Dilde ve ifade biçimindeki yetkinliği, eserlerinde masalları ve mitleri kullanarak oluşturduğu çarpıcı atmosfer nedeniyle Necip Fazıl İlk Eserler Ödülü'ne layık görülen Merve Uygun, kendi ailesinde yakın geçmişin gölgesini bir güneş gibi dağıtan Necip Fazıl etkisini AKŞAM Gazetesi Kültür Sanat Editörü Bedir Acar'a anlattı.

Necip Fazıl ismi sizde hangi çağrışımlara yol açıyor?
Annem ve babam, 70 darbesinin o soğuk ve gergin atmosferinde çocukluklarını geçirmiş. Üniversite yılları da 12 Eylül'ün baskıcı ortamında geçmiş. Meslek hayatları ise 28 Şubat'ın ağırlığı altında sürdü. Yani annem ve babamın kuşağı, ardı ardına darbeler yaşamış bir kuşak. Bu nedenle hayatları hiçbir zaman tam olarak normalleşmedi bence; kendilerini hep baskı altında, ötekileştirilmiş hissettiler. Çocukluk yıllarımda evimizdeki 28 Şubat sürecinin getirdiği o rahatsız edici atmosferi hatırlıyorum. İşte bu zamanlarda Necip Fazıl, annem ve babam için her zaman sıkıca tutundukları sağlam bir direk gibiydi. Onun eserleri aracılığıyla da nefes alırlardı. Bende oluşan Necip Fazıl imgesi de tam bu atmosferin içinden geliyor: baskıcı ortamlarda, insanın inandığı değerlerle yaşamasına, kendisi olarak varolmasına izin verilmeyen zamanlarda tutunacak bir dal, güvenilecek bir liman. Göğsü genişleten bir isim. Sonraki yıllarda, lisede, belki ailemde gördüğüm bu tutunma hissiyle ben de Necip Fazıl'ın eserlerine -özellikle şiirlerine- yoğun ilgi gösterdim. Çile ile uzun meşguliyetlerim oldu. "Sakarya" şiirini ezberledim; hatta kendi sesinden yüzlerce kez dinledim. Hâlâ vurguladığı kısımlar aklımda, zihnimde Necip Fazıl'ın sesiyle dönüyor: Oluklar çift; birinden nur akar, birinden kir... Çöle İnen Nur ile O ve Ben de benim için çok özeldi. Dolayısıyla Necip Fazıl ismi benim hayatımda tam olarak böyle bir yere denk geliyor: güvenilecek bir dal, tutunulacak sağlam bir kaya.
Onun mücadelesi hakkında neler söylersiniz?
Necip Fazıl'la ilgili önceki kuşakların sık sık dile getirdiği bir ifade vardır ki, bu söz onun çilesi ve davası hakkında çok net fikir verir. "Allah demenin bile yasak olduğu bir dönemde" -ki bu tanım bizzat Necip Fazıl'ın kendi ifadesidir- o, Allah dedi. Ve onun bu yüksek sesi, kendisinden sonra gelecek Müslüman kuşaklar için alan açtı. Elbette bu alanı açmak için verdiği mücadele, onun davasıydı. Bu dava, beraberinde çileyi de getirdi. Çıkardığı dergiler ve yurt içinde verdiği konferanslarla bu alanı sürekli genişletmeye çalıştı; Müslüman düşüncenin üzerine vurulan prangayı kırmayı amaçladı. Az önce söylediğim gibi bu, onun davasıydı ve her dava gibi bunun da bir bedeli vardı.
Ödüllerin anlamı nedir sizce? Necip Fazıl ve ödül yan yana gelince neler düşünüyorsunuz?
Necip Fazıl adına bir ödül veriliyor olması, onun davasının ve çilesinin yeniden canlı bir şekilde gündeme getirilmesi, o fikirlerin ayakta kalması ve sonraki nesillere aktarılması açısından son derece isabetli. Bunu söylemek bile bana düşmez aslında; Mehmet Âkif ya da Necip Fazıl olmayacaktı da kim olacaktı?
Ödül alınca neler hissettiniz?
Eskiler "marifet iltifata tabidir" ya da "müşterisiz meta zâyidir" derler. Sanat eserlerinde müşteri beklemek doğru değil elbette; sanat yolculuğuna başlarken bunun zaten bir avuç sanat sevdalısı/nitelikli eserler okuru arasında dolaşımda olduğunu biliyorduk. Ama yine de insan, ortaya bir eser koyduğunda onun bir yankısının olmasını istiyor. Ödül almak, ortaya koyduğum işin kendi içinde doğrulandığını hissettiriyor, özgüvenimi tazeliyor. Üstelik Necip Fazıl Ödülü bir jüri tarafından veriliyor; başvuru yok. Hiç haberiniz yokken yetkin bir jüri toplanıyor, çalışmalarınızı bir şekilde keşfediyor ve ödüle layık buluyor. Bu yüzden resen verilen ödüllerin kıymetli olduğunu düşünüyorum.




