6 Mayıs 2026 Çarşamba / 20 Zilkade 1447

Yolu “Şanzelize”den geçenler

ŞANZELİZE DÜĞÜN SALONU, TARIK TUFAN’IN İLK ROMANI. KAPAK TASARIMIYLA DA DİKKAT ÇEKEN ROMAN’IN KAHRAMANI,“YÜRÜDÜĞÜN YOLUN IŞIKLANDIRILMIŞ OLMASI, GİDECEĞİN YERİN AYDINLIK OLMASI ANLAMINA GELMEZ.” DİYOR.

MERVE KOÇAK KURT / İLK-İM7 Kasım 2015 Cumartesi 07:00 - Güncelleme:
Yolu “Şanzelize”den geçenler

Bir şeyh oğlunun aşka düştükten sonra yaşadığı değişim/ geçirdiği dönüşüm olarak okuyabiliriz Şanzelize Düğün Salonu’nu. Konusunu tek bir cümleyle böyle özetlesek de kitapta bundan fazlası var. Birbirine paralel hikâyelerin bir potada eritilmesiyle tamamlanan bir kurguya sahip...

Romanın kalbi sanırım şu cümlede atıyor: “Gözümü bürüyen karanlık, yaşadığım her ânı yutabilecek büyük bir karanlık olarak her geçen büyüdü, her şeyi karanlığın içinden görmeye başladım ve sonunda karanlığın kendisi oldum.”

Bir dergâhın ‘hem içinde hem dışında’ olan anlatıcı karakter, yaşadıklarını bilinç akışı yöntemiyle bize aktarıyor. Onun zihninden geçenler, hayatında karşılaştığı olaylar, gördüğü rüyalar, bazen geçmiş, bazen de hayaller eşlik ediyor ‘yol’ boyunca.

Bir yanda anlatıcı karakterin içinde doğup büyüdüğü dergâhın o huzurlu atmosferi, diğer yanda arkadaşlarıyla takıldığı Beyoğlu barlarının atmosferi… İki havayı birden teneffüs etmekte zorlanan kahramanımız büyüdüğü ortamla olan irtibatını keser. Babası, ona “Gitme!” dese de gideceğini biliyordur aslında.

Kahramanımız, babası Şeyh Ahmet Niyazi Efendi, Eda, Burak, Levent, Savaş ve diğerleri… Rüstem, onun düğün salonundan kaçırdığı gelinlikli kız –adı Nurhan’mış öğreniyoruz sonra- Baki Semih… Romandaki bütün karakterler hem ‘tanıdık’ geliyor hem çok ‘yakın’…

Sahici, sıcak ve samimi bir dil kullanıyor Tarık Tufan. Siz romanı okurken olaylar gözlerinizin önündeki hayal perdesinde canlanıyor. Gerçekmiş gibi. Yanı başımızdaymış gibi. İçimizden biriymiş gibi.

ANNE ÖLÜNCE BAŞLAYAN HİKÂYE

Kahramanımız, acılıdır. “Anne bir kere öldü mü artık bütün zaman dilimleri, olaylar onun ölümüyle tarif ediliyor…” diye anlatır hâlini.Okulda bir kızla-Eda- ile kesişir kaderi. Kız, bir gün sınıfa girer ve “Aranızda annesi yeni ölmüş biri var mı arkadaşlar?” diye sorar. Elini kaldırır kahramanımız. Eda, okulun edebiyat kulübü için bir yazı ister ondan. Böylece tanışırlar.

Kulübün toplantılarına katılır Eda’yla. “Anne ben âşık oldum, aşktan oldum. Bir parça nefes alabilseydim eğer vazgeçerdim. Hiç olmamış gibi.” der. Yaşantısı değişir. Evden ayrılır. Kendine iş bulur. Yaşlı insanlarla sohbet etmektir ilk işi. Sonrasında çok daha paralı bir iş bulur. Piyasaya sürülmeyen ilaçlar için denek olacaktır.

Türlü türlü belalara bulaşır kahramanımız. Her seferinde dönüp geldiği yer aslında kendisidir. “İlk gidişimde bir hikâyenin başlangıcındaydım. Şimdi, o hikâyenin bittiği yere gelmiştim. Bir adamın gidişiyle başlayan hiçbir hikâye geri dönüşle sona ermiyor. Gerçekten gidebilmek böyle olsa gerek.”

Söz, çok uzadı. Şanzelize Düğün Salonu diyorum. Profil Kitap’tan diyorum. Susuyorum!

OKUR’UN YAZAR’A SORULARIDIR

İstanbul’u bilmeyenler adınadır sorum daha çok: Gerçekte/n de Şanzelize Düğün Salonu diye bir yer var mı?
Gerçekten böyle bir düğün salonu yok. En azından benim bildiğim kadarıyla yok. Ama Şanzelize pavyon, gece kulübü, gazino, bar, kuaför, mağaza ve daha pek çok mekân var. Şaşırtıcı derecede çok var hem de. Nedense bizim toplumsal bilinçaltımızda Şanzelize diye parlak, güçlü, gösterişli, zengin gösteren, cazip bir mekân algısı oluşmuş. Bir biçimde Paris’ten alıp Türkçeleştirmişiz. Gidip gelenler nasıl anlattıysa artık, hayatının mekânını kurduğunu düşünenler adına Şanzelize demişler.

Bir şeyhin oğlu… Anneyi kaybediş, aşka düşüş, dergâhtan ayrılış, kendini arayış ve bir dolu ‘olağanüstü’ olay… Romanınız bir filme çekilseydi nasıl bir film olmasını isterdiniz (türü, yönetmeni, adı vb.)?

Anlatılanlar gerçekten olağanüstü mü emin değilim. Bazı “olağan” şeyleri yazmaya kalksam pek çok kişi kurguladığımı, abarttığımı düşünecektir. İnsanlar olağan şeyleri yazabilecek gücü bulamayınca bir şeyler katıp olağanı kabul edilebilir hale getirmeye çalışıyor. Diğer tarafıyla bu romanda olağanüstü bir şey yok bana kalırsa. Yazarken bazı bölümleri sahne gibi düşündüm. Gözümün önüne getirdiğimde etkileyici gelen kimi durumların yazınca da aynı etkiyi göstereceğinden endişe ettiğim de oldu. Bir film olacaksa Aki Kaurismaki çeksin isterdim. Burayı okuyorsa çağrı yapmış olayım. Niyeti varsa gelsin konuşalım. 

Farklı türlerde eserler veriyorsunuz. Şanzelize Düğün Salonu neden ve nasıl roman oldu peki?

Çok sabırlı bir yazar değilim ben. Çok üretken de değilim. Bu yüzden de ya çok kısa anlatılar ya da öyküler en fazla uzun öyküler yazıyorum.

Bu roman bir cümleyle başladı. Romanın giriş cümlesi: Şeyh babamın vefatından hemen sonra, yeni şeyhin kim olacağını görebilmek için rüyayı bekleyen dervişler, rüyalarında aynı gece, aynı kişiyi görüp vaziyetin mahiyetini anlayabilmek için sabahın erken saatlerinde kapımı çaldıklarında, gece boyunca vücudumun her zerresine sirayet etmiş şarabın etkisinden henüz kurtulamamıştım.

Bu cümle aklıma geldi ve oturup yazdım. Epeyce bu cümleye bakıp durdum, sonrasını getiremedim. Ne olabileceğiyle ilgili kafamda bir şeyler vardı ama roman olup olmayacağını başlangıçta kestiremedim. Sonra olaylar geliştikçe kitap akmaya başladı. Sabırsızlanmama rağmen akışı kesmedim ve yazmaya devam ettim. Sonuçta roman çıktı.

Okurlarınızın belleğinde nasıl bir iz bırakmak isterdiniz?

Bunu hiç düşünmemiştim. Bu dünyada, herhangi bir insanın belleğinde bir iz bırakabilecek kadar güçlü değilim. Böyle bir amacım da olmadı. Yazar dediğin süslü laf eder klişesine düşmek pahasına bunu söylemek zorundayım. Bırakmak istediğim bir iz yok.

 

         ŞANZELİZE DÜĞÜN SALONU

           TARIK TUFAN

           PROFİL YAYINCILIK

ÖNERİLEN VİDEO

Mızrak:Tam isabet, sıfır engel

Kapat
Video yükleniyor...