Kahramanmaraş'taki okul faciası hepimizi derinden sarstı. Ama hepimiz için büyük bir sınava da dönüştü. Bugün yine sosyal medyadan takip ettiğim kadarıyla, bu okul katliamının üzerinde ter ter tepinmekteyiz tabiri caizse... Üzülmenin, taziye adabının değerini yeniden hatırlamamız gerekiyor.
Hemen herkes birer hakim, savcı, emniyet müdürü, psikolog ya da psikiyatrist'miş gibi ahkamlar kesiyor kaç gündür. Evet toplumda şok etkisi bırakan feci bir katliama maruz kaldı masum yavrularımız, onların aileleri, akrabaları, arkadaşları değil sadece, toplum olarak feci darbe aldık... Onlar bizim minik eğitim şehitlerimiz. Allah ailelerine sabırlar yağdırsın.
Ama bu facianın sonrasını iyi yönetebildiğimizi sanmıyorum. Cinayetlerin akabinde katilin babasının ifadeleri sayfa sayfa döküldü önümüze mesela... Bunu kim verdi sosyal medyanın eline bilmiyorum, muradı neydi onu da... Ardından katilin otopsiden çıkan cenazesinin nereye gömüldüğünden, bilumum fotoğrafları ve videolarına kadar her şeyini öğrenmek zorunda bırakıldık... Niçin, bir katili bu kadar etraflıca öğrenmek zorundayız? Niçin onun o kabarık saçlı yüzünü, ana dili gibi konuştuğu İngilizceyi defaatle dinlemeye, seyretmeye maruz kalıyoruz?
Ya bir de vefat eden masum yavrularımızla ilgili video akımlarına ne demeli? Bazısında melek kanadı takmışlar, bazısında yapay zeka aracılığıyla vefat eden minikler konuşturuluyor... Tam bir delilik gibi, feci bir üşüşmedir bu, kötülüğün yaygınlaştırılarak, köpürtülerek, adeta polisiye merakıyla defalarca ve defalarca önümüze sunulması, kötülüğün sökün etmesi gibi bir şey...
Adli Tıp hocamız Prof. Şemsi Gök; toplumu rencide edecek cinayetlerin ve özellikle toplu katliam olaylarının medyada yer alma şekline çok dikkat edilmesi gerektiğini söylerdi. Çünkü suça meyilli insanların bu yayınlardan alacağı cesaretle bu suçu tekrarlayabileceğinden, devam ettirebileceğinden söz ederdi. 'Suçun müteselsilen devam etmesi' derdi buna. Suça körükle gitmek tabiri caizse. Adeta bir tepkime gibi, etkileşim kazanarak kötülüğün zincirleme devam etmesi mahiyetinde bir tanımdı bu...
Kriminal bir toplum haline geldik, şiddet vakalarıyla o kadar çok uyarılıyoruz ki, insanın insana olan güveninin yitip gittiği bir suç ve şiddet selinin içindeyiz adeta. Korunaklı alanlarda, steril yaşam tarzına sahip kimselerin bunu fark etmesi çok kolay değil. Ama özellikle büyükşehirlerde yaşayanlar, bir asap bozukluğu halinde yaşıyorlar hayatı... İnsanlar o kadar kızgın, o kadar öfkeli ki, metrobüste, trende, vapurda hatta uçakta bile artık kimse kimseye bir nezaket jesti veya empati aralığı bırakmıyor. Trafiktense hiç söz etmiyorum bile, insanlar birbirilerini sollayıp, yol vermedikleri için hemen silaha sarılıyorlar, geçenlerde iki kadın sürücünün yol yüzünden birbirinin nasıl tırmıklayıp, saç saça baş başa girdiklerini hep birlikte seyrettik haberlerde...
Konjonktürel ciddi gerilimlerin, önemli uluslararası sorunların yanında artan şiddet ve cinayet olaylarına, evet sıra pek gelemiyor belki ama büyük kentler, özellikle İstanbul, patlamak üzere olan düdüklü tencere gibi, her yanından kızgın buharlar soluyor...
Hocamız medya aracılığıyla teferruatlandırılmış, detay detay dokunmuş cinayetler için ''suçun müteselsilen devam etmesi'' derdi. Burada bir benzetmeyle, ''kötülüğün müteselsilen devam etmesi' veya ''kötülüğün ilham kaynağına dönüştürülmesi' konusuna gidebiliriz.
Özgüven olarak lanse edilen şey çoğu kez hadsizlik, süper ego, edepsizlik hatta görgüsüzlük... Özgüven yarışına girmiş insanlarla dolu bir şehirde yaşamaksa elbette kolay değil. Belki de kolay olmadığı için, ezilmemek adına, hep birlikte aynı özgüven patlaması girdabına yuvarlanıp duruyoruz...
Kötücül bir tablo çizmek istemiyorum... Bir de şu var tabii hep söyleriz ya; iyilik sessizdir... Kötülüğün çok gürültülü sesi ve karamsar görüntüsü hep göz önüne düşer de, iyiliğin parmak uçlarında yürürcesine kimseyi incitmemeye özenen tavrı, çoğu kez göz ardı edilir...
Lütfen karamsarlığı arttırmayalım, lütfen yeni kötülüklerin ilham korosu haline dönüşmeyelim, olmaz mı?