Ortadoğu'da son haftalarda yaşanan çatışmalar, klasik savaş anlayışını kökten sarsan yeni bir döneme işaret ediyor. Artık mesele sadece kim daha fazla füze atıyor, kim daha çok hava saldırısı düzenliyor sorusu değil. Asıl soru şu: Kim daha iyi görüyor, kim daha hızlı tespit ediyor, kim daha doğru hedefliyor? Bugün Körfez'de belirleyici olan unsur ateş gücünden çok, istihbarat, elektronik harp ve sinyal üstünlüğü haline gelmiş durumda. Bu nedenle mevcut tabloya yalnızca "ABD-İran savaşı" diye bakmak eksik kalır. Daha doğru ifade şudur: İran cephede savaşıyor; ama sahnenin arkasında Rusya ve özellikle Çin, Amerika'nın askeri üstünlüğünü sınayan bir teknoloji savaşını dikkatle yürütüyor.
Rusya'nın İran'a ABD savaş gemileri ve uçaklarının konumlarına ilişkin hassas istihbarat sağladığı ileri sürüldü. ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth'in "Her şeyi takip ediyoruz" açıklaması da bu iddiaların Washington'da ciddiye alındığını gösteriyor. Kremlin ise bu haberleri reddediyor. Dolayısıyla burada kesinleşmiş bir resimden değil, fakat güçlü emarelerle desteklenen bir istihbarat savaşı ihtimalinden söz ediyoruz. Yine de şu açık: Moskova, Ukrayna sahasında Batı'nın Kiev'e sağladığı hedefleme desteğini yıllardır izliyor; bugün benzer bir mantığın ters yönde işletilmesi, Rus stratejik aklı açısından şaşırtıcı değil.
Bu noktada Rusya'nın rolü daha çok istihbarat akışı ve hedefleme desteği ile açıklanabilirken, Çin'in rolü daha derin ve uzun vadeli bir karakter taşıyor. Çin-İran ilişkisi artık yalnızca enerji ticaretine dayanan dar bir ilişki değil; ABD-Çin Ekonomik ve Güvenlik İnceleme Komisyonu'nun son bilgi notunda da belirtildiği gibi, bu ilişki ekonomik, diplomatik ve güvenlik boyutlarını kapsayan geniş bir stratejik ortaklığa dönüşmüş durumda. Aynı belgede, Çin'in İran'a 2021'de BeiDou uydu navigasyon sistemine tam askeri erişim verdiği, ancak bunun sahadaki kullanım düzeyinin açık kaynaklarla tam teyit edilemediği vurgulanıyor. Bu ayrıntı çok önemli. Çünkü modern savaşta uydu navigasyonu sadece konum belirlemek anlamına gelmez; füze isabet oranından insansız hava araçlarının rota optimizasyonuna, birliklerin koordinasyonundan hassas hedeflemeye kadar tüm "öldürme zincirinin" omurgasını oluşturuyor.
Çin'in İran'a verebileceği en kritik katkı doğrudan asker göndermek değil, ABD'nin onlarca yıldır tekeline yakın biçimde elinde tuttuğu savaş alanı farkındalığını aşındırmak olabilir. İran'ın Çin'den CM-302 tipi süpersonik gemisavar füze alımına yaklaştığı görülüyor. Bu füzelerin düşük irtifa ve yüksek hız kombinasyonu, ABD deniz unsurlarının reaksiyon süresini ciddi biçimde daraltabilir. Yani mesele sadece İran'ın eline yeni bir silah geçmesi değildir; asıl mesele, Çin teknolojisinin Körfez'de Amerikan donanmasının savunma ritmini test edecek şekilde devreye girmesi. Bu da Washington açısından bölgesel bir güvenlik sorunu olmaktan öte, Pasifik'e uzanan bir prova niteliği taşıyabilir.
Buradan şu kritik sonuca ulaşıyoruz: Çin, İran için değil; Tayvan senaryosu için izliyor. Körfez'de Amerikan radarlarının ne zaman açıldığı, hangi tehdit karşısında nasıl reaksiyon verdiği, füze savunmasının hangi yoğunlukta ne kadar sürdürülebilir olduğu, elektronik karıştırma ile hava-deniz operasyonlarının hangi noktada zorlandığı gibi veriler, Pekin için paha biçilemez. Bugün İran sahasında biriken veri, yarın Güney Çin Denizi ya da Tayvan Boğazı'nda Çin askeri planlamasının girdisine dönüşebilir. Tam da bu nedenle Çin'in bugünkü konumu, görünürde "mesafeli", gerçekte ise "hesapçı" bir stratejiye işaret ediyor. Rusya ve Çin'in İran için doğrudan savaşa girmekten kaçındığı, daha çok kendi stratejik çıkarlarını öncelediği görülüyor. Yani Çin cepheye inmiyor; fakat çatışmanın Amerika'yı yıpratmasından jeopolitik fayda üretmeye çalışıyor.
Bu yüzden "İran ile Amerika savaşmıyor, aslında Çin ile Amerika savaşıyor" cümlesi bütünüyle yanlış değil; ancak eksik bırakıldığında yanıltıcı olabilir. İran üzerinden yürüyen, istihbarat ve teknoloji eksenli bir vekâlet rekabeti söz konusu. Rusya ve Çin, İran'ı tamamen yalnız bırakmış değiller; fakat doğrudan askeri müdahaleden kaçınarak, düşük maliyetli ve yüksek getirili alanlara yöneliyorlar: istihbarat paylaşımı, teknolojik destek, diplomatik koruma, ekonomik nefes boruları ve stratejik gözlem. Bu yaklaşım, 21. yüzyıl güç rekabetinin yeni formu. Artık büyük güçler her zaman kendi bayraklarıyla savaş alanına inmiyor; bazen sadece sensörlerini, uydularını, ağlarını ve algoritmalarını gönderiyorlar.
İşin bir başka boyutu daha var. ABD ve İsrail uzun yıllar boyunca Körfez'de neredeyse tartışmasız bir teknoloji üstünlüğüne sahipti. Ancak bugün o mutlak üstünlük aşınıyor. Bu, Amerika'nın yenildiği anlamına gelmiyor; fakat rakipsizliğinin sona ermeye başladığı anlamına geliyor. İran yönetimi ağır baskı altında olsa da çökmüş değil; ABD istihbaratı da rejimin kısa vadede dağılma riski taşımadığını değerlendiriyor. Başka bir ifadeyle, hava gücü ve yüksek teknoloji tek başına siyasi sonuç üretmeye yetmiyor. Eğer karşı taraf, dış destekle görme kapasitesini artırabiliyor, hassas vurucu yeteneklerini koruyabiliyor ve savaş maliyetini rakibine yayabiliyorsa, o zaman denge değişmeye başlıyor.
Bugün Körfez'de ortaya çıkan tablo, geleceğin savaş doktrinini de haber veriyor. Yeni dönemde radarlar, veri akışları, uydu ağları, sinyal istihbaratı ve elektronik karıştırma sistemleri; tanklardan, hatta bazı durumlarda füzelerden bile daha kritik hale geliyor. Bu nedenle artık savaş yalnızca "kim ateş etti?" sorusuyla okunamaz. "Kim kimi gördü, kim kimi kör etti, kim kimin karar alma döngüsünü bozdu?" soruları daha belirleyici hale geliyor. İran'ın bugün elde etmeye çalıştığı şey klasik anlamda zafer değil; görünürlük eşitliği, yani daha önce hiç sahip olmadığı bir savaş alanı farkındalığıdır. Rusya ve Çin'in sağladığı ya da sağlayabileceği katkı da tam burada düğümleniyor: Tahran'a daha çok mermi vermekten ziyade, ona daha iyi görme yeteneği kazandırmak.