27 Kasım 2021 Cumartesi / 22 RebiülAhir 1443

Eksilen İbnüleminler mi muhipleri mi?

İbnülemin’in hayatı, çevresi ve eserleri, tabir caizse bizim kültür olimpiyatımızın son büyük gösterisidir. Ona bakarak nice şeyi ihya etmemiz mümkündür. Yeter ki Pytsagoras’ın resmettiği tüccarlar ile itibar ve ödül düşkünü yarışmacılar arasından gerçek anlamda seyircileri seçip terbiye edebilelim. Onlar eksilmedikçe İbnüleminler de olacak ve türkümüz nasılsa canlanacaktır.

CELÂL FEDAİ11 Ocak 2018 Perşembe 07:00 - Güncelleme: 11 Ocak 2018 Perşembe 11:19

Olimpiyat oyunlarının seyircilerine ilişkin Pythagoras’a atfedilen bir değerlendirme vardır. Pythagoras’a göre bu kişiler, bir mal alıp satmak için oraya gelenler, ödül ve itibar için mücadele edenler ve seyretmek için orada bulunanlar olarak üçe ayrılır. Bu kişilerden sonuncular, yani orada seyirci olarak bulunanlar, diğerlerinden iyidir. Adına “seyirci” dediğimiz kişilerin bugünkü durumu düşünülünce, filozofun tarif ettiği seyircileri anlamak hayli müşkül görünüyor. Bu konuda belki William Butler Yeats’in “Galway At Yarışlarında” şiirinden yardım alabiliriz:

Orada, atların yarıştığı çayırlarda,
Aramızda birlik yaratıyor
duyduğumuz sevinç
,
Atlılar dörtnala atlarının sırtında,
Yüreği ağızlarında arkadan bakanların;
Bizim de seyircilerimiz vardı eskiden,
Dinleyen, işimizde bizi yüreklendiren;
Yoldaşlık ederdik binicilerle
Yeryüzü tüccarın, kalem efendisinin
Kesik soluklarıyla buğulanmadan,
Sürdürün türkünüzü; bir yerde
doğarken yeni bir ay,
Göreceğiz uyumanın ölmek olmadığını,
Duyarak yeryüzünün yeni bir hava
tutturduğunu -
Yeryüzü hep delikanlı çünkü -
Sonra bağıranlar çıkacak yarışlardaki gibi,
Ve insanlar olacak bizi yüreklendiren,
Atını sürüp gidenlerden

At yarışlarına ya da olimpiyat oyunlarına gelen seyircilerin durumundan Pythagoras da Yeats de evrensel bir fikre ulaşıyor. Pythagoras, olimpiyat oyunlarını tefekkürle seyreden kişileri orada itibar ve ödül için yarışanlardan da mal alıp satmak için oraya gelenlerden de üstün tutuyor. Yeats ise meseleyi saf düşünceye, edebiyata, şiire getiriyor. Bir zamanlar, şairi de yüreklendiren, onu atını dörtnala süren biniciler gibi heyecanla takip eden seyircileri vardır. Ama gelin görün ki artık yeryüzü tüccarın, kalem de efendisinin soluklarıyla buğulanmıştır. Fakat şair coşkulu bir umutla doludur. Ardından gelenlerin seslerini yerin altında duyacağını bildirerek konuşur adeta. Türkü, sürecektir…

Dursun Gürlek Hoca’nınİbnülemin Mahmut Kemal İnal hakkında hazırladığı kitabını okurken zihnimin bir tarafını hep buradaki mesele meşgul etti. İbnülemin’in türküsü sürüyor mu, diye düşündüm. O türkünün dinleyeni var mı; eserlerinin seyircisi var mı?  İrlanda’nın bağımsızlığı hususundaki coşkusunu hayatının her alanına yayabilmiş Yeats’in durumu imrendiricidir. Ama kuşkusuz çok daha büyük bir dünyayı inşa etmiş insanların dilinde, edebiyatında, tefekküründe ikamet eden bizlerin imrenmekten ötesini yapmak mesuliyetimiz var. Dursun Gürlek Hoca, İbnülemin’i ve eserlerini gündemimize getirerek Yeats’in ve Pythagooras’ın söz açtığı seyircilere gerçek anlamlarını yeniden hatırlatıyor. Seyirci, yani tefekkürüyle müellife refakat edip onu takibi ve sorularıyla yüreklendiren olmak.  Sadece bu bakımdan bile kendisine ne kadar teşekkür etsek azdır.

‘MİZACIM ASABİ, TEESSÜRÜM ŞEDİD’

İbnülemin Mahmut Kemal İnal kimdir? Kendisini “mizacım asabi, teessürüm şedid, kalbim rakik, intikal ve infialim seri olduğundan ...’’ diye tarif etmeye başlayan bu müstesna kişilik için gerekli bir soru bu. Zira eserlerine ulaşmak eserlerin ilgili olduğu alanların takipçileri için bile bugün için kolay değil. 20 bin sayfa basılı eserin müellifi olan bu zat üzerine ne yazık ki elimizde kolayca ulaşabileceğimiz bir biyografi yok. Dahası onun adı, kişiliği, eserleri etrafında oluşturulmuş gayretler de aktüel hale getirilebilmiş değil. Rahmetliyi bilenler ehlinden ibaret ve ne yazık ki o ehiller de artlarından türkülerinin sürüp sürmeyeceği konusunda endişeliler. Hal böyle olunca İbnülemin’i, bu nevi şahsına münhasır kişiliği, tanımak gerek.

İbnülemin’i, tek cümle ile tarif etmek gerekirse şöyle denilebilir: O, tabir caizse, “kahrı çekilmeye değer kişi”dir. Ahmet Hamdi Tanpınar, ölümünden sonra bu hususta şunları söylüyor: “(…) etrafıyla münasebeti, abese kadar giden bir protokolle tesbit edilmiş gibiydi. Bu protokolün ilk şartı ve maddesi, kendisine karşı olan hürmetle fantezilerine mutlak teslimiyetti. Onun hukuk-ı beşer beyannamesi ‘Ya beni olduğu gibi kabul edersiniz, yahut sizin için yokum” diye başlardı ve sizin inkırazınıza kadar giderdi. Bu sebeple herkes arasındaki hayatı, komedinin ihtiyarı ile mutlak ve müstebit bir hükümdar arasında sallanırdı.” Tanpınar’ın onunla ilgili evvelce yazılmış bir yazısı daha var. Kuşkusuz bu cümleleri o vakit kuramazdı. Üstadın hışmına uğrayacağından korkardı. İşin aslı Tanpınar kurmak da istemezdi. Zira yazının devamındaki şu cümleler de ona ait: “Fakat bu, zamanımızın hakkıyla hitap etmesi imkânsız birtakım modalarda gecikmiş, bizim anlayamayacağımız şekilde zeki ve eğlenceli adam, birtakım büyük meziyetlerle doğmuştu. Hayatı ve insanları severdi. Kıskanılacak derecede canlıydı. İzzet-i nefisle, unutulma korkusuyla karışık garip ve esrarlı bir vefası vardı. Gençlikten hoşlanır daima arardı. Bir gün yaşıtı olması icap eden bir misafirinin arkasından: ‘Bu bunak iki de bir bana neye gelip durur’ demişti.” Sadece Tanpınar değil kendisinden yaşça büyük olanlar da akranları da İbnülemin’in “kahrı”nı çekmeye çoktan razıdırlar. Hasletleri düşünüldüğünde eli sopalı bu adam, kelimenin tam anlamıyla bir irtifadır. İtina ile biriktirdiği bir kültürel hazineyi kıskançlıkla koruyup gözeten bir bekçidir. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e kalmış birkaç ehl-i hukuktan biridir. Onunla her yüze yüze gelen, şairin “maslahatın nedir şarı sorarsın” dizesine birden çarpmış bulur kendini. Kimselere benzemeyen bu müstesna kişilik için Süleyman Nazif’in başlayıp Yahya Kemal’in ikmal ettiği şu dizeler, esasen her şeyi söylemektedir:

Hezâr gıpta o devri kadim efendisine

Ne kendi kimseye benzer ne kimse kendisine

KÖTÜLÜK NEDİR BİLİR Mİ Kİ?

Günümüzün kötülükle dolup taşmış, hiçbir hususiyeti olmamasına ya da bir işin ucundan pek az tutmasına karşın kendisine İbnülemin pozları veren şair, yazar, akademisyen takımı düşünüldüğünde, İbnülemin’in eserlerini ona armağan eden mizaç daha iyi anlaşılmaktadır. O, kötücüllüğü bilemeyecek kadar oluşturmakta olduğu eserleriyle baş başadır. Evet, Dursun Gürlek Hoca’nın çalışmasından da görülebileceği gibi Mehmet Âkif’ten Ali Emirî Efendi’ye kadar pek çok isimle arası bozuk olabilir ama ne arasının bozuk oldukları ne de o, kötülük nedir bilirler. Bu yüzden de vefatından 50 küsur sene geçmeden düşünce dünyamız, İbnülemin’i ve diğerlerini tarihin içinden akıp gelen Türk edebiyatı ırmağının dalgaları gibi benimseyebilmektedir bugün. Kötülük, bizim düşünce dünyamızda bir safa gibi görülür ve bir şekilde atılır.

Dursun Gürlek Hoca’nın İbnülemin çalışmasının ne kadar aktüel hale getirilebilirse o kadar iyi olacağı kanaatindeyim. Zira bu çalışma, sadece üstadı ve onun eserlerini değil ihya edilmesi gereken pek çok kişiyi de onların yetiştiği kültürel iklimi de gündeme getirmektedir. Tüm bunları hayırla yâd etmek elbette bir şeydir ancak bugün için yetersizdir. İhya etmenin, aktüel hale getirmenin zarureti vardır. “İbnülemin’in Osmanlı Devrinde Son Sadrazamlar kitabının yayınlanması için nice uğraş veren Hasan Ali Yücel ile günümüzün sol tandanslı kalem erbabının ne ilgisi kalmıştır?” sorusunu sorabilmemiz için Hasan Âli Yücel’i de konuşmak elzemdir. Yücel’in durumuna dair Gürlek Hoca’nın tespitleri mühim: “(…) biz bu tarih hazinesini Hasan Âli Yücel’in himmetine borçluyuz. Bir kere bu sadrazamlar külliyatı muhtevâ, dil ve uslûp îtibâriyla devrin zihniyetiyle büyük oranda tezat teşkil ediyordu. (…) ilmî otoritesini, ahlâkî meziyetini, hatta kendi dünyasına ters gelen bir takım davranışlarını ve özelliklerini bile takdir ettiği için Hasan Âli Yücel, basımını engellemek maksadıyla yapılan bütün eleştirileri göz ardı ederek kararını verdi ve böyle bir târih hazinesini kültür dünyamıza kazandırdı.” Nitekim Yücel’in İbnülemin’in vefatı sonrası yazdıkları bu bilgiler ışığında daha bir anlam kazanmaktadır. Yücel, Yeats’in “Galway At Yarışları” şiirindeki coşku ve heyecan dolu seyircilerden biridir. Kitapta bu kişilerden daha başkalarını da vardır.

Son Asır Türk Şairleri, Osmanlı Devrinde Son Sadrazamlar, Son Hattatlar, HoşSadâ ve daha nice eser… İbnülemin’den başkasının yazmasının mümkün olmadığı bu eserlere bakıp bunların ardında safa duracakları hayal etmek gerek. Dursun Gürlek Hoca, kendisi safa durmakla kalmıyor ardı sıra gelecekleri de çağırıyor. Onun çağrısına uyanlar görecekler ki bizim burada sadece meşrebi itibariyle tanıtmaya çalıştığımız İbnülemin, ebeveyni, doğup büyüdüğü çevre, şahit olduğu nice hadise, ahbapları, vazifeleriyle bir düzine kişinin ömrünü yaşamış biri gibidir.

İbnülemin’in hayatı, çevresi ve eserleri, tabir caizse bizim kültür olimpiyatımızın son büyük gösterisidir. Ona bakarak nice şeyi ihya etmemiz mümkündür. Yeter ki Pytsagoras’ın resmettiği tüccarlar ile itibar ve ödül düşkünü yarışmacılar arasından gerçek anlamda seyircileri seçip terbiye edebilelim. Onlar eksilmedikçe İbnüleminler de olacak ve türkümüz nasılsa canlanacaktır.

İBNÜLEMİN VE NÜKTELERİYLE YAŞAMAK!..

İbnülemin’in renkli kişiliği ile yüz yüze gelen hemen herkes ondan unutulmayacak hatıralar derlemiştir. İşte bu nükteli hatıralardan bazıları…

“Söyleyin o kıza gidip yemeğini pişirsin…”

Üstadın vefatının ardından Son Asır Türk Şairleri kitabının ilk cildini yayıma hazırlayan Müjgan Cunbur Hanımefendi, doktora tezi sırasında tek nüshası İbnülemin’in kütüphanesinde bulunan bir yazmayı görüp iki beyti basılmışıyla karşılaştırmak ister. İl müracaatında onun içeriden o tiz sesi gelir: ‘Söyleyin o kıza gidip yemeğini pişirsin, bulaşıklarını yıkasın, burada onun okuyabileceği kitap yok.” Müjgan Hanım, hocası Prof. Dr. Necati Lugal sayesinde ikinci bir şans yakalar. Bu defa üstad “Bakalım anlayabilecek mi?” diye genç kızın önüne önce Nâbî Divanı yazmasından bir gazel koyar. Okunup şerh edildikten sonra müsaade gelir. Bundan sonrasını Müjgan Hanım şöyle anlatıyor: “Arada İbnülemin Mahmud Kemal Bey’in ‘Ne çabuk buldu da yazıyor bile’ dediğini, kan ter içinde ayrılırken elini uzatmasıyla öptürmeden çekmesinin bir olduğunu, odadan ayrılınca da öfkesini huzurda bulunan genç beylerden çıkardığını ‘Ev işleri yapması lazım gelenler çalışıyor, siz çalışmıyorsunuz’ diye bağırdığını hatırlamaktadır.”

Rektör’den intikam…

İbnülemin Bey, dostu İstanbul Üniversitesi Rektörü Ord. Prof. Dr. Kâzım İsmail Gürkan’ı, Amerika seyahati dönüşünde ziyaret etmek ister. Makama varır ve hademeye kendisinin ziyarete geldiğini iletmesini ister. O sırada bir dekanla mühim bir görüşme halinde olan Kâzım Bey, dalgınlığından, verilen isme dikkat etmez ve ‘beklesin’ deyiverir. Fark eder etmez de ‘eyvah” deyip üstada koşturur. Arkasından yetişir ama üstad “Biz sadrazam kapısında beklemedik, sen kim oluyorsun” diyerek arkasına bakmadan oradan ayrılır. Kâzım Bey, aracılar koyarak durumu düzeltmeye çalışır. Aranın bulunması ayrı ayrı vilayetlere tayin olan akrabası bir çiftin tayinlerinin birleştirilmesi hadisesine denk gelir. İbnülemin rektörden intikamını şöylece alır: “Bunlar genç biri orda, biri şurda. Gençlik saikasıyla bir halt ederler, bir çocuk doğar. Çocuk büyür mektebe gider. İlk, orta, lise, üniversite; derken asistan, profesör ve nihayet rektör olur. Değil mi efendim? Telaşımda haksız mıyım efendim?”
“Eyvah! Korkarım dalar.”

Mahir İz, Adanalı Hayret üzerine hazırladığı lisans tezi için Ferid Kam’ı aracı kılarak İbnülemin ile görüşmek ister. Ferid Kam, Adanalı Hayret adını duyunca “Eyvah! Korkarım dalar. Neyse gideceksin, çaresiz” der. Süleymani’ye giden Mahir İz’i İbnülemin bir güzel sorguya çeker. Kimsin? Otur, nerelisin? Ne istedin? Sorularının ardından konunun Adanalı Hayret olduğunu duyan İbnülemin’in dilinden şunlar dökülür: “O bedhû (kötü huylu), bed-gû (kötü sözlü), bed-rû (çirkin suratlı) adamdan başka uğraşacak kimse bulamadın mı?”