29 Kasım 2020 Pazar / 13 RebiülAhir 1442
Gece modu

SİHA-İHA savaşından dev rezerv keşfine... Üç havzanın yeni jeopolitiğinde Türkiye

Türkiye Tuna-1 kuyusundan cebine mavi altını koyarak çıktı. Rusya, Dağlık Karabağ meselesini, nasıl kapatmaya çalışırsa çalışsın elinde patladı. Tıpkı KKTC meselesinin AB'nin elinde patlaması gibi. Sadece Doğu Akdeniz'de süregiden lobi faaliyetlerine odaklanıp Ankara'nın falında yalnızlaşma görenler çok yanılıyor.

Prof. Dr. Nurşin Ateşoğlu Güney / Nişantaşı Üniversitesi24 Ekim 2020 Cumartesi 17:30 - Güncelleme: 25 Ekim 2020 Pazar 10:54

Bir süredir Türkiye’nin askeri, diplomatik, iktisadi yeteneklerini geliştirdiği bir dönemden geçiyoruz. Dünya politikasının sadece kaç kutuplu olduğuna bakılarak okunduğu dönemler geride kaldı. Uluslararası işbirliği – çatışma üretiminde bölgesel düzey önem kazandığından Türkiye’nin kendi dinamiklerine dayanarak gerçekleştirdiği bu atılımın önemi katlanarak artıyor. Geçtiğimiz günlerde Ankara için çok önemli bir gelişme yaşandı. Karadeniz’de Sakarya sahasında Tuna-1 bölgesinde iki aşamada toplam 405 milyar metreküp doğal gaz rezervi bulundu.

Mavi altın dönemi

Bu keşif, Ankara’nın yeni güç unsurları geliştirip kullandığı bir dönemde gerçekleştiğinden çarpan etkisi yaptı. Sonuçta bahsettiğimiz şey, petrol çağı bitiyor mu tartışması sürerken önünün bir pazar olarak açılacağı düşünülen doğal gazın, hem de Uluslararası Enerji Ajansı (UEA)’nın sınıflandırma sistemine göre dev bir rezerv olarak, Türkiye’nin mavi vatanında keşfi. Böylece Türkiye, doğal gaz rezervlerine, mavi altına, sahip ülkeler grubuna girdi. Üstelik bu keşif, pek çok rantçı devlette olduğu gibi boş bir sayfada, çöllerde-dağlarda in-cin top oynarken “büyük oyunlar” peşinde koşan yabancı istihbaratçı/mühendis/arkeolog ve benzerleri tarafından da gerçekleştirilmiş değil. Gelişmekte olan bir ekonomi olarak Türkiye’nin üretim ve tüketim açısından son derece dinamik olduğu ve deniz yetki alanlarının sınırlandırılması meselesinin “balıkçılık” dışında saiklerle konuşulduğu bir dönemde yapılan keşif sonucunda da beklenti, Türklerin ellerinde İngiliz çayı ile sabahtan akşama birim fiyat tartışan bir topluluğa dönüşmesi değil. Zaten şimdiden, yani Karadeniz ve Akdeniz’de geleceği düşünülen, hatta geleceği kesin gözüyle bakılan yeni müjdeli haberlerden bile önce, mavi altının keşfinin Türkiye’nin geliştirdiği askeri, diplomatik, iktisadi yeteneklerinin maliyetini nasıl etkileyeceği tartışılmaya başlandı. Bu tartışma, aslında, Karadeniz’deki keşfin Ankara için ne şekilde bir Havzalar jeopolitik bütünlüğü ortaya çıkartılacağı tartışması aynı zamanda.

Yeni maliyet hesapları

Türkiye’nin beka mücadelesinin sembolik bir yanı var. En sonunda bu mücadelenin dağlarda, denizlerde, havada yaşamını feda etmeye hazır Mehmetçiğin ve onun bu fedakarlığına hazır halkının bir anında, kararlılığında, toplandığını biliyoruz. Ancak Türkiye bu sembolik anın çok ötesinde, o anın gelmesi engelleyecek hatta rakip tarafından saldırının düşünülmesini imkânsız hale getirecek bir caydırıcı kuvvet geliştirmeye çalışıyor. Bu kuvveti de çoklu cephe mücadelesi verdiği bir ortamda (Irak, Suriye, Libya, Ege, Doğu Akdeniz, Azerbaycan vb) geliştirme derdinde. 

Bugün Ankara başarılı bir şekilde çoklu cephede aynı anda farklı hatlardan (Yunanistan, Rusya, ABD, PKK-PYD, Radikaller vb) gelen kötü niyetli denemeleri ve saldırıları püskürtebildiğini gösterdi. Bu nedenle Ankara’nın mücadelesi rakipleri tarafından ısrarlı bir biçimde maliyet hesaplarına indiriliyor. Her gün TL’nin döviz karşısında değeri, yurtdışında makalelerde, bloglarda, gazete ve televizyon haberlerinde sanki hava durumu raporuymuşçasına yayınlanıyor. Bu yayınların altındaki niyet sadece Ankara’nın hareket alanını sınırlandırmak için kamuoyunun psikolojisini karartmak değil. Bu yayınlar ciddi bir beklentiyi de yansıtıyor. Bir gün Türkiye’nin yükselen maliyetler karşısında caydırıcı güç geliştirmeyi bırakıp sadece savaşan bir güce dönüşmesini, Ankara ile pazarlıkları da bu hat üzerinden açmayı bekleyenler var. Türkiye’nin doğal gaz keşfinin bozduğu maliyet hesapları işte bu hesaplar. Üstelik böylece Ankara, maliyet hesabını üç ayrı seviyede bozuyor.

İlk seviyeyi, evde bütçe hesabı yapan herkes tahmin edebilir: Türkiye, bulduğu ve umuyoruz bulmaya devam edeceği enerji kaynaklarını milli ekonomiye kazandırarak dışarıdan pahalıya aldığı ve dolayısıyla cari açığının en önemli kalemlerinden biri olan enerji girdisinin fiyatını düşürecek. Türkiye’nin Rusya ve İran’dan aldığı doğalgazın fiyatlandığı kontratların süresi doluyor. Rus alt yapı yatırımlarının geri ödemesi orta vadede sona eriyor. Bakü ve Ankara her zaman kardeşti ama son dönemde kardeşlerin arası hiç olmadığı kadar iyi.

Ticaret savaşları

Kısaca, 2023’de ekonomiye kazandırılacak bir enerji kaynağı, ismi üzerinde, üretim makinasına hayat kaynağı olacak; tüketimin ekonominin dinamizmini sürdürecek seviyede olmasını sağlayacak ve özellikle uzun dönemli, yüksek maliyetli ama stratejik yatırımların önünü açacağından dinamik bir pazar kaybetmek istemeyen ve Türkiye’yi sınırlandırma derdi nedeniyle para kazanmak isterken engellenmiş, eli ayağı bağlanmış yabancı yatırımcının şimdiden duyulmaya başlayan şikayetleri artacak. Sonuçta ekonomik maliyeti yükseltmek isterken, dinamik bir pazarı millileşmeye zorlarsanız ve bu pazar kendi enerji üretimini yapabilirse a)- kendi rakibinizi yaratırsınız (-ki Türkiye’nin buna itirazının olmadığı görünüyor); b)- pazarı başkalarına- rüyalarında “Anneciğim, Türkler geliyor” korkusu yaşamayanlara kaptırırsınız. Sonuçta Türkiye’den bağımsız bir gerçeklik var: Dünya’da tek bir üretim merkezi ve tek bir yatırımcı yok. Bu gerçeklik nedeniyle “ticaret savaşı” kavramı hayatımıza döndü ve bu gerçeklik nedeniyle de savaş tam anlamıyla savaşı ilan edenler için başarılı olamadı. Ne demek istiyoruz; ekonomi ve yatırımı maliyet üzerinden silah haline getirmeye çalışmanın da bu silahı kullananlar için bir maliyeti var. Sonuçta küresel ekonomik görüntü tanrısal bir düzen değil, reel ekonomi ile spekülasyonların toplamının ekrana yansıması. Spekülasyonların maliyetinin katlanılabilir olacağını düşünenler hatta spekülasyonları reel ekonomiden yani gerçek değerlerden daha çok önemseyenler her gün, Türk donanması, İHA ve SİHA’larıyla yakın çevrede cirit atarken TL-döviz değerini açıklamayı ucuz ve eğlenceli bir oyun olarak görüyorlar. Oysa gerçek hayatta ortaya çıkan küçük bir sürpriz, yeni bir kaynağın – dev bir rezervin, bu sene Dünya’da keşfedilen en büyük doğalgaz rezervinin Türkiye tarafından keşfi, bugüne kadar zaten Ankara’nın hamlelerini durdurmayı başaramamış spekülasyon oyununun ucuz ve eğlenceli olmayacağını gösteriyor.

Ankara’nın pazarlık gücü

Maliyet hesabının değiştiği ikinci seviye için, basit ev ekonomisi matematiğinin dışına çıkıp, pazarlık gücü alanına gelelim. Enerji pazarında, her pazarda olduğu gibi üreticinin de tüketicinin de bir gücü var ve bu güç sonuçta a)- fiyatlarda; b)- enerji arz/talep güvenliğinde ifadesini bulan bir pazarlık gücü haline dönüşüyor. Türkiye’nin zaten genelde göz ardı edilmek istenen bir gücü vardı, bu da büyük oranda önemli bir tüketici olmasından kaynaklanıyordu. Türkiye, bir süredir, tüketici olarak pazarlık gücünü artıracak bir çeşitlendirme siyaseti de izliyordu. Kaynak ülke ve yenilenebilir enerji ile nükleer enerji gibi farklı enerji biçimlerinin çeşitlendirmesine giderek aslında enerji üretme ve enerji depolama ve spot piyasa (EPİAŞ) kapasitesini, tüketici pazarı olmaktan kaynaklanan gücünü artırmak için kullanmaya çalışıyordu. Talih, akıllı bir stratejiyi ödüllendirircesine Türkiye’ye önemli bir rezerv kaynağı bahşetti. Bu bakımdan güçlü tüketicilerken üretici hale gelip oyunun kuralını değiştiren ABD ve İsrail örneklerine Türkiye’nin durumu benziyor. Her iki ülkenin de artan pazarlık gücünün nasıl kazanç hanesine dönüştüğünü gördük.

Hayallerden keşiflere

Mesele sadece üretici kaynak ülke olarak pazara girmek ve böylece de Karadeniz-Akdeniz havzalarındaki kaynak ülkelerin rakibi olmak değil, mesele üretilecek kaynağınızın olmasının sizi buna uygun insan kaynağı ve teknoloji geliştirmeye itmesi. Türkiye milli sondaj ve araştırma gemileriyle bu adımı atmıştı, doğal gaz depolama ve taşıma alanında yapılacak yeni yatırımlar artık akılcı ve kazançlı yatırımlar olarak görüleceğinden Türkiye mühendislikten piyasa uzmanlığına, spot piyasa merkezi olmaya belirli kritik atılımların da en büyük adayı olarak ortaya çıkıyor. Kısaca Türkiye’nin Doğu-Batı, Kuzey-Güney enerji ticaretinde coğrafyası ve tüketici pazarı nedeniyle doldurmaya çalıştığı kilit konum bir anlamda, değişmeden kabuk değiştiriyor. Bu arada Ankara’nın enerji merkezi olma hedefi, enerji havzaları arasındaki bir bölge ülkesinin ihtiraslı bir hayali olmaktan, bu havzalarda ihtiraslı keşif çalışmaları yapabilen ve havzalarda alan kazanan bir aktörün gerçekleştirebileceği nihai hedef haline dönüşüyor. Böyle bir aktörün dış politikasında sıklıkla karşılaştığı “fırsatçılık” suçlamasıdır.

Saldırgan aktörlerin kendi saldırgan ama boşa düşen teşebbüslerini Ankara’yı fırsatçılıkla suçlayarak görünmez kılmaya çalışmaları vakayı adiye haline geldi. Suriye’de, Mısır’da, Lübnan’da, Kıbrıs’ta, Ege’de bu gelgiti yaşadık. Üstelik, Fransa, ABD’de ya da bazı AB ülkeleri bu suçlamaları Ankara’yı yaptırım tehdidi ile sınırlandırmaya çalışmak için mazeret olarak kullanıyorlar. Türkiye’nin milli kaynaklarıyla kendi denizlerinde bulduğu rezervlerin maliyet bozucu etkisinin üçüncü düzeyi de tam burada gözümüzün önüne seriliyor. Artık burun kıvırarak “fırsatçı” bir aktörden bahsetmek Türkiye’nin kazançlarını görmemek ideolojik bir körlüktür. Ankara fırsattan sadece faydalanmadı, fırsatı kazanç hanesine çevirdi. Bu aslında Akdeniz-Karadeniz ve Hazar Havzası arasında noktaları birleştirme gücünü Batı-Rusya kavgasının ötesine taşıyan bir hamledir.

Bugün bu Havzalarda at koşturmaya alışık güçler, Soğuk Savaş sonrası 1990’ların sonunda oturttukları enerji jeopolitiğinin çerçevesinin sadece değiştiğini görmüyorlar, herkesin herkese rakip olduğu bir Havzalar jeopolitiğinde Türkiye’nin oyun bozarak kazanç sağlamanın ötesine çıktığını, oyun esnasında oyun için geliştirdiği yeteneklerle doğrudan kazanç elde ettiğini görüyorlar. Böyle bir aktörü yaptırım tehdidiyle caydırmaya, terbiye etmeye çalışmak işe yarar bir strateji değildir.

Yeni havzalar jeopolitiği

1990’ları hatırlayanlar Havzalar jeopolitiği kavramına yabancı değiller. O gün tabi kaynaktan veya donanma gücünden ziyade boru hatları üzerinden Hazar-Karadeniz-Akdeniz bağlantısı konuşuluyordu. Bugün Hint Okyanusu-Kızıl Deniz- Adriyatik bağlantısı içerisinde Hazar-Karadeniz-Akdeniz; boru hatlarından, deniz taşımacılığına, internet kablolarından LNG depolarına hareketliliğin ve hayatın kanını kapakçıklarında toplayıp geri püskürten bir bağlantılar kalbi gibi çalışıyor. Üstelik bu havzaların damarlarında yaşanan çatışma ve anlaşmazlıklar sondaj gemilerine eşlik eden, tatbikatlarla güç gösterisi yapan donanma ve hava unsurlarını da beraberinde taşıyor. Arap Baharı sonuçlanmayıp mücadeleyi enerji kaynakları, egemenlik iddiaları ve silahlanma üzerinden Ege-Akdeniz’e taşıyınca herkesin herkese rakip olduğu bir dönem de işte tam bu yeni güzergâhta başlamış oldu. Rekabetin şiddetini, dün yanlışlıkla ya da bilerek ateşlenip Suriye ve yakınlarında patlayan füzelerden anlıyorduk. Bugün ise neredeyse her gün yeni ya da uzatılmış bir NAVTEXT ile karşı karşıya kaldığımızda fark ediyoruz.

Bu şiddetli rekabetin son birkaç ayı oldukça ilginçti. Neler oldu gözden geçirelim: Hep başarısız AB, Fransa liderliğinde harekete geçmeyi de Almanya liderliğinde Türkiye ile uyuşmayı da başaramadı. Hatta, bugün artık açığa çıktı ki genelde AB’ye inanmayı tercih eden KKTC solu dahi artık Avrupa’nın özel fonlar ve kötü söylemler dışında bir şey üretemediğinin farkında. ABD, Pompeo ve Esper ile Kuzey Afrika-Ortadoğu hattında sıkıcı bir gövde gösterisi yaptı. Girit’te var olan donanma üssünü güçlendirme sözü, Tunus’a “aman sakın hattan çıkmayın ödülü”, Lübnan’a “Fransa’nın başarısızlığını çok görünür kılmayın tehdidi”, bol BAE övgüsü, İran’a tehdit, Moskova’ya soğuk mesajlar, Doğu Akdeniz Forumuna destek ve Ankara ile ilgili kafa karışıklığı. Pompeo ve Esper, Ankara ile ilgili tüm cümlelerin NATO’ya dokunan bir yanı olduğunu biliyorlar aslında. O nedenle kurmak istedikleri cümlelerin üçünü yutup birini söylüyorlar. Bilindiği gibi, NATO kendi içerisindeki bölünmeyi aşabilmiş değil. Ankara-Atina gerginliği değil NATO’yu bölen, NATO’yu bölen Doğu ve Güney cephelerinin ayrışması. Güney cephesinde AB’den sirayet eden farklılaşma ve rekabet de Brüksel’in ayarını iyice bozmuş durumda. Stoltenberg, Brüksel’in yaralarını sarmaya çalışan hastabakıcı rolü oynamaktan NATO’nun gücünü gösterecek mesaj vermeye fırsat bulamıyor bile.

Türkiye’nin üç havza derinliği

NATO’nun hali içler acısıyken, ABD’de yer gök seçime odaklanmış durumda. Bu haleti ruhiye içerisinde herkes Moskova’dan bir hamle beklerken, Kremlin gaz keşfinden de İdlib-Tel Rifat- Münbiç direncinden de Libya’daki alanından da hoşnut olmadığı Ankara’ya mesajı Doğu-Batı enerji güvenliği üzerinden vermek istedi. Nasılsa Bakü’de çalacak alarm zili Washington ve Brüksel’de de duyulurdu. Sonuç Kremlin’in hesap ettiği gibi olmadı. Hatta Batı ve İran bile başını Rusya’ya çevirdiğinden Ankara’dan gelen hamlenin hızını ve etkisinin kuvvetini anlamakta güçlük çekti. Akdeniz-Karadeniz-Hazar havzalarını kendi ikna kabiliyeti üzerinden değil Türkiye’nin meşguliyeti üzerinden ve Ankara’ya çelme atarak birleştirmek isteyen Moskova, üstelik bir nevi SİHA/İHA savaşı ile Libya’dan Dağlık Karabağ’a kadar Türkiye’ye bir derinlik alanı kazandırmış oldu. Bu acemi hamleden dolayı Moskova’ya Pentagon çevresinden kızanlar mutlaka vardır. Çünkü bu stratejik hata sadece Rusya gibi bildik bir eski süper gücün kullandığı üç havza arasındaki bağlantıyı Türkiye’nin askeri etkisine öncesinde var olan biçiminden farklı bir şekilde açtı. Ankara’nın elini yükseltmesine yol açtı. Türkiye güven tazeledi. Tazelenen güven üzerinden Kıbrıs’ta statüko bozucu Maraş hamlesi gibi hamleler desteklendi. Kısaca Hazar hattında Ankara’ya kaybedilen bir inisiyatif Karadeniz ve Akdeniz’de Türkiye’nin esnekliğini arttırdı. Ancak çok hızlı gerçekleşen ve Karabağ eksenli giden bu süreç daha önemli bir şeyi de gösterdi. Türkiye üç havza üzerindeki derinliğini hiç umulmadık bir dengeleme mekanizmasını (örneğin Ukrayna’yı) devreye sokarak daha geniş bir çerçeveye, Havzaların kontrolünden Havzalar arası dengelerin kontrolüne taşıyabiliyor. Akdeniz’e BAE’ni taşıyıp tatbikat yaptırmaktan medet umanların da (İsrail- Fransa-ABD), Türkiye’nin güçlenmesi dışında dertlere odaklanması gerekenlerin de (Rusya-İran) kaçırmaması gereken, dikkatli bir biçimde izlemesi gereken bir gelişme. Ankara’yı cephe daraltmaya teşvik edenler farklı cephelerde Ankara’nın burunlarının dibine kadar sokulduğunu görebilirler.

Türkiye ile ilgili yanlış hesaplar ekonomik falcılığa ve bu falı açmak için pompalanan, el değiştiren dövize dayanıyor. Bu gölge oyunu sonsuza kadar sürdürülemez. Türkiye Tuna-1 kuyusundan cebine mavi altını koyarak çıktı. Dağlık Karabağ meselesi, Rusya bu meseleyi nasıl kapatmaya çalışırsa çalışsın elinde patladı. Tıpkı KKTC meselesinin AB’nin elinde patlaması gibi. Sadece Doğu Akdeniz’de süregiden lobi faaliyetlerine odaklanıp Ankara’nın falında yalnızlaşma görenler çok yanılıyor. Bir Türk kahvesi tiryakisinden tavsiye, kötü fal bakanlara bir daha kimse fal baktırmaz. Türkiye’nin falında üç vakte kadar müjdeli haberler var. Bizden söylemesi…

gnursin@hotmail.com