Trump Ankara'ya gelmeden önce "onları çok mutlu edecek bir şey yapabilirim" dedi. Cümlenin Washington'daki tercümesi uzun sürmedi. Tabi bazı çevreler derhal vaziyet aldı. İsrail tarafı Erdoğan'ın sözlerini Amerikalı dostlarının dikkatine sunacağını açıkladı. Rum lobisi F-35'e, hatta KAAN için gündeme gelen F110 motorlarına itiraz etti. Kongre'deki bazı üyeler de S-400 gerekçesiyle Türkiye'ye F-35 verilmemesini isteyen mektuba sarıldı.
Demek ki Washington'da mutluluğun da bir güvenlik soruşturması var. Türkiye memnun olacaksa önce Yunanistan'ın kaşı kalkıyor, Rum lobisinin kalemi oynuyor, İsrail'in şikâyet defteri açılıyor. Sonra mesele ciddiyetle "ittifak güvenliği" başlığına bağlanıyor. Sanki bütün Doğu Akdeniz'in huzuru, Ankara'nın hangi uçağa bineceğine karar veren bu lobi zabıtlarına bağlıymış gibi.
S-400 meselesi bu yüzden her seferinde aynı yerden açılıyor. Rus sistemi F-35 teknolojisi için risk oluşturur, deniyor. Bu itirazın teknik yanı elbette konuşulur. Fakat Türkiye yıllarca hava savunma sistemi ararken aynı çevreler bu kadar telaşlı görünmüyordu. Patriot kapısı ağır açıldı, çoğu zaman hiç açılmadı. Ankara bekledi, anlattı, tekrar bekledi. Sonra başka bir tercihe yönelince birden herkes güvenlik mimarisinin bekçisi kesildi. Ne tuhaf özen! Türkiye açıkta kalınca sabır, tedbir alınca kriz.
Müttefiklik kelimesi de bu tartışmada epey yoruluyor. Türkiye tehdit altında kalınca "süreç" deniyor. Türkiye kendi imkânını arayınca "risk" deniyor. Türkiye savunma ihtiyacını anlatınca "değerlendirme" deniyor. Türkiye başka kapıdan çözüm bulunca "uyumsuzluk" deniyor. Bu kadar ince ayarlı bir dostlukta insan yanlışlıkla nefes alsa, herhalde Kongre'ye yeni bir mektup gider.
Mektuplarda Yunanistan, Güney Kıbrıs ve İsrail'in "ABD çıkarlarıyla uyumlu" aktörler olarak sunulması ayrıca manidar. Ankara denizde görünmesin, Suriye'de konuşmasın, Gazze'de itiraz etmesin, Kafkasya'da kendi yolunu açmasın.
İsrail'in sözde Ermeni soykırımı kararını da bu havadan ayrı düşünmek zor. Gazze'de şehirler taş yığınına dönerken, çocuklar açlıkla sınanırken, hastaneler hedef alınırken Tel Aviv'in tarih ahlakçılığına soyunması zamanımızın en acı tuhaflıklarından biri.
Netanyahu'nun Erdoğan'ın sözlerini Amerikalı dostlarının dikkatine taşıyacağını söylemesi de sahnenin en öğretici tarafı. Tel Aviv, kendisine yönelen her sert cümleyi Washington'da şikâyet defterine yazdırmak istiyor.
Rum lobisinin F110 motorlarına kadar uzanan itirazı ise meselenin yalnız F-35 olmadığını gösteriyor. Uçağa karşılar, anladık. Motora niçin bu telaş? Çünkü KAAN ilerledikçe eski pazarlık usulü gevşiyor. Alıcı Türkiye'ye şart koşmak kolaydı. Üretmeye yönelen Türkiye başka bir muamele istiyor. Dün kapıda bekletilen müşteri, bugün kendi tezgâhını kurmaya başlayınca dükkân sahiplerinin yüzü asılıyor.
Washington'daki bu çevreler Türkiye'yi hâlâ eski sayfalarda arıyor. O sayfalarda Ankara bekler, Washington karar verir. Ankara talep eder, Kongre tartar. Ankara güvenlik ihtiyacını anlatır, lobiler kaş kaldırır. Sonra bu manzaraya "ittifak ilişkisi" adı verilir.
F-35 meselesi bu yüzden yalnızca bir uçak pazarlığı değil. Türkiye'ye çizilmek istenen sınırın adıdır. Ya kendi güvenlik tercihlerini başkalarının korkularına göre ayarlayacaksın ya da teknoloji kapısında bekletileceksin. Fakat bu usulün sonucu ortada. Ambargo Türkiye'yi durdurmadı. Kısıtlama savunma sanayiini söndürmedi. Dışarıda bırakma siyaseti Ankara'yı daha bağımsız çözümlere itti.