Dünya, ABD'nin Venezuela'yı müdahalesini ve bunun küresel dengeler üzerindeki muhtemel etkilerini tartışırken, düzensizlik çağının bir başka kırılma hattı daha görünür hâle geliyor. Bu kez mesele uzak coğrafyalar değil; Türkiye'nin doğrudan komşusu İran. Ülkede büyüyen protesto dalgası, yalnızca bir iç huzursuzluk değil; yıllardır biriken yapısal sorunların ve dış politika tercihlerinin geri dönüşü olarak okunmalı.
İran'daki gelişmeler, Türkiye açısından sıradan bir "dış haber" başlığı değildir. Çünkü komşu bir ülkede derinleşen her istikrarsızlık; göç, sınır güvenliği, enerji arzı, ticaret hatları ve bölgesel denge açısından doğrudan maliyet üretir. Son on yılda Suriye'de yaşananlar, yakın coğrafyadaki krizlerin "kontrollü" kalmadığını; hızla sınır aşan, bulaşıcı sonuçlar doğurduğunu zaten göstermiştir.
İran elbette Suriye ile birebir aynı koşullara sahip değil. Daha güçlü bir devlet geleneği, büyük bir nüfus ve derin bir kurumsal geçmiş söz konusu. Ancak benzerlik kritik bir noktada ortaya çıkıyor: Ekonomik çöküş, toplumsal hoşnutsuzluk ve dış politika maliyetleri aynı anda derinleştiğinde, krizler derinleşiyor.
Bugün İran sokaklarını besleyen öfkenin arka planında yalnızca siyasal baskı yok; ağır bir ekonomik yıkım var. Gıda fiyatları son bir yılda dramatik biçimde arttı, enflasyon halkın alım gücünü neredeyse sıfırladı. Konut fiyatları büyük şehirlerde erişilemez hâle geldi. Eğitimli gençler için diploma, artık sosyal güvence değil; hayal kırıklığı anlamına geliyor. Bu tablo, rejimin meşruiyet zeminini sessiz ama derin biçimde aşındırıyor.
Sanayi altyapısının çökmesi ve teknolojik geri kalmışlık, ekonomik durgunluğu derinleştiriyor. İran ekonomisi ihracatının yüzde 80'ini, devlet gelirlerinin yüzde 30'unu petrol ve doğalgaza dayandırıyor; bu bağımlılık, ABD yaptırımları kalksa bile sona ermeyecek. İç talep çökmüş durumda; grevler ve iş bırakmalar yaygınlaşıyor. Sonuç olarak büyüme oranı 2023'teki yüzde 5,3 seviyesinden 2025'te yüzde 0,6'ya düştü. Kayıt dışı ekonomi büyürken, kaçakçılıktan elde edilen kazançlar yargıdaki yolsuzluk nedeniyle elitlerin elinde toplanıyor.
Eğitimli gençler ve profesyoneller bu krizden özellikle sert etkileniyor. Resmi işsizlik oranı yüzde 9,2; genç işsizliği ise yüzde 23 civarında. Ancak bu rakamların gerçeği yansıtmadığı düşünülüyor. Dünya Bankası verilerine göre İran nüfusunun yüzde 61'i üniversite mezunu olmasına rağmen, bu eğitim ekonomik ya da mesleki güvenceye dönüşmüyor.
Ancak İran krizini yalnızca iç dinamiklerle açıklamak eksik kalır. Asıl sorun, Tahran'ın son yirmi yılda izlediği mezhep temelli yayılmacı dış politikanın giderek sürdürülemez bir yüke dönüşmesidir. Yemen, Irak ve Suriye hattında Şii kimlik üzerinden kurulan nüfuz alanları, İran'a kalıcı bir hegemonya kazandırmadı; aksine ekonomik kaynakları tüketen, toplumsal tepkiyi büyüten ve bölgesel yalnızlaşmayı derinleştiren bir maliyet üretti.
Yemen'de Husiler üzerinden yürütülen vekâlet savaşı, ülkeyi kalıcı bir insani felaket alanına çevirdi. Irak'ta mezhep temelli milis yapılar, merkezi otoriteyi zayıflattı; siyasal sistemi kilitleyen bir güç paylaşımı krizine yol açtı. Suriye'de ise rejimi ayakta tutma adına izlenen strateji, milyonlarca insanın yerinden edilmesine ve bölgesel istikrarsızlığın kalıcılaşmasına neden oldu.
Bu üç dosyada ortaya çıkan ortak tablo net: Mezhepçi yayılmacılık, İran'a sürdürülebilir bir güç kazandırmadı. Tam tersine, içeride refah üretemeyen bir rejimin, krizi sınırların ötesine ihraç etme çabasına dönüştü. Bugün İran halkı, yalnızca kendi ülkesindeki yoksulluğun değil; Yemen'de, Irak'ta ve Suriye'de harcanan kaynakların da bedelini ödüyor.
Tam da bu nedenle Ankara'nın tutumu yüksek sesli açıklamalardan değil; temkinli, mutedil ve çok kanallı diplomasiden besleniyor. Türkiye, bir yandan komşu ülkede tansiyonu artıracak söylemlerden kaçınıyor; diğer yandan da olası senaryolara karşı risk yönetimi yapıyor. Bu yaklaşım bir tercih değil, jeopolitik zorunluluk. Çünkü İran'da yaşanacak kontrolsüz bir sarsıntının faturası, en hızlı biçimde Türkiye'nin önüne düşer.
Sonuç olarak İran'daki kriz, yalnızca Tahran'ın iç meselesi değildir. Bu kriz, mezhep temelli yayılmacı politikanın iç istikrarı nasıl tükettiğinin canlı bir örneğidir. Düzensizlik çağında mesele artık "kim kazanacak" sorusu değil; istikrarsızlığın ne kadar yayılacağı sorusudur. Türkiye açısından yapılması gereken de budur: Gerilimi büyütmeden, riskleri azaltan, soğukkanlı ve stratejik bir komşuluk diplomasisi yürütmek.