Savaştan önce ABD ile İran arasındaki müzakerelerin başlığı belliydi. İran'ın nükleer zenginleştirme programı ve balistik füze kapasitesi konuşuluyordu. Sonradan rejim değişikliğini de içine koyduğumuz bu çerçeve, Washington'un hedefini açık biçimde ortaya koyuyordu.
Bir hatırlatma daha.
Donald Trump ne diyordu?
"İran'la, koşulsuz teslimiyet dışında hiçbir anlaşma olmayacak!"
Trump'ın onlarca tehdit cümlesinden biri olan bu cümle bir müzakere dili taşımıyor, doğrudan hedef ilan ediyordu. Teslimiyet, ardından yeniden dizayn. Liderlik kadrosunun tasfiyesi, devlet mimarisinin yeniden kurulması ve nihayet kontrol edilebilir bir yapı.
Sonra savaş başladı.
Beklenen hızlı sonuç gelmedi. Süre uzadı. İsrail'in savunma hattı yıprandı, hava savunma sistemi delik deşik oldu. ABD saldırıları etkiliydi; üst düzey isimler hedef alındı. Ancak İran yönetimi boşluğu doldurdu, kadro yenilendi ve sistem ayakta kaldı.
İran sahada farklı bir model kurdu. Mozaik savunma. Dağınık, esnek ve sürekli kendini yenileyen bir yapı. Bu model savaşın süresini uzattı, maliyetini artırdı ve çatışmayı yaydı.
Ve denklem değişti.
Dediğim gibi başlangıçta nükleer ve balistik başlıkları konuşuluyordu ama düğüm Hürmüz'de atıldı. İran, deyim yerindeyse enerji hatlarını baskı altına aldı, petrol akışını engelledi ve sonunda küresel piyasalar süreçten doğrudan etkilendi.
Tam da bu aşamada söylem ile gerçek arasındaki mesafe açıldı.
Daha iki gün önce ABD'nin dili sertti. "İran'ın nükleer kapasitesi tamamen ortadan kaldırılacak" deniyordu, "İran'ı taş devrine göndereceğim" tonuyla mutlak galibiyet vurgusu yapılıyordu. Hatta öyle ki, herkes Amerika'nın nükleer atıp atmayacağını konuşuyordu.
Gece yarısı nükleer beklerken ateşkes konusunda olumlu mesajlar verdi Trump.
İnanalım mı? Müzakere masasında görüşmeler sürerken ilk bomba atılmıştı çünkü.
Bir kere hemen şunu söyleyeyim, "sürpriz ateşkes" olarak sunulan gelişmeler, sahadaki gerçeklikten bağımsız okunamaz. Küresel piyasalar kısa süreli bir rahatlama yaşıyor, diplomatik çevreler temkinli bir iyimserlik üretiyor. Ancak Ortadoğu'nun tarihsel gerçekliği ile Washington'un stratejik sürekliliği birlikte değerlendirildiğinde, bu ateşkesin kalıcı bir barışa dönüşme ihtimali zayıf kalıyor.
Bir gerçek daha var.
ABD ateşkes konuşurken, İsrail Lübnan hattında saldırılarını sürdürüyor.
Savunma hattı yıpranmış bir yapının bu agresifliği güç gösterisi olarak okunamaz. Aksine, masadan kalkma ihtimali beliren Washington'ı yeniden sahaya bağlama hamlesi.
İsrail yönetim şunu düşünüyor: Ateşi ne kadar yayarsa, ABD'yi o kadar bu coğrafyaya demirler. Bu bataklık derinleştikçe, kendi bekasını da aynı ölçüde tahkim eder.
Bu denklem ortadayken "ateşkes neye hizmet eder?" sorusunu sormadan edemiyor insan.
Sonuçta tablo ortada: uzayan bir savaş, yıpranmış diplomasi, delik deşik olmuş uluslararası hukuk ve bunların üzerine kurulan bir barış söylemi.
Hiç inandırıcı değil.
Ateşkes söylemi, bir zaman kazanma çabasından başka bir şey değil.
Çok karamsar bulacaksınız ama...
Barış diye sunulan her durak, bir sonraki çatışmanın hazırlık sahasıysa; orada barıştan söz edilmez, yalnızca hegemonun zamanı yönettiği bir savaş düzeni vardır.