Bugün hepimiz evlatlarımızı bir yerlere yetiştirme telaşıyla, onları asıl menzillerinden uzağa savuruyoruz.
Kurslar, sınavlar, sertifikalar, proje dosyaları, rozetlerle dünyevi bir istikbal inşa ettiğimizi sanırken, ruhları muhkem bir yüceliğe havalandıracak olan o "insan yetiştirme" idealini, vıcıklaşmış bir dünyanın ellerine terk ediyoruz.
Cebimize "gelecek" diye koyduğumuz her kart, kalbimizden bir parça vakti çekip alıyor. Sonra bir gün bakıyoruz, evin içinde ses var, ama sükûn yok.
Bugün alkışın sesi, insanın sesini bastırıyor.
Ayıp duygusu, bir toplumu çığırından çıkmaktan alıkoyan ince bir fren gibiydi. Ve fakat el freni patlamış bir çağın yokuşunda gidiyoruz.
Bu tabloya "zamanın ruhu" deyip geçmek, hakikate karşı bir kayıtsızlık, bir tefekkür zaafıdır.
Bizler; şahsiyetin en estetik pozdan daha tesirli olduğunu, dünyanın pençelerinden sakınarak yaşamanın bir izzet olduğunu bilmek ve bildirmekle mükellefiz.
Elli yıl sonra evlatlarımızı yetiştirecek kimse kalmayacak! Bu ikaz, basit bir kaygı cümlesi sayılmasın. Bu, münkesir bir ruhun feryadıdır.
Yetiştirmek, memuriyet sınırlarına hapsedilecek bir vazife değildir. Yetiştirmek bir medeniyet işidir. Medeniyet işi, müfredatın kalınlığıyla ölçülmez. Medeniyet işi, örnekliğin ağırlığıyla ölçülür.
Kırk yaş üstü ebeveynler, muallimler, hocalar, akademisyenler, âlimler! Sizler bu dünyanın yabancısı, ahretliklerin aşinası olan kadim terbiyenin son taşıyıcılarısınız.
Bu söz bir methiye gibi okunmasın. Zira bir mesuliyet ilanıdır.
Siz hem eski dünyanın terbiyesini gördünüz hem yeni dünyanın saldırısını görüyorsunuz.
Bir köprü kuşaksınız.
Her kuşak "biz daha sağlamdık" masalını anlatır. Bu defa konu masal olmaktan çıktı.
Siz, okulun otorite sayıldığı dönemi gördünüz. Kitabın nesne olarak kıymetli sayıldığı dönemi gördünüz. Mahallenin birbirini tanıdığı günleri gördünüz. Ayıp duygusunun bir fren gibi çalıştığı günleri gördünüz. Mahremiyetin bir sınır gibi korunduğu, kapının eşiğinin bile haysiyet sayıldığı günleri gördünüz.
Köprünün hikmeti, bir kıyıdan ötekine geçişi mümkün kılmasıdır. Adabı, yöntemi, muhakemeyi, okuma disiplinini, edebin tadını, hikmetin sükunetini bir sonraki kıyıya taşımak, bu çağın en büyük hayrıdır.
Siz son bilinçli nesil olabilirsiniz. (Bu ihtimal bile insanın elini yazarken titretiyor.)
Fakat ihtimalin kendisi, bir görev doğuruyor. İlminizi bir miras gibi saklamayın; çünkü miras saklandığında küflenir, ancak bir sonraki kuşağa layıkıyla devredildiğinde yaşar.
Hocalar, âlimler! Sizin masanızda başka bir günah var.
Bilgiyi çoğalttınız ama hikmet seyreldi, kavramları büyüttünüz, mana küçüldü ve metinleri ağırlaştırınca okur kayboldu, çünkü toplumun önüne çoğu zaman rehber değil vitrin oldunuz.
Bu satırların içinde sertlik var, meydan okuma var. Zira pamukla sarılmış bir dille bu çağın yarasına merhem sürülmez.
İbn Haldun, nesillerin yükseliş ve çöküş ritmini anlatırken toplumsal dokunun inceldiği anlara işaret eder. O ritim, yalnız ekonomiyle açıklanmaz, edep ve dayanışma iklimiyle açıklanır.
Bu yazı bir teselli yazısı değildir. Bu yazı, geleceğin yetiştirme düzenine dair inceltilmiş bir cenaze ilanıdır.
Bugün öğreten yalnızlaştırılırsa, ebeveyn ekrana ram olursa, âlim ve hoca toplumdan koparsa, yarın bu ülke en gürültülü cehaletin peşine takılır.
Ve bu gürültü, hakikati susturur.
Asıl mesele evlatlarımızı bir yerlere yetiştirmek değildir. Asıl mesele, onları ötelerden uzanan müşfik bir ele tutunabilecek kıvamda yetiştirmektir.
Bu çağın ihtiyacı; şahsiyeti muhkem, merhameti diri, iradesi güçlü insanlardır.
Bunu yaparsak elli yıl sonrası bir karanlık kehanet olmaktan çıkar.