Orta Doğu'da tırmanan gerilim yalnızca askeri dengeleri değil, küresel ekonomi ve Amerikan iç siyasetini de doğrudan etkileyen bir sürece dönüşmüş durumda. ABD ve İsrail'in İran'a karşı yürüttüğü askeri operasyonun ilk 36 saatinde 3.000'den fazla hassas güdümlü mühimmat ve hava savunma önleyicisi kullanıldığı bildiriliyor. Buna karşılık İran'ın bölge genelinde 1.000'den fazla füze ve insansız hava aracı fırlatması, savaşın klasik bir cephe çatışmasından çok asimetrik bir yıpratma stratejisine dönüştüğünü gösteriyor.
Modern savaş teknolojileri hedefleme açısından son derece hassas olsa da mühimmat tüketimi hâlâ olağanüstü yüksek seviyelerde gerçekleşiyor. Üstelik bu mühimmatın maliyeti son derece pahalı. ABD ve müttefikleri saldırıların bir kısmını engelleyebilmiş olsa da kullanılan hava savunma sistemleri ve hassas mühimmatın maliyeti milyarlarca doları buluyor.
Buradaki kritik mesele yalnızca finansman değil. Savunma sanayi üretim kapasitesi aynı hızla artırılamıyor. Mühimmat üretimi; nadir mineraller, elektronik bileşenler, gelişmiş üretim tesisleri ve karmaşık tedarik zincirlerine bağlı. Bu nedenle üretim yalnızca bütçeye değil, aynı zamanda küresel tedarik sistemine de bağımlı.
Özellikle nadir toprak elementleri ve stratejik mineraller, modern mühimmat sistemlerinin vazgeçilmez bileşenleri arasında yer alıyor. Bu minerallerin önemli bölümünün küresel üretimi ise Çin'in kontrolünde bulunuyor. Bu durum, Batı savunma sanayisinin jeopolitik kırılganlıklarını artıran önemli bir faktör olarak değerlendiriliyor.
Ancak savaşın ekonomik boyutunda daha kritik bir gelişme var: enerji arzı riski. Hürmüz Boğazı küresel petrol ticaretinin yaklaşık %20'sinin geçtiği stratejik bir hat. Bu boğazdaki herhangi bir kesinti küresel enerji piyasalarını doğrudan sarsabilecek potansiyele sahip.
Tarih bu konuda önemli bir örnek sunuyor. 1973 petrol krizi sırasında Arap petrol üreticileri ABD ve İsrail'i destekleyen ülkelere petrol satışını durdurmuştu. O dönemde kesilen arz dünya petrolünün yalnızca %7'siydi. Ancak bu kesinti bile petrol fiyatlarını altı ay içinde 3 dolardan 12 dolara çıkardı. ABD borsası %45 düştü, benzin kuyrukları oluştu ve bazı eyaletlerde plaka numarasına göre yakıt satışı yapılmaya başlandı.
Bugün ise risk çok daha büyük. Hürmüz Boğazı'ndaki olası bir kesinti küresel arzın yaklaşık %20'sini etkileyebilir. Bu oran 1973 krizinin yaklaşık üç katına karşılık geliyor. Nitekim petrol fiyatları şimdiden 120 doların üzerine çıkma eğilimi gösteriyor. Gübre ticaretinin yaklaşık üçte birinin de bu hat üzerinden geçmesi, gıda fiyatları açısından yeni bir küresel baskı yaratabilir.
Tam da bu noktada mesele yalnızca enerji değil, aynı zamanda ABD iç siyaseti haline geliyor. Amerikan siyasi tarihinde petrol fiyatlarının seçim sonuçlarını etkilediği birçok örnek bulunuyor. 1979 İran Devrimi sonrası yaşanan enerji krizi, Jimmy Carter'ın seçim kaybetmesinde önemli rol oynadı. 2008'de petrolün 147 dolara çıkması Cumhuriyetçiler için ağır bir siyasi maliyet yarattı. 2022 enerji şoku ise Joe Biden yönetimini ciddi bir siyasi baskıyla karşı karşıya bıraktı.
Bu nedenle Washington yönetiminin karşı karşıya olduğu stratejik denklem oldukça karmaşık: İran'a karşı sert bir askeri duruş sergilemek isterken aynı zamanda petrol fiyatlarının yükselmesini engellemek zorunda.
Çünkü petrol fiyatlarının yükselmesi ABD'de doğrudan tüketiciye yansıyor. Benzin fiyatının galon başına 4–4,5 dolar seviyesine çıkması, enflasyonun yeniden yükselmesine ve Fed'in faiz indirimlerini ertelemesine neden olabilir. Bu da ekonomik memnuniyeti düşürerek seçim dengelerini etkileyebilir.
Kısacası Washington için İran krizi yalnızca bir güvenlik meselesi değil. Enerji fiyatları, enflasyon ve seçim hesapları arasında sıkışan bir stratejik denklem söz konusu. Eğer savaş uzar ve Hürmüz'deki risk büyürse, bu kriz askeri bir operasyon olmaktan çıkıp küresel ekonomi ve Amerikan siyaseti üzerinde belirleyici bir faktöre dönüşebilir.