Suriye'de ortaya çıkarılan tünel ağları, terör örgütlerinin yalnızca askeri değil, aynı zamanda ahlaki ve siyasal iflasını da gözler önüne sermektedir. Bu tüneller, bir "direniş" ya da "savunma" pratiği değil; korkunun, gizlenmenin ve toplumdan kopuşun mekânsal ifadesidir.
Siyaseti yeraltına hapseden bu anlayış, kamusal olanı yok sayar, hukuku devre dışı bırakır ve şiddeti bir yönetim biçimi haline getirir. Terör örgütleri tüneller aracılığıyla yalnızca devletten değil, temsil ettiğini iddia ettikleri halktan da saklanmaktadır. Bu kaçış hali, meşruiyet üretme kabiliyetini yitirmiş her silahlı yapının ortak refleksidir: görünmez olmak, hesap vermemek ve karanlıkta varlığını sürdürmek.
TÜNELLER, DEVLET-DIŞI AKTÖRLER VE MEŞRUİYET KRİZİ
Tüneller terörün ideolojik çöküşünün betonarme kanıtlarıdır. Eğer bir yapı toplumsal rıza üretebiliyorsa, yerin altına inmeye ihtiyaç duymaz. Eğer bir hareket haklı bir siyasal zemine sahipse, silahlarını çocukların yaşadığı mahallelerin altına gizlemez.
Max Weber'in "meşru şiddet tekeli" tanımı burada yalnızca akademik bir referans değil, bir teşhis aracıdır: Terör, meşru şiddetin yokluğunda değil, gayrimeşru şiddetin sürekliliğinde var olur. Hannah Arendt'in işaret ettiği gibi şiddet, iktidarın yerini aldığında siyaseti öldürür; tüneller de bu ölümün mezarlarıdır. Bu yapılar güvenlik değil güvensizlik, direnç değil çürüme üretmektedir.
Bu noktadan sonra tünelleri yalnızca silahlı altyapılar olarak değil, siyasal ve toplumsal bir tehdit olarak değerlendirmek gerekir. Yeraltı örgütlenmeleri, toplumu yatay bağlardan kopararak dikey bir korku hiyerarşisine mahkûm eder. Şiddet, gündelik hayatın olağan bir unsuru haline gelirken, sivil alan daralır, siyaset silaha teslim olur. Bu durum en çok Suriye toplumunun tamamına, fakat özelde bu coğrafyanın asli unsurlarından biri olan Kürtlere zarar vermektedir.
BİR HALK YERALTINDA TEMSİL EDİLEMEZ
Tarihsel olarak bakıldığında, silahlı yapıların kendilerini bir etnik kimliğin ya da toplumsal grubun tek temsilcisi gibi sunmaları, o grubun siyasal ufkunu daraltan en tehlikeli manipülasyon biçimlerinden biridir. Kürtler, Suriye'nin tarihsel ve sosyolojik dokusunun ayrılmaz bir parçasıdır; ancak terör, kimliği rehin almakta, meşru talepleri şiddetin gölgesinde anlamsızlaştırmaktadır.
"Karanlıktan aydınlığa" teması tam da bu bağlamda anlam kazanır. Tüneller karanlığın, üniter ve kapsayıcı devlet ise aydınlığın sembolüdür. Üniter yapı, etnik ya da inançsal farklılıkları inkâr eden bir model değil; bu farklılıkları eşit yurttaşlık paydasında buluşturan siyasal bir çerçevedir. Yeni Suriye'ye dair umut, yeraltı ağlarının tasfiye edilmesinde ve yerüstünde, şeffaf, hesap verebilir kurumların inşa edilmesinde yatmaktadır.
TERÖR VE TOPLUMSAL TAHRİBAT
Tarihsel deneyimler, silahlı yapıların barış ve yeniden inşa süreçlerinin en büyük sabotajcıları olduğunu açıkça göstermektedir. Lübnan, Irak ve Kolombiya örnekleri, şiddetin siyasete gölge düşürdüğü her durumda toplumların uzun süreli istikrarsızlığa sürüklendiğini ortaya koymuştur.
Suriye'nin önünde ise farklı bir yol vardır: Terörü temsil değil, tahrip olarak tanımlayan; etnik ve mezhepsel ayrımları değil, ortak yurttaşlığı esas alan bir devlet aklı.
Tünellerin ele geçirilmesi yalnızca bir güvenlik başarısı değil, siyasetin yeniden gün yüzüne çıkarılmasıdır. Şiddetin karanlığından hukukun aydınlığına geçiş, Suriye'nin hem teorik hem tarihsel olarak en güçlü çıkış yoludur. Bu yolun sonunda kazanan, terörün gölgesinden kurtulan Suriye toplumu olacaktır.