Sistemin hapsettiği yerden konuşmanın konforunu yaşadılar.
Üstelik gardiyanların kurduğu ranttan da beslendiler.
O yüzden dünyaya bakmak yerine, hücrenin içini tarif ettiler.
Ezbere konuştular.
Güvenli cümleler kurdular.
Risk almadılar.
Emperyalizmin taşeronu kompradorlardan bahsediyorum.
Ama tarih risk almayanları beklemez.
Ve beklemedi.
Çok şükür kompradorların devri bitti.
Türkiye uzun süredir o hapsedildiğin yerin dışından bakıyor. Gürültüyle değil. Aceleyle hiç değil. Sabırla. Çünkü bu çağda mesele taraf olmak değil; denge kurmak. Masaya otururken de sahada dururken de aynı dili konuşuyor; hukuk diyor, düzen diyor, sorumluluk diyor. Ve bunu fiilî ağırlık olarak ortaya koyuyor.
Türkiye'nin bugün ne yaptığını anlamak için şöyle bir Davos'a uzanın, tartışmalara kulak verin.
Bu yıl Davos'ta konuşulanlar, geçen yüzyılın hikâyesinin fiilen kapandığını gösterdi. Bir zamanların "özgüven zirvesi", bu kez bir itiraf kürsüsüne dönüştü. Batılı devlet temsilcileri artık krizi yönetemediklerini gizlemedi.
Finans hâlâ ayakta ama üretim çökmüş durumda.
Para dolaşıyor ama değer üretmiyor.
Sermaye hareketli ama toplumlar kilitlenmiş halde.
Davos'ta "verimlilik krizi" dendi. "Yapısal tıkanma" dendi. "Kapitalizmin kendini yenileyememesi" açıkça telaffuz edildi. Büyük fon yöneticileri, artık risk değil belirsizlik yönettiklerini söyledi. Devlet temsilcileri, sistemin toplumsal meşruiyetini kaybettiğini kabul etti. Yani bir dönemin sahipleri, ilk kez şu cümleyi dolandırmadan kurdu: Bu düzen yürümez.
Bu bir entelektüel tartışmanın ötesinde bir durumu gösteriyor.
Bu bir panik.
Ve panik merkezdeyse fırtına çevrede kopar.
Jeopolitik gerilimlerin bu kadar sertleşmesinin nedeni tam da bu. Çünkü çöken her merkez, çevrede kontrolsüz alanlar üretir. İşte Türkiye tam bu noktada farkını ortaya koyuyor. Ne boşlukta savruluyor ne de eski düzenin enkazına tutunuyor. Fırtınanın ortasında duruyor. Ve düzen kuruyor.
Libya'da yapılan buydu. Kaosun tarafı olunmadı; meşru düzenin tarafı olundu. Sahada denge kuruldu, masada siyasal süreç işletildi. Somali'de mesele yalnızca güvenlik değildi; devlet inşa etmekti. Ordu kuruldu, kurumlar desteklendi, yönetim kapasitesi ayağa kaldırıldı. Karabağ'da yeni bir Kafkasya düzeninin kapısını araladı. Bunlar ani hamleler değil, uzun soluklu tercihlerdi.
Şimdi Suriye'de de aynı sabırlı akıl işliyor. Gürültü yok. Acele yok. Ama netlik var. SDG'nin devre dışı bırakılması refleksin ötesinde bir birikimin sonucu. Sahada oluşturulan denge, masada hukukla tamamlanıyor. Türkiye burada "ben güçlüyüm" demiyor sadece. "Bu düzen böyle kurulmalı" diyor.
Çünkü Ankara'nın bildiği bir şey var:
Güç tek başına yetmez.
Silah tek başına çözmez.
Düzen kurulmadan istikrar olmaz.
Bu yüzden Türkiye masada ağırlık koyabiliyor. Çünkü sahada karşılığı var. Sahada etkili olabiliyor. Çünkü masada meşruiyeti var. Bu denge, bugün çok az aktörün kurabildiği bir denge.
Ve bütün bu tablo, en çok şunları sarsıyor:
Hâlâ eski yüzyılın diliyle konuşanları.
Hâlâ başkalarının cümleleriyle düşünenleri.
Hâlâ düzen kurmayı değil, düzenin kırıntılarından pay kapmayı siyaset sananları.
Batı bitiyoruz diyor, bunlar ama nasıl olur diyor. Türkiye sahada düzen kurduğunda da ne olup bittiğini anlayamıyorlar. Çünkü onların bakışı hâlâ o bilindik ezbere dayanıyor. O yüzden kompradorlar her gelişmede afallıyorlar. O yüzden her denge değişiminde şaşırıyorlar.