19 Nisan 2021 Pazartesi / 7 Ramazan 1442
Gece modu

'Güzel Türkçe için Kutlu’ya dua edeceğiz'

‘Hikmet ve Ahenk’ kitabında Mustafa Kutlu hikayeciliğini konu alan Prof. Dr. Alpay Doğan Yıldız “Türkçemizi güzel kayda geçirdiği için herkes o’na dua edecek” dedi.

24 Aralık 2019 Salı 07:00 - Güncelleme: 25 Aralık 2019 Çarşamba 15:59
Mustafa Kutlu ülkemizin en büyük hikâyecilerinden biri olarak kabul ediliyor. Siz de söze “Türk Hikâyesinde Yeni Bir Sayfa” diyerek başlamışsınız. Modern Türk hikâyesinde Mustafa Kutlu’yu bu kadar önemli kılan nedir, neyi nasıl yazmıştır da bu kadar önemlidir?
 
Mustafa Kutlu’nun Türk hikâyesinde yeni bir sayfa açması iki defa oluyor. İlki 1980 eşiğinde. 1979’da Yokuşa Akan Sular’ı yayımlıyor. Farklı bir anlatım, dil. Ama Hoca asıl sesini, dilini 1981’de yayımlanan Yoksulluk içimizde ile bulduğunu söylüyor. Yokuşa Akan Sular ile başlamakla birlikte asıl sonraki dört kitapta yeni olan nedir? Bu hikâyeler hem tek tek hem de birlikte okunan hikâyeler. Kesretten vahdete gidiyorlar. İslam sanatlarının temel niteliklerinden birini esas alıyorlar. Geleneği güne taşıyorlar.  Bu önemli. Modern edebiyatımız için farklı bir şey. Bu hikâyelerde asıl yeni olan ise anlatma tarzı, dildir. Fazlalıkları atılmış, şiire yakın; ama şiir değil diyelim. İkinci yeni sayfa, 2000’de Uzun Hikâye ile açılıyor. Kutlu bu sefer halk hikâyemizin, sözlü anlatma geleneğimizden beslenerek yeni bir anlatma tarzıyla okurun karşısına çıkar. Rahat, okurla konuşuyormuş gibi anlatır. Ama bu anlatım da ustalık ister. Buyrun siz de yazın dendiğinde, yazılamaz. Sorunun ikinci kısmına, “neyi anlatmıştır” kısmına gelince (ilk beş kitap için söylüyorum) Anadolu insanını anlatmıştır. Anadolu insanın büyük şehre gelişini anlatmıştır. Büyük şehirde tutunma çabasını, değerleri ile yeni bir hayat arasındaki tereddütlerini, arayışını, savruluşunu anlatmıştır. Yine, “ne anlatır”la ilgili olarak uzun hikâyeleri, kısa hikâyeleri ve hatta ilk beş hikâyesi ile ilgili şöyle bir yanılgı var sanki:  Mustafa Kutlu taşrayı, kasabayı, bir zamanlar Anadolu’yu anlatır, denir. Doğrudur, fakat yanlıştır da. Çünkü onun pek çok hikâyesinde mekan şehirdir, İstanbul’dur. Zaman ise günümüz, günümüze yakın zamanlardır.      
 
Mustafa Kutlu Uzun Hikâye’den itibaren halk hikayeciliğinin izinde, “konuşur” gibi yazmaya başlıyor diyorsunuz. Ama bazen de yazar, okur, anlatıcı aynı anda, aynı hikâyede buluşuyor. Gelenek bağının kuvvetli olduğu bir metin aniden postmoderne dönüşebiliyor. Sonra kaldığı yerden, bilindik kuralları takmayarak devam ediyor. Bu yönüyle Mustafa Kutlu neden edebî kanonun, kabullerin dışında kalarak yazıyor?
 
Hikâye hangi dil, hangi biçim ile yazılması gerekiyorsa öyle yazıyorum diyor Kutlu. Onun hikâyelerinde anlatıcı okurla, karakterlerle; karakterler anlatıcı ile konuşuyor, tartışıyor. Hikâyenin anlatılması ve yazılması, hikâyenin konusu olabiliyor. Farklı metinlere, yazarın kendi metinlerine gönderme yapılabiliyor. Evet, bunlar postmodern anlatımın da kullandığı yöntemler. Postmodern estetik, bunları belki oyun olsun diye yapıp, anlatıda meseleyi önemsizleştirirken aynı anlatım tercihlerini kullanan Mustafa Kutlu’nun hiçbir hikâyesinde mesele, öz; kendi deyişiyle “hikmet” önemsizleşmiyor. Asıl ayrım bence burada. Bilindik kuralları, edebi kanonu, kabulleri takmıyor. Çünkü kendi türküsünü söylüyor, kendi türküsüne inanıyor. 
  
Mustafa Kutlu’nun son kitabı Kalbin Sesi bir hikâye kitabı değil. Finans düzeninden sivil toplum kuruluşlarına kadar küresel sisteme kuvvetli bir eleştiriyle beraber; toprağa, kanaate, öze dönüş daveti niteliğinde. Siz Mustafa Kutlu hikayesinin mimarisine hakim biri olarak bunu nasıl yorumluyorsunuz?
 
“Kalbin sesi” ifadesi Mustafa Kutlu metinleri için anahtar bir kavram. Sezdiğimiz bu kavramın adını hoca kendisi söylemiş oldu. “Kalbin sesi benim içim mühim çünkü ben ömür boyu ben kalbimin sesini dinledim” diyor. Mustafa Kutlu, Kalbin Sesi’nde söylediklerini yıllarca hikâye diliyle söyledi. Düz yazılarında da söyledi. Şimdi bir kitap bütünlüğünde anlatıyor. Hikâyelerini bilenlere, oradaki öze hakim olanlara yeniden, açık şekilde sesleniyor. Sapkın gidişi görüyor, sonu seziyor. Üzerinde bir mesuliyet olduğunu hissediyor. Muhataplarını, sevenlerini, Âmentüye inananları Âdetullaha riayete, kalplerini dinlemeye davet ediyor. Çünkü hesap gününe inanıyor.    
 
Kötü olanı gösterme/anlatma biçimi ve ölçüsü, sanatın bütün sahalarında en tartışmalı konulardan biri. Kitabınızda Mustafa Kutlu’nun kötü olanı göstermediğini, üstü kapalı ifade ettiğini, sadece işaret ettiğini söylüyorsunuz. Kötünün bu kadar sergilendiği günümüz dünyasında Kutlu’nun tercihinin nedenlerini biraz açabilir misiniz? 
 
Başlıca neden gelenek, daha doğrusu o geleneğin ana kaynaklarından biri olan din, İslam. İslam da kötü olanın teşhirini hoş görmez. Kutlu, Müslüman olduğunun bilincinde olan bir sanatçı. O, Müslümanım diyen, bu kabul üzerine düşünen bir sanatçının anlatımının nasıl olması gerektiği; dolayısıyla da “kötü olanı gösterme/anlatma biçimi ve ölçüsü” üzerine düşünmüş olmalı. İyi örneklerle muhatap olmanın, iyiyi ve güzeli görmenin insana iyi geldiğini biliyoruz.
 
Daha önce hiç Mustafa Kutlu hikâyesi okumamış bir okura ilk olarak hangi kitabından başlamasını tavsiye edersiniz? İkinci olarak da Kutlu külliyatında sizin en sevdiğiniz hangisidir? 
 
Mustafa Kutlu’nun ilk beş hikâyesi farklı bir tarz, uzun hikâyeleri farklı bir tarz. Bir de kısa hikâyeleri var. Denemeleri de var. Ben öğrencilerime bu dört gruptan, her grubu temsil edecek ikişer üçer kitap seçip Mustafa Kutlu bahçesinden bir demet öneriyorum. Tanıyın, hangi tarzı beğenirseniz oradan devam edin diyorum. Ama, daha kolay okunduğu için, uzun hikayelerden başlamalarını tavsiye ediyorum. Tabiatı çok seven varsa, Beyhude Ömrüm’ü öneriyorum. Genelde Rüzgarlı Pazar’dan ve Mavi Kuş’tan başlatıyorum. İlk kitaplardan ise Yoksulluk İçimizde, Ya Tahammül Ya Sefer’den. Benim en çok sevdiğime nasıl cevap vereyim? Birini söylesem diğerleri gücenir.     
 
Mustafa Kutlu için “Hikâyemizin Yunus Emresi” de deniyor. Daha neler söylenebilir, daha neler söylenecektir? Yunus’un sözlerinin tükenmediği gibi Kutlu hikâyeleri de tükenmeyecek denebilir mi?
 
Yunus Emre benzetmesi gerçekten yakışıyor. Yakın zamanda Dede Korkut benzetmesi de duydum. Kutlu hikâyeleri elbette tükenmeyecek. Türkçemizin arı duru halini onda bulacağız. Bu dilin hikmet yönü hayatın anlamına, insanın dünya macerasına ve ötesine dair bize bir şeyler söyleyecek. Bugün nasıl bir zamanlar Anadolu’yu, kasabayı ondan okuyorsak; yıllar yıllar sonra bir zamanlar Türkiye’yi okumak isteyenler ona gidecek. Çok güzel bir Türkçe ile karşılaşacaklar. Anadili Türkçe olan ve onu okuyan herkes, kendi dilini böyle güzel kayda geçirdiği için ona teşekkür, dua edecek.