu sadece AK Parti, sadece Cumhur İttifakı yapamaz; biliyorsunuz bu, mecliste belli bir çoğunluk gerektiriyor. Dolayısıyla biz muhalefete hep şu çağrıyı yapıyoruz: Gelin, bu ülke hepimizin, bu millet hepimizin; olabilecek en geniş mutabakatı sağlayalım. Oturalım... Mecliste bu işin asıl yeri meclistir. Partiler kendi mutfaklarında çalışırlar, politikalar üretirler, bakış açıları ve teklifler geliştirirler ama sonuçta bunun kurulacağı masa meclistir. "Gelin" diyoruz, meclisimizde oturalım, aksiyon taraflarını hep birlikte tartışalım. Uzun yıllardır bu tartışmayı yapıyor Türkiye; meslek kuruluşlarından akademik dünyaya, sivil toplumdan herkese kadar herkesten gelen bu verilerle ülkemizi bu yeni anayasayla, sivil, demokratik ve gelecek odaklı bir anayasayla milletimizi kavuşturalım istiyoruz.
Biz bu iddiamızdan vazgeçmiş değiliz, çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Sayın Cumhurbaşkanımız benim başkanlığımda bir grup oluşturmuştu; biz kendi içimizde, mutfağımızda 20'nin üzerinde toplantı yaptık, bu tartışmaları sürdürüyoruz. Gönül ister ki ana muhalefet başta olmak üzere diğer tüm partiler de gelsinler, oturup hep birlikte konuşalım. Tek taraflı değil bu iş, sadece bir partinin bakış açısıyla olacak iş değil; en geniş mutabakatla milletimize hak ettiği bu anayasayı kavuşturalım istiyoruz. Türkiye bunu da başaracaktır, er veya geç başaracaktır.
"TERÖRSÜZ TÜRKİYE" SÜRECİ
Terörsüz Türkiye'nin ana çerçevesine baktığınız zaman; terörsüz Türkiye, terörsüz bölge aslında Türkiye Yüzyılı vizyonudur. Türkiye Yüzyılı vizyonunu Cumhurbaşkanımız ortaya koyarken, birçok boyutunun yanında kardeşliğin, huzurun, birliğin yüzyılı olarak ortaya koydu; iç cephemizi güçlendirmemiz gerektiğinin her vesileyle altını çizdi. Bu çerçevede de Sayın Bahçeli tarihi bir çıkış yaptı, tabiri caizse ezberleri bozdu hakikaten. Siyasi bir hesap yapmadan, ülkenin geleceği için —yani siyasi getirisi, götürüsü diye bakmadan— ülkemizin geleceği için doğru olan neyse onu yapalım anlamında cesur çıkışlar yaptı ve bu sürece büyük bir ivme katmış oldu.
Daha sonra biliyorsunuz terör örgütünün kurucusu, kendi örgütüne "kendinizi feshedin" çağrısı yaptığı süreçte örgüt de buna olumlu cevaplar verdi; dolayısıyla süreç aşama aşama bu noktalara gelmiş oldu. En son meclisimizde bir komisyon kuruldu; bir grup hariç bütün grupların ortak bir komisyonu oldu. Bunu da tebrik etmek istiyorum ben hakikaten, bütün katkıda bulunanları; iyi bir örnek oldu. Her demokraside tabii ki tartışmalar olur partiler arasında, farklı bakış açıları olur, aksi takdirde bir tane parti olurdu. Ama bir taraftan da milli konularda, hayati konularda da partilerin bir araya gelip ortak bir tutum sergilemesi gerekiyor; işte buna güzel bir örnek oldu. İyi bir rapor çıktı; şu anda o şekilde bir süreç var, şu ana kadar öyle geldi. Bunu da hepimiz hakikaten takdir ediyoruz. Meclis Başkanımızın başkanlığında gerçekten çok olgun, çok iyi bir süreç işledi ve bir rapor çıktı.
Şu anda geldiğimiz nokta artık kritik bir aşama; bu aşamada artık bir kanuni düzenleme hususu gündemimizde. Bu kanuni düzenleme ile birlikte, terör örgütünün —kendini feshettiğini söyleyen terör örgütünün— silahları tamamen bırakması, bu illegal diyebileceğimiz yapılanmaları tasfiye etmesi söz konusu ve buna karşı da devletimizin, meclisimizin —yine gönül ister ki tabii tüm partilerin katkısıyla— bir düzenleme ortaya koyması... Bu konularda da belli bir aşamaya gelinmiş durumda; meclisimiz kapanmadan bu yönde bir yasanın çıkarılması yönünde büyük bir gayret var, çalışmalar var. İnanıyorum ki meclisimizde bu, ilgili komisyonlarda mutlaka ele alınacak ve belli bir çerçevede sonuçlandırılacaktır.
Burada asıl olan, Türkiye'nin bu terör belasından kalıcı bir şekilde kurtulmasıdır. Bugüne kadar bakın —bu mütevazı, ihtiyatlı bir hesaplama, tabii ki can kayıplarının hesabı olmaz, yanlış anlamayın; tüm şehitlerimize tekrar rahmet diliyoruz, o en büyük kayıp, o hesaba gelmez— ama ekonomik kayıplara baktığınız zaman 2 trilyon doların üzerinde bir kayıptan bahsediyoruz. Türkiye'nin ayaklarına vurulmuş bir prangadan bahsediyoruz; bu yükünden kurtulmuş bir Türkiye, terörsüz bir Türkiye, terörsüz bir bölge, çok daha hızlı bir şekilde kalkınma sürecinin gelişeceği, demokratik standartları yükseltmek için de çok daha elverişli bir atmosferin oluşacağı bir Türkiye demektir.
Şimdi güvenlik endişelerinin olduğu yerde ister istemez bu tartışma alanı daralıyor. Ama güvenlik endişelerinin kalktığı, öz güvenin arttığı bir ortamda, demokratik gelişim içinde, demokratik standartların yükselmesi için de çok daha elverişli bir atmosferin, ortamın oluşacağını söyleyebilirim. Ama önce tabii bu silahlardan, terörden, güvenlik endişelerinden herkesin kurtulması lazım.
Bu süreçte de herkesin üslubuna çok dikkat etmesi lazım. Bu işler yine mekanik işler değil, sadece düzenleme meseleleri değil; kardeşliğimizi, birliğimizi, beraberliğimizi her fırsatta vurgulamamız lazım. Farklı bakış açılarımız olabilir, farklı tekliflerimiz olabilir ama kırmadan, dökmeden, rencide etmeden bu tartışmaları bir olgunluk içinde sürdürmemiz lazım. Eleştiriler de olabilir, eleştiriler de bence çok faydalı; sonuçta hakikaten dikkat edilmesi gereken unsurlar olabilir. Bütün bunlarla birlikte ben Türkiye'nin bunu artık başaracağına, buna da herkesin katkıda bulunması gerektiğine inanıyorum. Bu yüklerinden kurtulmuş bir Türkiye; bölgesinde de, küresel düzeyde de çok daha etkili bir aktör haline gelmiş olacaktır.
EN BÜYÜK MALİYETİ DOĞU VE GÜNEYDOĞU ÖDEDİTerörün en büyük zararı doğuya, güneydoğuya oldu. Hem can kaybı anlamında hem de kalkınma anlamında çok büyük bedeller ödedi orada yaşayan insanlar. Yani görüşü ne olursa olsun, fikri, partisi bilmem nesi ne olursa olsun en büyük bedeli aslında doğuda, güneydoğuda yaşayan insanımız ödedi. Yaylalarını kullanamadı, yatırım gitmedi o bölgeye; tam aksine oradaki sermaye başka yerlere gidip yatırım yapmak durumunda kaldı. İşsizlik arttı, turizm olmadı vesaire... Dolayısıyla en büyük maliyeti o bölge ödedi. Tüm Türkiye ödedi şüphesiz ama en büyük maliyeti Doğu ve Güneydoğu bölgesi ödedi.
Şimdi terörün kalktığı bir ortamda da tam tersine, en büyük fayda aslında Doğu ve Güneydoğu'da yaşayan insanımıza olacak. Oradaki illerimiz, uzun zamandır kullanmadıkları potansiyeli harekete geçirecekler. Çok daha hızlı, Türkiye ortalamasından daha yüksek bir hızla büyüyecekler. Yeni yatırım fırsatları oluşacak, yeni istihdam, yeni ticaret imkanları oluşacak. Terörsüz bölgeyle birlikte bakın; bu Kalkınma Yolu Irak'tan geçecek, Hicaz Demir Yolu, Suriye... Zengezur Koridoru, bütün bunlarla birlikte Türk Cumhuriyetleri... Orta Doğu, Kuzey Afrika, Avrupa... Türkiye muazzam bir coğrafyaya sahip ama uzun zamandır bu güvenlik meseleleri yüzünden, anlamsız kısıtlamalar yüzünden ve yeterli olmayan bazı altyapılar yüzünden bu potansiyeli kullanamıyorduk; şimdi onu kullanmış olacağız. 86 milyon bu faydayı göreceğiz ama bir taraftan da Doğu ve Güneydoğu, dediğim gibi, çok daha fazla faydalanacak.
Yalnız şu farkla sadece; yıkmak kolay ama yapmak zaman alıyor Esra Hanım. Olumsuz etkiler çok daha kısa sürede gerçekleşiyor, olumlu etkiler biraz daha zamana yayılmış bir şekilde ortaya çıkıyor ama mutlaka bunu görüyorsunuz. Şimdiden görmeye başladık; bakın Mardin'e gidin turizme, Diyarbakır'ın şu anki ortamına bakın, Gaziantep'e bakın, Urfa'ya bakın... Birçok il şimdiden bunun faydalarını görüyor ama kalıcı bir güvenli ortam oluştuğu zaman bu, çok daha ilave getirecektir o bölgeye. Dolayısıyla o bölgenin çocukları da çok daha güvenli bir ortamda, emin bir ortamda, geleceğe çok daha umutla baktıkları bir ortamda yetişme imkanına kavuşmuş olacaklardır.
Ben hep şunun altını çiziyorum, son olarak şunu söyleyeyim: Cumhuriyetle ilgili çok tartışmalar var; ideolojik tartışmalar, şunlar bunlar... Ama "Ben ne anlıyorum?" diye baktığımda kendi hayatıma; Cumhuriyet dediğimiz aslında fırsat eşitliğidir. Hangi bölgede doğmuş olursanız olun, hangi sosyoekonomik arka plandan gelirseniz olun, ailenizin durumu ne olursa olun, hangi etnik gruptan, mezhepten, kimlikten geliyor olursanız olun; bu toplumda "Ben çalışırsam, uğraşırsam belli bir yere gelirim" diye inanıyorsa çocuklarımız, gençlerimiz, işte Cumhuriyet amacına ulaşmış demektir. Ben öyle görüyorum.
Farklılıklarımızla birlikte yaşamak zorundayız; birbirimizi bir şeylere benzetmek durumunda değiliz, zorlamak durumunda değiliz. Neyse insanlar... Ben şuna inanıyorum; bir insan inandığı gibi yaşamıyorsa o topluma bir fayda da üretemez zaten. Neye inanıyorsa, nasıl inanıyorsa o inancını, rahat bir şekilde kimliğini ifade edebilmeli, yaşayabilmeli. Bu, pozitif veya negatif bir şeye yol açmamalı. Eşit vatandaşlık temelinde, bütün insanların farklılıklara saygı gösterdiği bir ortamda yaşamayı becermek durumundayız.
Bizim atalarımız bunu başarmış aslında. Yüzyıllar boyunca bırakın farklı mezhepleri, etnik kimlikleri; farklı dinlerle aynı coğrafyayı, aynı şehirleri yüzyıllarca paylaşmış bizim atalarımız. Bizim de bugünkü dünyada bunu başarmamız lazım. Bazen okumuş olmak, işte çok bilmiş olmak önyargıları kıramıyor maalesef; daha farklı katı kalıplar da oluşturabiliyor, hiç olmadık birtakım tavırlar da oluşturabiliyor. Bilginin yanına mutlaka bu diğer unsurları da katmak zorundayız. Ötekileştirmememiz lazım, ayrımcılık yapmamamız lazım, hor ve hakir görmememiz lazım; bunun bize de yapılmasına müsaade etmememiz lazım, başkalarına da yapılmaması lazım.
Bu genel anlayış toplumda hakim olursa ben birçok meselenin çok daha rahat çözüleceğine inanıyorum ki toplumun çoğunun da böyle düşündüğüne inanıyorum. Belki sesi daha çok çıkanlar var, işte birtakım kimlik siyaseti yapanlar var. Ben hep şunu söyledim hayatım boyunca: Kimliklere sonuna kadar saygı duyalım ama kimliklerin istismar edilmesine, polemik konusu yapılmasına, kimlikler üzerinden araçsallaştırılarak siyaset yapılmasına da karşı duruş sergileyelim. Herkesin kimliği başımızın tacı ama o kimlikleri birileri araçsallaştırıp toplumumuzda kutuplaşma oluşturmasın, gerilim oluşturmasın, hepimize bedel ödetecek çatışmaların tohumları atılmasın. Biz yüzyıllardır bu birlikte yaşama tecrübesine sahibiz, Türkiye Yüzyılı'nda da bunu güçlendirerek devam ettireceğiz inşallah.




