Kur'an, varlığın esasını denge oluşturur der: "Göğü yükseltti ve dengeyi koydu" (Rahman, 7). Varlık bütünü ile aynı evrensel yasaya tabi insan hayatında dengenin bozulması, yani ifsadın yeryüzünü kaplaması durumunda ise, insan tabiatının gaybın müdahalesiyle harekete geçerek dengeyi yeniden doğal mecrasına oturttuğunu ifade eder: "Eğer Allah'ın, insanların bir kısmı ile diğer kısmını engellemesi olmasaydı yeryüzünde denge bozulur, fesat hakim olurdu" (Bakara, 251). Yeryüzünde dengenin bozulduğu durumlarda, insan hayatının yeniden doğal mecrasında akması için ilahi müdahalenin bir örneği olarak da bu ayetin baş kısmında "Davud'un Calut'u öldürmesi" örnek gösterilir. Tarihte gaybi müdahalenin bu gibi örnekleri çoktur.
İslam'ın ortaya çıkmasının öncesinde, yeryüzünü bugünkü gibi bir fesat kaplamış, düzen bozulmuştu. Önceki yazımızda değindiğimiz gibi, dünyanın gidişatını dönemin iki süper gücü olan Roma ve Pers imparatorluklarının, dünyanın servetini paylaşmak üzere giriştikleri yıkıcı savaşlar belirliyordu. Her tarafta korkunç bir zulüm hakimdi. İnsanlığın kurtuluşu için gönderilen iki semavi din olan Yahudilik ve Hristiyanlık ise asli çizgilerinden saparak bu zulüm düzeninin payandaları haline gelmişlerdi (Günümüzde bir kısım ilahiyatçının, güç odaklarından aferini kapmak için dinin temellerine saldırmaları gibi). Her biri, bir emperyaliste arkasını yaslayarak onların zulümlerine dinsel gerekçeler üretiyorlardı. İlahi dinler de ifsattan paylarını almışlardı. Emperyalistler sadece insanların ülkelerini, maddi kaynaklarını talan etmekle kalmamış, zihinlerini de istila etmişlerdi. Hiç kimse, bu iki gücün dışında başka bir gücün olabileceğini, ortaya çıkabileceğini tasavvur bile edemiyordu. Öyle ki Hz. Peygamber (s.a.v) emperyalistlerin gözlerinden ırak bir yerde, Hicaz bölgesinde ortaya çıkıp varlığı yeniden dengeli mecrasına döndüreceğini söyleyince, Kureyş müşrikleri, iki büyük merkezin (Roma ve Pers) dışında böyle bir şeyin olabileceğine ihtimal vermedikleri için karşı çıkmışlardı (Zuhruf, 31). Tıpkı bugünkü gibi farklı güç odaklarıyla Batı harici hiçbir düşüncenin, teorinin, hareketin bizzat mazlumlar. Mağdurlar, ezilenler nezdinde itibar görmemesi gibi.
Şu halde bu maddi ve manevi ümitsizlik ikliminde, Resulullah'ın öncülüğündeki Müslümanlar, denge kurucu bir alternatif güç olarak nasıl ortaya çıktılar? Açıkça söylemek gerekirse, kaybedecek hiçbir şeyleri olmadığı için. Elbette onlar da diğer insanlar gibi üzerine titredikleri ailelere, bağ bahçeye, ticarete, aşirete, çoluk çocuğa, son derece önem verdikleri ilişkiler ağına sahiptiler. Ama on yıllık Mekke dönemi, onlar için, tevhid, adalet ve özgürlük, yani insanlık hayatına tabii dengenin egemen olması uğruna, vazgeçilebilir olduklarını öğrendikleri bir eğitim süreci oldu. Güçlülerden işkence gördüler; bedenlerinin rahatından vazgeçmeyi öğrendiler. Şib-i Ebutalip'te abluka altına alınarak kızgın güneşin altında evsiz barksız bırakıldılar; sıcak yatakların vazgeçilmez olmadığını öğrendiler. Mekke'den çıkarılıp Medine'ye sürüldüler; tevhid, adalet, özgürlük uğruna vatandan bile vazgeçilebileceğini anladılar. Bedir'de, Uhud'da, Hendek'te öz kardeşleriyle, babalarıyla, akrabalarıyla, aşiretleriyle vuruştular, öldüler, öldürdüler; Allah ve Resulü dışındaki hiçbir bağın vazgeçilmez olmadığını bellediler: "De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, durgunluğa uğramasından endişe ettiğiniz ticaretiniz ve hoşlandığınız evler size Allah'tan, peygamberinden ve O'nun yolunda cihaddan daha sevimli ise, artık Allah buyruğunu gerçekleştirinceye kadar bekleyin" (Tevbe, 24). Allah'ın bu bağlamda dile getirdiği tehdit, zorbaların, zalimlerin, tiranların bugünkü gibi hakimiyet kurmalarıdır, yeryüzündeki dengenin bozulmasıdır.
İlk Müslümanlar bütün bunları kaybetmeyi göze alarak direndiler ve dünya dengesini yeniden kurdular. Sonra bütün kaybettiklerine ve kat be kat fazlasına sahip oldular ama artık Allah'tan, peygamberinden ve Allah'ın dininden başka hiçbir şeyin vazgeçilmez olmadığını biliyorlardı. Bu yüzden modern ifsadın dünyayı hercümerç ettiği çağdaş zamanlara kadar dünyaya adaletle hükmettiler.
Zıvanadan çıkmış fesatçı Batı medeniyetinin egemenliğindeki bugünkü bozguncu dünyada, düzeni, tevhid, adalet ve özgürlük değerleri uğruna her şeyden vazgeçen baldırı çıplaklar kuracak. Böyle gitmez.