Bir kağıt, bir kalem, bir zarf. İletişimin mektup dili için gerekli malzemeler. Bir köşeye çekilir, sessiz sedasız bir selamlama ile başlarsınız. Selamsız, sabahsız, hal hatır sormadan başlanmaz mektuba. Biraz da kendinizden, bulunduğunuz yerden, olup bitenden bahsedersiniz. Vaktinize, ruh halinize, mürekkebinize kalmış süresi. İçeriden dışarıya en duru şekli ile dökülür duygular, düşünceler.
Bazen bir eşe, bazen bir çocuğa, bazen bir topluluğa seslenir mektubu yazan. İçtendir mektup. Zarfa konulup, postacıya teslim olunurken, iki heyecan sarar insanı. Sahibine ulaşacak mı ve cevabı gelecek mi? Postacı yolu gözlemek, beklemek başlar sonra. Altında mutlaka bir imza olmalı mektubun. Ya isimle, ya muhatapla ilintiye göre bir sıfatla. Eskiler muhibbiniz, kulunuz, muhlisiniz gibi ifadeleri kullanırken sonraları, eşin, karın, kocan, öğrencin, hocan, oğlun, kızın gibi kullanımlara dönüşmüştür.
Mektuplar muhatabına yazıldığı için mahrem şeylerdir. Ama bazı mektuplar vardır ki, onların muhatabı bazen topluluklar olur. Kalemleri kavi, tanınmış isimlerin mektupları, yazışmaları gibi. Bulundukları devre, olaylara ışık tutarlar adeta. Okura yazılmamışlardır belki ama yayınlandıklarında okurun oluverirler. Tarihi vesikalara, anılara, edebi metinlere dönüşürler. Hatta eskiden mektuplar konularına göre türlü isimler alırmış. Arzuhâl, tebrikname, taziyename, cevapname gibi. Edebiyat çevreleri eserlerinde mektuptan çok yararlanmıştır. Romanları, hikâyeleri ve hatta gezi yazılarını bile mektuplar üzerine inşa etmiş olanlar vardır.
Bu eserleri ve yayınlanmış mektupları okurken, o naif, o zarif dile meftun olmamak mümkün mü? Hitapların güzelliği, bazılarında ise ihtişamı günümüz konuşma ve yazı dilinin ne kadar dışındadır.
Benim için bazı mektuplar çok kıymetlidir. Lise yıllarımda sevdiğim şair ve yazarlara mektuplar yazar, kimilerinden cevap almasam bile bezdirmeyecek sıklıkta yazmalarımı sürdürürdüm. Bir gün Hilmi Yavuz, kendi elleri ile zarif bir mektup ve şiirini bana gönderdiğinde öyle çok sevinmiş, öyle hayran olmuştum ki kendisine. Hâlâ saklarım o mektubu. Mektuplar saklanır. Ara ara çıkarılır, okunur, yerlerine konur ama saklanır. Kıymetlidir çünkü. Sadece benim için mi kıymetli? Elbette değil. Yayınevleri için ayrı, editörler için ayrı, yazarlar için ayrı, mektubu yazan için ayrı ve mektupları yayına veren için ayrı kıymette mektuplar. Okura yazılmamış ama okurun ve edebiyatın dünyasına girmiş mektupları sordum soruşturdum bu ay yayın dünyasına. Mektupsuz kalmamanız dileği ile…
HER MEKTUPTA BAŞKA BİR HAYAT VAR
Banu Tozluyurt
Yazar
İmza Kızın, İmza Karın ve çok yakında çıkacak olan İmza Ben kitabında yer alan mektuplar, belli bir sosyal sorumluluk projesine hizmet amacıyla yola çıktığından zaten okurdan çok mektubu yazan kişinin duygularını dökmesine fırsat veriyor. Yazdıkları kişilere olan özlemlerini, öfkelerini, hayranlıklarını dile getirirken bir anlamda iç dökmelerine de fırsat veren mektuplar. Basılıp da çok sayıda okura ulaşınca, insanlar yalnız değilim duygusunu yaşıyorlar.
Başkalarının neler yaşadığı – hele tanınmış bir kişi ise – bizim toplumumuzda merak konusudur. Aynı duyguları paylaşmak, tek ben miyim sorusuna olumlu ya da olumsuz yanıt bulmak kişileri rahatlatıyor ama ilginin sebebi daha çok merak.
Bu seride yayınlanmak üzere her gelen mektupta bir hayatı yaşıyorsunuz. Hele de acı bir olay, kayıp, özlem varsa duygular çok daha yoğun oluyor. Zaman zaman çok hayranı olduğunuz bir kişinin yaşadığı duygulara yakından şahit olmak, onun da size benzer şeyler yaşadığını okumak şaşırtabiliyor sizi.
BAZEN VESİKA BAZEN EDEBİ METİN
Selen Çavuşovalı
Destek Yayınları Halkla İlişkiler
Her kitapta olduğu gibi mektupların kitaplaştırılmasında da birtakım kıstaslar var. Bizim yayınladığımız ve yayınlayacağımız mektuplar için yazarın önceki eserleri göz önüne alınarak karar veriliyor. Okuyucu neden, ne kadar ilgilenir sorularına cevap bulduğumuz eserler yayınlanmak için bizi bekliyor demektir.
Her edebi metin birer tarihi vesika olmakla birlikte her tarihi vesika birer edebi metin değildir kuşkusuz. Kafka, Halil Cibran en güzel örneklerdir. Enver Paşa'nın eşi Naciye Sultan’a yazdığı mektuplar edebi metin olarak değerlendirilirken, bunun yanında ulu önder Mustafa Kemal Atatürk'e yazdığı mektupları tarihi vesika olarak değerlendirmek en anlaşılır örnektir.
İLGİNİN SEBEBİ MAHREM
OLANA MERAK DUYGUSU
Hamdi Akyol
İz Yayıncılık editörü
Okura yazılmamış mektuplar, içerikleri mahrem değilse, mektup sahipleri veya varisleri tarafından kamuya ilan edilebilir, ediliyor da. Bu anlamda, sadece mektuplardan oluşan bir kitap yayınlamışlığımız yok, ancak neşrettiğimiz bazı eserlerde, içeriği destekler mahiyette bazı mektuplar yer almıştır.
Okurun bu tür eserlere ilgisi “mahrem” olanı merak duygusuyla açıklanabilir. Bu tür eserler, ortada bir hırsızlık olmadığı sürece zaten aileler tarafından yayıncılara teklif ediliyor. İki kişi arasında gerçekleşmiş bir yazışmadan, biz yayıncıların haberdar olması mümkün değil. Bu tür dosyalarda genel çekince, örneğin iki edebiyatçı arasındaki bir mektuplaşmada, başkasının görmeyecek olması düşünülerek üçüncü bir kişi hakkında rahat ifadeler kullanılması olabiliyor.
Teklif edilen özel yazışmaların, kamuyu ilgilendirmesi ve getirenin hak sahibi olması burada temel ölçümüz. Ve bir ham malzeme eser olarak basılmaya karar verilmişse, özel/aile sırları veya hukuki açıdan sakınca olabilecek kısımlar doğal olarak ayıklanır.
HER MEKTUP OKURUNA YAZILMIŞTIR
Ahmet Bozkurt
İnkılâp Kitabevi editörü
Mektup bir tür olarak zaten birine yazılma kaygısıyla yazılmış metinler değildir aslında. Yazarın öznesi her şeyden önce yazan özne olarak kendisidir. Zamana, tarihe, mekana, insana dair tanıklığın özel bir biçimdir mektuplar. Zarf ile mazruf biraz da yazarın yolculuğuna işaret eder hep. Düpedüz tutsaklık yaratan bir türdür mektup. Geçmiş bir gelecek imgesinin bellekte iz bıraktığı unutulmama ânının yazı sayesinde “öteki”ne iletildiği bir bilinç akışı olması onu hep zihinsel bir sürekliliğin hayatın anlamını soğurtan imgeselliğin aracı haline getirmiştir.
İşte bu yüzden mektup uzak, çok uzak bir geçmiş imgesinin silinmesinden korkan bilincin yazıya döküldüğü son çabadır. Fazlaca bir şey beklemez: her doğal dil gibi söylenemez olanı dile getirir, sınırlar çizer ama hiçbir zaman son noktayı koymaz. Dolayısıyla gönderilip gönderilmeme kaygısı olmaz kimi mektuplarda. Hele ki aşk mektuplarında. Aslında yazılan her mektup amacı öyle olsa da olmasa da okuruna gönderilmiş bir mektuptur. Onun için okura yazılmamış da olsa mektubun içerdiği anlamlar dünyası, tanıklıkları, yazınsal ve tarihsel vesika görevi taşıması gibi pek çok etkenden dolayı bu mektuplar yayınlanmalıdır. Bunun karşısına ahlaki ya da politik duruşlar bahane edilerek çıkılmamalıdır.
YAZILMAMIŞ TARİHE TANIKLIK
Okur pek sebepten ötürü bu kitaplara ilgi duyabilir. Başka yaşamları merak etmek bunun en ilksel sebeplerinden biridir. Başkalarının yaşamları içerisinde kendi saklı gerçeğine ulaşma arzusu bir başka sebeptir aslında. Başka dünyaları, başka zamanları koklamak ve o coğrafyada nefes alabilme imkânı herkes için bir tutku olsa gerektir. Mektupları yazan kişinin tarihsel ve yazınsal kişiliği de önemli bir sebeptir. Bir tarihçi için, bir romancı için, bir senarist, bir sosyolog için bu mektuplar ve o mektupların dünyası bir yönüyle de toplum mühendisliğine açılan başka bir kapıdır. O kapı ne kadar kendine özgü farklılıkları içerisinde aralanırsa insana ait gerçekliklerin de o kadar farkına varılacaktır. Bilinen ve yazılmamış tarihin, kaydı tutulmamış anların, özel duygulanım biçimlerine tanıklık edebileceğiniz tek malzeme mektuplardır. Ancak mektuplar aracılığıyla bilinmeyen, saklı tutulmuş gerçeklerin kapısını aralayabilirsiniz. Sahicilik duygusuna diğer tüm türlerden daha yakın olduğu için insanların mektup okuma isteğine şaşmamak gerek.
SAHİBİNİ DİLSİZ BIRAKMAMAK İÇİN YAYINLANMALI
Ailelerin elbette ki “mahrem” çerçevede kaygı duymaları anlaşılabilir bir durum. Pek çok varisin bu noktada çekinceli davranması doğal bir durum. Fakat mektupların sahibi ürettikleriyle edebiyat ve sanat dünyasına mal olmuşsa ya da aynı şekilde tarihin onsuz yazılamayacağı bir kişilikse zaten bu noktadan sonrasında fazlasıyla kamuya mal olmuşlardır. Edebiyat tarihi açısından da bu türden metinlerin ve vesikaların açığa çıkması önemlidir. Onları ahşap sandıklarda çürümeye terk etmek aslında sahibinin anısını dilsiz bırakmakla aynı anlama gelecektir.
Mektuplar yazınsal özelliklerine göre hem edebi bir metindir hem de tarihi birer vesikadır. Marquis de Sade’ın Vincennes hapishanesindeyken eşine, Halil Cibran’ın Mey Ziyade’ye, Kafka’nın Milena’ya, Cemil Meriç’in Lamia Hanım’a, Oğuz Atay’ın ise kırılgan okurlarına gönderdiği mektuplar yazı-metin bağlamının özgünlüğünün en güzel örnekleridir. Lukianos, Seneca, Voltaire, Rainer Maria Rilke, Dostoyevski, Stefan Zweig, Fuzulî, Bağdatlı Ruhî, Tevfik Fikret, Namık Kemal, Enver Paşa, Orhan Veli, Ahmet Hamdi Tanpınar, Sabahattin Ali, Refik Halid Karay’ın Rıza Tevfik’e mektupları ve Reşat Nuri Güntekin’in Hadiye’ye Mektuplar’ı bu sorunun cevabı olabilir. Enis Batur’un Gönderen Enis Batur denemeler toplamı ve Haydar Ergülen’in Zarf şiirleri mektuba bakışımızı yeniden tazeleyecektir.
Editör olarak yayınlanacak mektupları okurken hiçbir şekilde sıradan bir metin okuduğunuz duygusuna kapılmazsınız. Hele okuduğunuz mektuplar yazınsal özelliğiyle ulaşılmaz bir burca sahipse elinizdeki metinler daha özel duyguyla okunur. İnsanın kendi yazgısını kelimelere döktüğü biricik yalnızlığı, varolma biçimidir mektup. Bir gölge gibi zamanı kovalar mektuptaki her satır, her cümle, her nokta. Dile getirdiği anlamı yoğunlaştırarak onu dolaşıma sokan bir özelliğe sahip olması da hep bundan olsa gerek.
MEKTUPLAR SOSYAL TARİHİN PARÇASI
Ömer Erdem
Şair
Çok uzun vadede, mektuplar da sosyal tarihin bir parçası. Hatta elementi. Edebiyat ve kültür tarihi açısından baktığımızda ise yazan kadar muhatabının da dünyasına ışık tuttuğu hatta yer yer bazı noktaları karanlıkta bıraktığı da muhakkak. Eğer, çok özel ve yazanın yakınlarını rahatsız edecek bilgi ve paylaşımlar yoksa edebiyat ve kültür tarihine katkı sunacaksa mektupların yayınlanmasından yanayım. Nasıl sunduğumuz ve neden sunduğumuzu da unutmamak kaydıyla...
BİR DÜNYAYI TANIYORSUNUZ MEKTUPLARLA
Belkıs İbrahimhakkıoğlu
Yazar
Ben birine mektup yazmışsam, o dünyada kalsın isterim ama yine de mektup edebi bir tür olarak çok hoş gelir bana. İbrahim Hakkı Hazretleri’nin mektupları var yayınlanan. Eğer O, istemese idi mektupları kalmazdı diye düşünüyorum. Öyle güzel mektuplardır ki onlar, dünyamıza zenginlik katıyor. Roman kurgudur, hikâye kurgudur ama mektuplar olduğu gibi sizin dünyanızı verir. Sabahattin Ali’nin, Cahit Sıtkı’nın mektupları öyle güzel mektuplar ki, bir dünyayı tanıyorsunuz onlarla. Ahmet Haşim’in Yahya Kemal’e mektupları ne kadar enteresan mektuplardır mesela. Ahmet Haşim’in kişiliği hakkında çok ipucu verir bize. Ne kadar alıngan olduğunu ben o mektuplarla anladım. Bu isimler edebiyat tarihine girmiş, haklarında akademik çalışmalar yapılan ve o mektuplardan tahliller yapılan insanlar. Bence edebi anlamda bir mesajı varsa ve çok mahrem değilse mektupların yayınlanmasında bu anlamda bir beis yok. Bu mektuplarda dikkat çeken şey, yayınlanacağını düşünerek yazmıyorlar. Tabii mektuplar. Hitaplar öyle güzel ki. Mektubun ruhu vardır. Postacının yolunu gözlersin. Ruh dünyanı dökersin satırlara.