İran'a yönelik olası bir Amerikan müdahalesinin tartışıldığı bu dönemde, mesele yalnızca askeri strateji veya nükleer caydırıcılık değildir. 90 milyona yaklaşan nüfusu, çok katmanlı etnik yapısı (Fars, Türk, Kürt, Beluç, Arap ve diğer gruplar) ve bölgesel güç dengelerindeki konumu dikkate alındığında, olası bir savaş ya da iç çatışma senaryosu Avrupa açısından doğrudan ve uzun vadeli sonuçlar doğuracaktır.
Avrupa'nın kısa vadeli jeopolitik hesaplarla vereceği destek kararları, orta ve uzun vadede ciddi bir kitlesel yerinden edilme ve entegrasyon krizine dönüşebilir.
İNSAN GÜVENLİĞİ PERSPEKTİFİNDEN İRAN MÜDAHALESİ
Birleşmiş Milletler verilerine göre son on yılda dünyadaki zorla yerinden edilmiş insan sayısı 110 milyonu aşmıştır. 2011 sonrası Suriye iç savaşı, yaklaşık 8 milyon dış göç ve 6 milyondan fazla iç yerinden edilme üretmiştir. Oysa Suriye'nin savaş öncesi nüfusu 23 milyon civarındaydı. Basit bir oransal projeksiyonla, nüfusu bunun dört katına yakın olan İran'da benzer yoğunlukta bir çatışma, 15–20 milyon arası insanın yerinden edilmesine yol açabilir. Bunun %20'sinin sınır ötesi harekete dönüşmesi dahi 4- 5 milyonluk yeni bir dış göç dalgası anlamına gelir.
Bu noktada ilk ve en doğrudan etkilenecek ülke şüphesiz Türkiye olacaktır. Halihazırda yaklaşık 2 milyon Suriyeli geçici koruma altındaki nüfusa ve yüz binlerce diğer sığınmacıya ev sahipliği yapan Türkiye'nin taşıma kapasitesi sosyo-ekonomik ve siyasal olarak sınırlarına yaklaşmıştır.
İRAN KRİZİ VE AVRUPA'NIN HAZIRLIKSIZLIĞI
Türkiye üzerinden Avrupa'ya yönelen düzensiz geçişler ise 2015–2016 krizinde görüldüğü üzere zincirleme etki yaratmaktadır. 2015 yılında Avrupa Birliği ülkelerine yapılan ilk iltica başvurusu sayısı 2 milyonu aşmış, bu durum Schengen rejimini, iç siyaset dengelerini ve aşırı sağ hareketlerin yükselişini doğrudan etkilemiştir.
Göç teorileri bize iki temel çerçeve sunar: "itme-çekme" (push-pull) modeli ve ağ (network) teorisi. İran gibi eğitim düzeyi görece yüksek, diasporası zaten Avrupa ve Kuzey Amerika'da örgütlü bir ülkede, çatışma koşulları oluştuğunda göç kararları hızla kolektifleşir. Var olan diaspora ağları, yeni gelenlerin barınma ve iş bulma maliyetini düşürerek zincirleme göçü hızlandırır. Ayrıca "karma göç" (mixed migration) dinamikleri devreye girer: siyasal mülteciler ile ekonomik göçmenler aynı akış içinde hareket eder, bu da iltica sistemlerinin ayrıştırma kapasitesini zorlar.
AVRUPA'NIN KIRILGAN DENGESİ VE İRAN FAKTÖRÜ
Avrupa Birliği'nin 2026 itibarıyla yaklaşık 460 milyonluk nüfusu düşünüldüğünde, 2–3 milyonluk ek bir göç akışı demografik olarak yönetilemez değildir. Ancak mesele nicelikten ziyade hız ve yoğunlaşmadır.
Göç literatüründe "absorbsiyon kapasitesi" kavramı, yerel işgücü piyasalarının, konut stokunun, eğitim ve sağlık altyapısının ani artışlara ne ölçüde yanıt verebildiğini ifade eder. 2015 krizi, Almanya gibi güçlü ekonomilerde dahi entegrasyon maliyetlerinin yıllık on milyarlarca Euro'ya ulaştığını göstermiştir.
Uzun vadede entegrasyon başarısızlığı; işsizlik, gettolaşma ve siyasal radikalleşme risklerini artırır.
Diplomasi açısından Avrupa devletlerinin kısa vadeli güvenlik ittifakı refleksiyle hareket ederek Washington çizgisini koşulsuz desteklemesi stratejik bir çelişki yaratır. Çünkü çatışmanın coğrafi olarak yakın maliyetini Avrupa üstlenecektir. Realist güvenlik yaklaşımı askeri caydırıcılığa odaklanırken, insan güvenliği paradigması sınır aşan toplumsal sonuçları merkeze alır. Avrupa'nın çıkarı, askeri tırmanışı teşvik etmekten ziyade çok taraflı müzakere mekanizmalarını, bölgesel diyalog platformlarını ve yaptırım-diplomasi dengesini güçlendirmektir.
ORTADOĞU'DA SAVAŞ, AVRUPA'DA GÖÇ TSUNAMİSİ
İran'da olası bir savaş yalnızca Orta Doğu'yu değil, Avrupa'nın iç siyasal istikrarını, refah devletinin sürdürülebilirliğini ve toplumsal uyumunu doğrudan etkileyecektir.
Göç krizleri öngörülebilir krizlerdir; sürpriz değildirler. Avrupa'nın bugün vereceği diplomatik pozisyon, yarının entegrasyon maliyetini belirleyecektir.
Bu nedenle Avrupalı karar alıcıları, askeri seçeneklerin ötesinde, göç ve insan güvenliği boyutunu merkeze alan uzun vadeli bir stratejik akla davet etmek akademik ve ahlaki bir sorumluluktur.