Ankara birkaç gün sonra rutin bir zirveye ev sahipliği yapacak. Program işleyecek, metinler okunacak; fakat bu kez mesele biraz daha derin. Ya akıl galip gelecek ve dünya bu kırılgan dengeden çıkış yolu bulacak, ya da kaos stratejileri içinde sistem kendi kıyametine doğru sürüklenecek. Çünkü şu anda yazılan hikâye sert; yakıt eksiliyor, üretim duruyor ve kriz büyüyor.
Bugünkü bunalım eski defterlere benzemiyor. 1930'ların krizi bankaların, borçların, tazminatların kriziydi. Bugünkü mesele yalnızca para defterinde yazılı duran rakamlardan ibaret değil; petrol kuyusunda, rafineride, gübre torbasında, kamyon deposunda, gemi makinesinde ve veri merkezinin arkasındaki jeneratörde düğümleniyor.
Ekonomi kitapları hâlâ aynı ezberi tekrarlıyor. "Piyasa ayarlanır" der. "Fiyat sinyal verir" der. Fakat üretim hattını gerçekler belirler. Bir tek parça eksikse bant durur; bir tek kimyasal yoksa fabrika susar; bir tek yakıt bulunmazsa kamyon yola çıkmaz.
Petrol pahalanınca yalnızca benzin pahalanmaz. Plastik pahalanır. Nafta kaybolur. Kimya aksar. Gübre azalır. Tarımın eli titrer. Ekmek daha tarladayken zamlanır. Sonra aynı adamlar çıkar, "enflasyon beklentisi bozuldu" der. Sanki buğday beklenti yönetememiş.
Dizel daha sert bir dert. Dünyanın görünmeyen kanıdır. Kamyonu o taşır, gemiyi o yürütür, madeni o kazar. Veri merkezinin arkasındaki jeneratörü de o bekletir.
Enerji hattındaki her daralma, dediğim gibi günün sonunda kısa sürede ülkelerin bütçesine, üretim planına ve egemenlik alanına doğru genişler.
Dünya ekonomileri tam da bu dramı yaşıyor. Döviz rezervi sınırlıdır. IMF reçeteleriyle kemer sıkmış ülkeler şimdi en acı seçimi yapmak zorunda kalır. Petrol mü alınacak, ilaç mı? Fabrika mı çalışacak, ev mi ısınacak? Borç taksiti mi ödenecek, çocuklara gıda mı bulunacak?
Borçların çoğu dolar cinsinden. Ama herkes dolar basamaz. Kur düşer, ithalat pahalanır, halkın sofrası daralır. Sonra fırsatçı sermaye gelir ve pek medeni bir edayla konuşur: "Sanayini ucuza alırım. Limanını alırım. Toprağını alırım." Buna da yatırım derler.
İktisat tarihini iyi bilenlerin gözünde 1920'lerin Almanya'sı bir hayalet gibi dolanıyor. Ödenemeyecek borcu ödetmeye kalkarsanız para çöker, siyaset dağılır, toplum hırçınlaşır. Sonra aynı düzen, kendi çıkardığı yangına itfaiyeci kıyafetiyle gelir.
NATO zirvesinin asıl imtihanı bu. Askerî tehdit söylemi bir yere kadar. Üretim zinciri kırılıyor. Enerji hattı daralıyor. Gıda pahalanıyor. Borç mimarisi ülkelerin boğazına çöküyor. Güvenlik artık tank, füze, radar meselesi değil; mazot meselesi, gübre meselesi, ekmek meselesi, kur meselesi.
Zirve elbette çok çok önemli. 1945 düzeninin en büyük sembollerinden biri olan NATO, ekonomik güvenliğin bu kadar sarsıldığı bir dönemde yalnızca askerî tehditleri değil, ekonomik savaşların yarattığı kırılganlıkları da ele almak zorunda. Belki de mesele artık rekabeti derinleştirmek değil, yeni bir düzenin nasıl kurulacağını konuşmaktır. Enerji arzından gıda güvenliğine, borç mimarisinden üretim zincirlerine kadar uzanan bu başlıklar, zirveyi sadece bir diplomasi gösterisi olmaktan çıkarıp gerçek bir arayışın parçası hâline getirebilir.
Yani, mesele sade. Dünya yeni bir bunalıma giriyor. Bu kez kriz, bankaların mermer salonlarından değil, üretimin paslı kapısından içeri giriyor. Ve o kapı kapanırsa, zirve bildirileri bile karanlıkta okunur.