Orta Doğu'daki kriz, Ukrayna savaşı ve küresel ekonomik kriz birbirinden ayrı başlıklar değil. Son aylarda ortaya çıkan tablo, bu üç dosyanın tek bir merkezde birleştiğini gösteriyor: Başkan Trump'ın karar alma biçimi.
Trump'ın politikaları yeni bir yönelim değil, aynı zamanda mevcut düzeni zorlayan bir kırılma üretiyor. Ancak bu kırılma yeni bir düzen kurmaktan ziyade var olan sistemi daha da istikrarsızlaştırıyor.
İran'da ve Hürmüz'de yaşananlara baktığımızda bu tabloyla karşılaşıyoruz.
Trump, İran'a saldırırken hızlı sonuç almayı hedefledi. Nükleer programın sınırlandırılması, rejimin değiştirilmesi ve Hürmüz'ün kontrol altına alınması başlangıçtaki hedeflerdi. Ancak sahadaki gelişmeler bu hedeflerin hiçbirinin tam anlamıyla gerçekleşmediğini gösterdi. İran geri adım atmadı, Hürmüz meselesi çözülemedi ve savaş beklenen siyasi sonucu üretmedi. Çünkü İran yalnız değildi. Bu saldırıya hazırlıklıydı.
Trump iç kamuoyunda zafer anlatısı yaratmak için pes etmedi. Tam tersine, baskı ve müzakereyi aynı anda yürütmeye çalıştı.
Trump bir yandan İran'la anlaşmaya yakın olduklarını söylüyor, diğer yandan yeni saldırı tehditlerini gündemde tutuyor. Aynı süreçte İsrail'in Lübnan'daki saldırıları devam ediyor ve bu saldırılar müzakere zeminini sürekli zorluyor.
Bu durum, ABD'nin tek bir stratejiyle hareket etmediğini, farklı baskı araçlarını aynı anda kullanmaya çalıştığını gösteriyor. Ancak bu yaklaşım sahada bir sonuç üretmek yerine süreci daha karmaşık hale getiriyor.
Benzer bir tablo Ukrayna dosyasında da görülüyor. Trump seçimden önce barış getireceğini söylemişti. Rusya'ya karşı yürütülen strateji, kısa sürede sonuç almayı hedefleyen bir model üzerine kurulmuştu. Ancak savaş uzadıkça bu model sürdürülebilir olmaktan çıktı. Olası bir ateşkesin bile kalıcı güvenlik üretmekten çok yeni kırılganlıklar doğurabileceği tartışılıyor.
Şimdi ortaya çıkan tablo artık sadece rakiplerle ilgili değil.
Trump'ın politikalarının yarattığı sarsıntı yalnız rakiplerle sınırlı değil. Trump'ın sürekli konuşarak yarattığı sarsıntı artık yalnız rakipleri değil, müttefiklerini de zorluyor. NATO içindeki güvensizlik, Avrupa'nın artan güvenlik kaygıları ve Körfez'in temkinli mesafesi, ABD'nin kendi kurduğu ittifak yapısını bile taşıyamadığını gösteriyor.
Avrupa cephesinde bu güvensizlik daha görünür hale gelmiş durumda. Ukrayna savaşı boyunca ABD'ye bağımlı güvenlik mimarisi sorgulanmaya başlandı. Enerji krizi, savunma yükü ve belirsiz Amerikan politikaları... Avrupa başkentlerinde önce NATO sorgulandı sonra da "stratejik özerklik" tartışmaları yeniden gündeme geldi. Ancak bu tartışmalar henüz somut bir dönüşüme evrilmedi, şimdilik hummalı bir arayış niteliği taşıyor. Avrupa'nın güvenlik mimarisi SAFE projesi ile kurulabilir mi bilmiyoruz. Gelecek ay Ankara'da gerçekleşecek NATO zirvesi bu bağlamda yeni sorular üretebilir. Trump döneminde ABD-NATO çatlağı hangi boyutta derinleşecek birlikte izleyeceğiz.
Körfez ülkeleri açısından durum daha pragmatik. İran'la doğrudan çatışmanın maliyetini gören bu ülkeler, Trump'ın baskı politikasına tam anlamıyla angaje olmaktan kaçınıyor. Bir yandan ABD ile ilişkilerini korurken diğer yandan İran'la gerilimi sınırlamaya çalışıyorlar. Bu da bölgenin artık tek bir eksen etrafında hizalanmadığını gösteriyor.
Bu kırılma küresel ölçekte de hissediliyor. Uluslararası ekonomik düzenin temel mekanizmaları siyasi müdahalelere daha açık hale gelirken, ticaret ve enerji akışları giderek daha fazla jeopolitik risk altında kalıyor.
Trump'ın Çin ziyareti bu nedenle kritikti. Normalde böyle bir ziyaretin güçlü bir siyasi sonuç üretmesi beklenirdi. Ancak ortaya çıkan tablo farklı oldu. Çin taviz vermedi, ABD istediğini alamadı ve görüşme somut bir kırılma yaratmadı. Bu durum ABD'nin artık tek başına belirleyici hegemon güç kapasitesinin sınırlandığını gösteriyor.
Putin'in hemen ardından Pekin'e gitmesi ise cephelerin nasıl çalıştığını gösteriyor. ABD'nin uzun süredir ayırmaya çalıştığı Çin-Rusya hattının kopmadığı, aksine daha görünür hale geldiği anlaşılıyor. Enerji, ticaret ve finans alanındaki işbirliği derinleşirken, bu iki aktörün küresel sistemde alternatif bir denge arayışı içinde olduğu görülüyor.
Ortaya çıkan fotoğraf şu:
Trump küresel sistemi sarsıyor. Ama yeni bir düzen kuramıyor. Askeri baskı sonuç vermiyor.
Ekonomik baskılar direnç üretiyor. Diplomasi ise sürekli askıda kalıyor.
Bugün asıl mesele Trump'ın ne yapmak istediği değil. Mevcut durumdaki sarsıntı yeni bir düzen mi doğuracak, yoksa küresel sistemi daha kırılgan bir hale mi sürükleyecek?
Şimdilik gördüğümüz tablo, küresel sistemin daha kırılgan hale geldiği ve bu gidişatla krizin daha da derinleşeceği yönünde.