26 Ekim 2021 Salı / 20 RebiülEvvel 1443

Yazarınız ajan olmasın…

Son dört beş yılda dünyayı SSCB’nin dağılmasından sonra yönlendiren küresel kapitalist sistem, ciddi sorunlar yaşamakta. Özellikle Türkiye ve Rusya’nın merkezinde olduğu bu sorunlar, ABD ve AB merkezli kültür yönetimlerini zora sokuyor. Türkiye’de 15 Temmuz’da yükü sırtlayan milletti. Devamını ise, her alana yayılmış seçkin bir kadronun yürütmesi gerekiyor. Çok hassas bir mesele bu. Bir entelijansiya yaratmayı gerekli kılıyor.

CELÂL FEDAİ 10 Ağustos 2017 Perşembe 07:00 - Güncelleme: 10 Ağustos 2017 Perşembe 16:44

150 yıldır üzerimizde yürütülen onca kültür savaşına rağmen biz Türkiye’de yaşayanların, ülkemizdeki kültür işlerinin esaslı bir bakanın göreve gelmesiyle düzeleceğini sanmak gibi bir saflığımız var. İyi, çalışkan, dürüst insana olan inancımızdan kaynaklanan bu güzel halimiz, bazen bir zaaf da olabiliyor. Sanıyoruz ki o donanımlı kişi gelince ülkemizin tiyatrodan sinemaya, şiirden musikiye yaşadığı sakillik, yüzlerce yıldır milletimizin taşıdığı mirasın ihyasına bırakacak yerini. Bekliyoruz, bekliyoruz olmuyor. Hayal kırıklığı yaşıyoruz. Cumhuriyet’in kurulduğu günden 1950’lere dek uzanan kadroların, “On yılda on beş milyon genç yarattık her yaşta” demesi boş değil. “Kadro” kelimesi, Cumhuriyet’in “kulturkampf”ının bir parçası olarak 1932’de İnönü’nün direktifiyle çıkan bir derginin adı olmanın ötesinde anlam taşıyor bu nedenle. O kadrolardan gelen gençlerden bugüne uzanan bir kültür yönetimi hâlâ devam ediyor zira. Bakan doğru kararlar alsa icracı bulamıyor. İcracı bulsa dışımızdaki dünyaya ferahlayalım, diye açtığımız her pencereden bir maraz içeri doluyor. Bir “kadro”nun eksikliği hissediliyor. En çok da kültür alanında...

2007 yılında bir ay kadar kaldığım Almanya’da dikkatimi en çok çeken şey, Alman gençlerinin bizdeki kadar Amerikanlaştığını görmemdi. Bizim kafamızda, Almanlıklarıyla tebarüz etmiş filozofların, şairlerin Almanya’sı var. Gerçek ise hiç de öyle değil. Almanya bile tarihin seyri içinden gelen Almanlığını çoktan bırakıvermiş. Lakin seçkin bir kadro, işleri Amerikanlaşma eğilimindeki gençlere rağmen yürütüyor. Sanırım dünyanın neresine gitsek durum pek farklı değil. Öte yandan son dört beş yılda dünyayı SSCB’nin dağılmasından sonra yönlendiren küresel kapitalist sistem, ciddi sorunlar yaşamakta. Özellikle Türkiye ve Rusya’nın merkezinde olduğu bu sorunlar, ABD ve AB merkezli kültür yönetimlerini zora sokuyor. Türkiye’de 15 Temmuz’da yükü sırtlayan milletti. Devamını ise, her alana yayılmış seçkin bir kadronun yürütmesi gerekiyor. Çok hassas bir mesele bu. Bir entelijansiya yaratmayı gerekli kılıyor.

BİR ENTELİJANSİYAMIZ OLUŞUYOR MU?  

Chomsky yıllar önce Modern Çağda Entelektüellerin Rolü’nde şöyle bir tespit yapmıştı: “Herhangi bir ülkenin dış siyasetini anlamaya götüren en kestirme yol, o devletin temsil ettiği toplumun içyapısının tahlil edilmesidir.” Önemli bir ölçüttür bu. Buradan bakınca Türkiye için şu sorular sorulabilir: Türkiye neyi temsil ediyor? Türkiye Cumhuriyeti Devleti, halkının inancını, idealini, kültürünü kısacası tarihi misyonunu temsil eden bir kültürün canlı organizması mıdır? Peki, bu soruları Türkiye için kim soruyor: ABD. Belki değil muhakkak bizden de fazla ABD soruyor. Hedefine koyduğu her ülke için soruyor bunları. Buna karşı bizler ne yapabiliriz? Chomsky’nin sorusunun devamını ise bizler sorabiliriz: “Acaba o ülkenin dış siyasetini hangi mihraklar yönlendirmektedir? Onlar hangi çıkarların temsilcisidirler? Ve dahilî güçleri neye isnad etmektedir?” Bu soruları ABD ve kendi ülkemiz olan Türkiye için sorduğumuzda, esaslı sorunlar bizi bekliyor demektir. Zira sözgelimi kültür meselesine odaklandığımızda göreceğiz ki ABD’de kültür işlerini sadece icra etmek, yürütmenin bakanlarının görevidir. Kültürün kararlarını hem uzun hem de kısa vadede CIA belirler. Kurulduğu 1947’den beri CIA, bu uğurda nice namlı şairleri, ressamları, yazarları istihdam etmiştir.

Amerikalı gazeteci Frances Saunders, sanat ve edebiyatta CIA parmağını araştırdığı Parayı Verdi Düdüğü Çaldı adlı kitabına, William Congreve’den şu dizelerle başlamış:

“Bunun bir sır olduğunu biliyorum

Çünkü herkes her yerde birbirine bunu fısıldıyor.”

Gerçek de budur: Dünyanın her yerinde herkes bilmekte ve konuşmaktadır ki ABD, yeryüzündeki kültürü yüzlerce yıldır oluşturmuş ve oluştururken de yüzlerce yıldır kendi de oluşan insanlığın mahiyetini lağvetmektedir ve bunun için elindeki sermaye gücünü insanları satın alarak sağlamaktadır. Saunders’in çalışması bu fısıltının aşikâr olması anlamını taşıyor.

İkinci Paylaşım Savaşı’nı takip eden yıllarda sosyalizm fikrinin yayılmasının, Avrupa Birliği idealine yaklaşan Avrupalı ülkelerden daha fazla ABD’yi rahatsız etmesi şaşırtıcı değil. O yıllarda Türkiye, İnönü’nün ABD ile kurduğu ilişkilerin nereye varacağını kestiremeyecek durumdadır. Marshall yardımın bir parçası olarak Türkiye’nin basın, yayın hayatına müdahale edilir sözgelimi. 1944’te Türkiye’ye gelen iktisat Profesörü Thornburg’un yayın hayatına dair şu telkinleri düşündürücüdür: “İyi seçilmiş kitap ve mecmuaların daha büyük sayılarda bulundurulması esaslı bir ihtiyacı karşılayacaktır. Amerikan romanları milli bir vasıf olan yeni bilgi ve fikirleri aksettirmek veya bazı hallerde yaratmak bakımından faydalıdır. Kitap mecmuaların fikriyatından Türk aydınları da istifade edebilir.” Bundan sonra Amerikan tarzı hayatı yerleştirecek Bütün Dünya ve Aile gibi dergiler yayın hayatına girecektir. Tabii asıl anılması, görülmesi gerekenler, tüketim ideolojisine göre yön verilen toplumun alacağı şekli gören ve 1 Mayıs 1948’de Hürriyet’i çıkaran Sedat Simavi ve onu takip ederek 1950’de Milliyet’i yayımlamaya başlayan Ali Naci Karacan’dır. Bu iki gazete ve onlara bağlı onlarca dergi, Amerikan tarzı hayatı sol, Kemalist kesimlere yerleştirmek için çaba sarf edecektir. Marshall yardımı sonrasında ekonomik idealleri sanayi ülkesi olmaktan tarım ülkesi olmaya doğru değiştirilen Türkiye, 1950’ler boyunca görece bir refaha kavuşur ve giderek tüketime alışır. 1960 ve 1970’lerin siyasi havası bile bunu engelleyemez. 12 Eylül 1980 darbesi ise, siyasi havanın sonunu getirirken 1980 sonrasında “popüler kültür” olarak adlandırılacak yeni bir dönemi şekillendirir. Marshall yardımıyla “kılavuzluk” edilen Türkiye, bu defa 12 Eylül darbesiyle aşan haddini bilmeye doğru gider: Türkiye’de düşünce bundan böyle popüler kültürün sınırlarında gelişebilecektir. Ne yazık ki Türkiye’nin yegâne ümidi İslamî hassasiyeti olan gençler de bundan payını almakta bugün.

CIA’NIN YAZARLAR KONSORSİYUMU

Türkiye’de Amerikan kültür yönetiminin kabaca özeti olan bu süreci yaşayan bizler için Saunders’ın, Soğuk Savaş’ın doruğa çıktığı günlerde sosyalizme karşı ABD’nin CIA marifetiyle yaptıklarını özetleyen şu satırlar yabancı değil: “[CIA’ye bağlı çalışan] Kültürel Özgürlük Konseyi’nin otuz beş ülkede bürosu vardı, onlarca personel çalıştırıyor, yirminin üzerinde saygın dergi yayımlıyor, resim sergileri açıyordu; bir haber ve film servisine sahipti, tanınmış kişilerin katıldığı uluslararası toplantılar düzenliyor, müzikçilere ve ressamlara ödüller dağıtıyor, konser ve sergi olanakları sağlıyordu. Tek amaç uzun zamandır Marksizme ve komünizme yakınlık duyan batı Avrupa aydınlarını yavaş yavaş ‘Amerikan tarzı’na daha yakın düşen bir bakış açısına ısındırmaktı.”

CIA’nın, “Ivy Leaque” denilen kalburüstü üniversitelerin mezunlarından şairlere, yazarlara, ressamlara uzanan konsorsiyumunun ABD çıkarları için ajanlar haline gelmesi serüveni işte böyle başlıyor. Henry Kissenger’ın bu konsorsiyumu, “Partizanlık ötesi bazı ilkeler adına ülkenin hizmetine kendini adamış olan bu aristokratlar” olarak nitelemesi de durduk yere değildir. Bu kişiler Soğuk Savaş döneminin en önemli silahlarından olacaktır ve hedefteki ülkelerde kendi benzerlerini kısa zamanda bulacaklardır. Nitekim bulduklarının söyleyecekleri hazırdır: Özgür, demokratik ve kültürel ifade olanakları genişlemiş bir ülke istiyoruz. Arthur Koestler’in, düzenleyicileri arasında kendi de olduğu için tepeden bir bakışla “uluslararası akademik tele-kızlar turnesi” olarak adlandırdığı yazarlar, şairler arasında kimler yoktur ki: Nabokov, Auden, J. K. Galbraith, Stephen Spender, Saint-Exupery… Amerikan soğuk savaş düzeneğinin öteden beri bilinen yanları olan Rockefeller ve Ford vakıflarının harcadığı paralar, Saunders’in “Parayı Verdi Düdüğü Çaldı” olarak adlandırdığı vakanın CIA ile paralel işleyen taraflarını oluşturmaktadır. Kültürün artık Avrupa’da değil New York’ta olduğunu iddia eden ABD, doğma büyüme Amerikalı bir ressam olan Jackson Pollock’a yatırım yapacaktır. Öyle ki uzun süre sefalet içinde yaşayan Pollock’un resimlerine, CIA’nın kontrolündeki Modern Sanatlar Müzesi büyük ilgi gösterir. Eleştirmenlerin onu göklere çıkaran makaleleri resim satışlarını olağanüstü etkiler. Pollock, artık ne kadarının kendi başarısı ne kadarının CIA’nın işi olduğunu bilemediği bir anaforun içinde bulur kendini. ABD, bir yandan SSCB’deki Jdanovcu kültür sanat politikalarına eleştiriler yönelttirirken bir yandan da soyut dışavurumcu resim sanatının temsilcilerini sistemli şekilde parlatmaktadır.

KUDRETİNE GÜÇ YETMEZ ABD İMAJI

Saunders’ın kitabı dikkatle okunmayı hak ediyor ama şu soruyu da sormak kaydıyla: Onun kitabı da tıpkı ABD’yi hedef alan yazılarıyla muhalif bir kimlikle karşımıza çıkan Chomsky gibi CIA’nın propagandasının bir yanını oluşturuyor olmasın… Zira Chomsky, ABD’yi eleştirirmiş gibi yaparken yeni bir İsrail olarak tasarlandığı gün gibi aşikâr olan bugünün YPG’sine, sözü kültüre getirip daima destek oldu. Doğrusu mümkündür Saunders’ın da bir başka tarz propagandaya kendini adamış olması. Zira ABD, kudretini belgelemenin her yanını hesap ediyor. Bu tür kitaplar, onun kudretini ifşa ederek başka bir propagandaya da hizmet ediyor: Kudretine güç yetmez ABD imajı. Milletinin kaderiyle hemhal olmuş bir entelijansiya oluşturamayan ülkeler için bu imaj çok etkili. Türkiye’de ne olacağını göreceğiz…