Eserin daha ilk satırlarından itibaren, ihtiyarlamaya başlayan bir annenin, ihtiyarlığın da getirdiği bir rol değişimi ile çocuklaşmaya başlamasının tınılarını duymaya başlıyorsunuz. Öyle değil mi zaten, hayat döngüsel bir süreç, bir rahimden başka rahimlere yolculuk, dünyaya güçsüz gelmek ve çoğunlukla aciz dönmek... Bu hikâyede, anne ile kızın rolleri değişiyor ve artık anne çocukluk, çocuk ise annelik rolüne geçiş yapıyor. Yazar, öyle yalın bir dille ve öyle ustalıkla anlatıyor ki, okurken adeta hikâyeyi yaşıyor olduğunuz hissine kapılıyorsunuz. Kızım Olsan Bilirdin, kendi hikâyelerinizin gölgesinin vurduğu sessizlikte sizi karşılayıveriyor. Kendi kendinize birbirlerine bağlı ve zihin bağınızı kitaba perçinleyen onlarca soru halkası eşlik ediyor size. Öznel deneyimler, hatıralar ve hisler sarmalında ilerliyorsunuz. Sizi bu şekilde kuşatan kitabı yer yer kenara bırakmak ve yaşananları içinizde çözümlemek ihtiyacı hissediyorsunuz. Ben de bu vesileyle, daha önce hiç tanık olmadığım, alzheimer hastalığını, adeta yaşamak suretiyle öğrenmiş oldum. Yazar Cihan Aktaş’la, Ankara'da bir araya gelme ve kendisiyle Kızım Olsan Bilirdin hakkında konuşmak vesilesiyle daha yakından tanışma fırsatı buldum. En çok merak ettiğim şey ise, bu hikâyedeki kahramanın, kendi hayatından biri olup olmadığı idi. Cihan Aktaş'ın hikâyesinde de, gözlerinde de annesine ve annesine benzer şeyler yaşayanlara karşı öyle bir hassasiyet gördüm ki, hikâyenin vuruculuğundaki etkinin, kitabın kurgusu kadar gerçekle olan bağı ile de ilgili olduğunu anladım. Bana göre bir hikâyeyi özgün kılan şey ona ait kurgu kadar, gerçek hayatla olan yakınlığıdır da... Romana dair bende merak uyandıran ne varsa, hem kendim hem de kitabı okumaya talip olanlar için sordum. Dilerseniz, bir de ondan dinleyelim Kızım Olsan Bilirdin’in hikâyesini:
Kitapta anlattığınız hikâyenin kendi yaşamınızda bir karşılığı var mıdır?
Annem Alzheimer hastasıydı. Onun hastalanmasından önce Alzheimer bana bir hayli yabancıydı. Duyuyordum ama demansın farklı türleriyle karıştırıyordum. Annemin daha iyi bakılması için Alzheimer üzerine çeşitli okumalar yaptık hepimiz, kardeşler olarak. Yaşadıklarınız aynı hastalıktan muzdarip insanları tanımaya yöneltiyordu tabii. İrlandalı yazar Iris Murdoch’un Alzheimer olduğunu biliyordum. Fakat bir engellilikle sonuçlanan trafik kazaları gibi Alzheimer da sadece bilgiyle öğrenilmiyor. Annemin hastalığından sonra artık geri dönüşsüz bir süreci birlikte adımlamaya başladık. Önceleri insan annesinin çocuklaşmaya başlamasını kabullenmekte zorlanıyor. Akıl danıştığınız, varlığına duyduğunuz güvenle yaşamaya alıştığınız insan şaşırtıcı değişimler göstererek çocuklaşıyor. Hastalığı kabul ettikten sonra ise sadece ona iyi bakmayı ve güvenliğini sağlamayı düşünüyorsunuz. O yıllarda düştüğüm notlardan, okumalarımdan ve gözlemlerimden hareketle yazdığım birkaç öykü Fayrap’ta yayımlandı. Hastalık ağırlaşırken artık öykü yazamadım. Annemin vefatından üç yıl sonra zihnimde öne çıkan birkaç konuyu öyküleştirmeyi denedim. Kuşkusuz anlattıklarım sadece annemin yaşadıkları değil, ancak onun hastalığı dikkatimi Alzheimer hastalarının dünyasına çekti. Çok sarsıcı, dokunaklı, insanın hayata bakışını sarsan hikâyeler dinledim. Öykülerimin hepsinde bu konuşmaların bir payı var.
Unutmak/hatırlamak kavram olarak insan hayatında neye karşılık geliyor?
Üzerine sayfalarca yazılacak bir soru sordunuz. Açıkçası hatırladığımız kadarıyla hayattayız, öyle geliyor bana. Hafıza sadece geçmişle değil, gelecekle de ilgili bir kaynak, bir işlemler bütünü. Ayakta kendimiz olarak duruşumuzu hafızamıza borçluyuz bir bakıma, unutmaya başladığımızda ise artık kişisel hikayelerimiz başkalarının hafızalarında sürüyor. Hatırlamak bazen çok acı verir, ama yine de bize ait bir hayat üzerine yeniden düşünmeyi sağlar. Unutmak ise işte o bedenin kendi geçmişinin arşivleriyle alakasını neredeyse kesmesi demek. Geleceğe bakmak için geçmişi görmek istiyorsunuz. Geçmişiniz olmayınca geleceğiniz de elinizden alınmış oluyor. Geçmişinin bahçelerinde gezinebilir unutan, ancak tamamen kendisi olarak değil. Yabancılamaya başladığı çevresi karşısında kuşkucu, saldırgan, şaşkın, korkak ve suçlayıcı tavırlarla olmadığı bir kişiliğe bürünüyor hatırlayamaz olan. Unutulan kelime, isim, olay veya bilgi yüzünden yitiriyor kendini, öyle ki, dile getiremediği bir acı taşıyor gözlerinden. Hatırlamak, kişisel hikâyenizde ilerlerken tutarlı bir şekilde atıfta bulunma imtiyazına sahip olmanız demek. Bazen geçmişin bir sayfasını unutmak isteriz, kendimizi iyi hissetmek için. Bu mümkün olmaz, istediğimiz için unutmayı başaramayız. İstediğimiz zaman hatırlayamadığımızda ise zaten kendimizden eksilmeye başlamışızdır.
Bu konu üzerine yazmak sağaltıcı bir etki bıraktı mı üzerinizde, yoksa tersi mi oldu?
Yazmak her zaman iyi gelir. Birçok açıdan etraflıca düşünmeniz gerekir çünkü. Bazı konularda sizde yara bırakan olay veya hâl yazarken başka bir mahiyet kazanabiliyor, ama tersi de oluyor. Yazma sürecinde göz ardı ettiğiniz bir ihmaliniz çıkıyor karşınıza ve yeni bir sorgulama başlıyor. Alzheimer böyle bir hastalık, ne yapsanız yetersiz geliyor. İnsanın annesini yitirmesi zaten başlı başına sarsıcı bir tecrübe. Yeni öyküler yazmaya başlarken, hem annemin ölümüne hem de hastalığa biraz daha mesafeli bakabileceğimi sanıyordum. Sonra şunu fark ettim. Anne asla ölmüyor.




