Suriye sahasında ateşkes ihlallerinin arttığı bir dönemden geçiyoruz. YPG'nin Şam yönetimine doğrudan silahla karşılık verdiği örnekler, sahadaki gerilimin yalnızca taktik düzeyde olmadığını gösteriyor. Özellikle YPG cephesinde yaşanan psikolojik kırılma dikkat çekiyor. Yıllardır fiili kontrol altında tuttukları alanlardan çekilirken ortaya çıkan tablo, örgütün uzun süredir pazarladığı "yerel yönetim", "komünal yapı" ya da "demokratik model" anlatısının sahada güçlü bir karşılık bulmadığını bir kez daha ortaya koydu. On beş yıla yaklaşan istikrarsızlık döneminin ardından geriye kalan yapı; altyapısı zayıf, siyasal kurumsallaşması olmayan ve büyük ölçüde terörün finansmanına hizmet eden bir alan görüntüsü veriyor.
Bu tablo, aslında uzun süredir altını çizdiğimiz daha geniş bir gerçeği yeniden hatırlatıyor. Bölgedeki devlet dışı aktörler ve vekil yapılar çoğu zaman askeri olarak yenildikleri için değil, stratejik işlevlerini yitirdikleri anda tasfiye ediliyor. SDG/YPG'nin bugün karşı karşıya kaldığı durum da bu çerçevede okunmalı. Sahadaki askeri denge kadar, bu yapıya atfedilen jeopolitik rolün aşınması belirleyici oluyor. İsrail'in örgüte verdiği vaatler ise bugün karşılıksız çıktı.
Suriye sahasında kararın yeni verilmediğini de not etmek gerekiyor. Daha 2024 yılı itibarıyla dikkatli gözler, Amerikan varlığının kademeli biçimde sorgulanmaya başlandığını görüyordu. Washington açısından Suriye, artık sürdürülebilir bir angajman alanı olmaktan ziyade, maliyeti artan ve getirisi azalan bir dosya haline gelmişti. Bu durum, sahadaki aktörlerin pozisyonlarını da doğrudan etkiledi.
7 Ekim 2023 sonrası Gazze'de yaşananlar, bölgesel çatışmanın kontrollü alanların dışına taşma ihtimalini güçlendirdi. O dönemde Suriye'nin kuzeyinde, Lübnan hattında ve Irak sahasında oluşabilecek kırılmalara dikkat çekmemizin nedeni de buydu. Türkiye açısından mesele, yalnızca sınırın hemen ötesindeki bir yapıdan ibaret değildi. Terör örgütünün, genişleyen bir bölgesel çatışma dalgası içinde farklı bir işleve büründürülme ihtimali ciddi bir risk başlığı olarak masadaydı.
Bu noktada Ankara'nın yaklaşımı çoğu zaman iç siyasete sıkıştırılarak okunuyor ve bu da analitik bir hataya yol açıyor. Son dönemde "terörsüz Türkiye" başlığı altında yürütülen tartışmaların önemli bir kısmı, bu süreci geçmişteki çözüm ya da demokratikleşme girişimleriyle özdeşleştirme eğilimi taşıyor. Oysa Ankara'nın okuması, başından itibaren Suriye merkezli bir jeopolitik sıkışmaya dayanıyor. Sahadaki gelişmelerle iç politik hamleler arasında doğrudan bir bağ kuruluyor.
Ankara, bir yandan sahada kararlı bir duruş sergilerken, diğer yandan iç cepheyi tahkim etmeye dönük adımlar attı. Bu yaklaşım, kısa vadeli siyasi hesaplardan ziyade, bölgesel risklerin içeride yaratabileceği kırılganlıkları sınırlama hedefiyle şekillendi. Öcalan'ın yeniden manşetlere taşınması, "umut hakkı" tartışmaları ve iç siyasette riskli görülebilecek bazı adımlar bu çerçeveden bağımsız okunmamalı. Aksine bu hamleler, Suriye'de ve daha geniş bölgesel denklemde ortaya çıkabilecek senaryoları önceden okuma çabasının bir parçası olarak değerlendirilmeli.
Bu yaklaşım, literatürde sıklıkla "önleyici güvenlik" olarak tanımlanan çerçeveye oturuyor. Yani tehdit doğrudan kapıya dayanmadan önce, siyasi ve toplumsal zemini güçlendirmeye yönelik bir hazırlık süreci işletiliyor. Türkiye'nin Gazze süreciyle birlikte aldığı pozisyon da bu bağlamda ele alınmalı.
Suriye'de merkezi yönetimin güçlendirilmesi ise daha geniş bir bölgesel dönüşümün işareti olarak öne çıkıyor. Ticaretin canlanması, yeni bir mülteci dalgasının önlenmesi ve Suriye'nin Doğu Akdeniz çanağındaki ekonomik döngülere yeniden dahil edilmesi bu sürecin doğal sonuçları arasında yer alıyor. Suriye'deki denge oturdukça, Lübnan'da siyasal zeminin yeniden inşasının gündeme gelmesi de şaşırtıcı olmayacak.
Tam bu noktada Lübnan-Suriye-Irak-İran hattı dikkatle izlenmesi gereken bir güzergâh olarak öne çıkıyor. İran'ın bölgedeki etkisi aşındıkça, ortaya çıkacak yeni Sünni blok Tahran'ı daha sınırlı bir manevra alanına zorlayabilir. İran dosyası ile bölgesel ticaret ve entegrasyon başlıklarının birbirinden bağımsız olmadığını özellikle vurgulamak gerekiyor.
ABD Başkanı Trump'ın Gazze, Suriye, İran ve Körfez hattında sergilediği agresif diplomatik ve askeri hamlelerin arka planında da bu geniş fotoğraf bulunuyor. Çin'in hammadde temin ettiği ülkeler, kullandığı limanlar ve bölgedeki ekonomik partnerleri Vaşington açısından baskılanacak alan olarak görülüyor. Bölgedeki dengelerin yeniden kurulması, küresel ekonomik savaş boyutuyla incelendiğinde daha net görebiliyoruz.
Suriye'deki denge, Gazze'den İran'a, Doğu Akdeniz'den Körfez'e uzanan geniş bir jeopolitik zincirin önemli halkalarından biri haline gelmiş durumda. Bu denklemde Ankara, Riyad, Doha ve ABD çıkarlarının belirli başlıklarda örtüştüğü görülüyor. Bu nedenle Suriye sahasını yalnızca kendi iç dinamikleriyle değil, bölgesel güç dengeleri ve büyük aktörlerin stratejik öncelikleriyle birlikte okumaya devam etmek gerekiyor.