10 Ocak 2026 Cumartesi / 22 Recep 1447

Davasının eri bir şair; Necip Fazıl…

Nam-ı diğer Şair... Nam-ı diğer Üstat... Nam-ı diğer direnişçi... Nam-ı diğer kıvrak zekâ... Nam-ı diğer gençlerin sevgilisi....

Vedat Sağlam9 Ocak 2026 Cuma 15:51 - Güncelleme:
Davasının eri bir şair; Necip Fazıl…

Zannedersem Üstat kelimesi tarih boyunca en çok Necip Fazıl'a yakışmıştır. Zira mesleği olan edebiyatın her alanında pek çok eserler verirken, aynı zamanda eserlerini bizzat ruhunda yaşamış biriydi o...

Dedesi Hilmi Efendi'nin Osmanlı Paşa'sı olması vesilesiyle çocukluk dönemi konfor içinde geçmiş, oldukça hareketli bir çocukluk dönemi yaşamıştı. Onun her türlü yaramazlığına göz yuman ve kendi tedrisatına alan Hilmi Efendi, bu ele avuca sığmaz hareketliliği, onun zekâsının bir göstergesi olarak algılamış, kimseyi dokundurtmamıştı torununa.

Daha gençlik döneminde akranları ve hatta büyükleri şiirde hala kendi özgün çizgilerini ararken, o, çoktan nitelikli eserler vermeye başlamıştı bile. Henüz yirmisini bile dolduramamışken Ahmet Haşim, Yahya Kemal Beyatlı, Halide Edib Adıvar, Refik Halid Karay, Fuat Köprülü gibi usta şairlerin eserlerinin neşredildiği Yeni Mecmua dergisinde şiirleri yayınlanmaya başlamıştı. Bu, elbette ki onun gelecek vaat ettiği anlamına geliyordu. Nitekim, zaman da öyle gösterecekti.

Ahmet Haşim; "Çocuk, bu sesi nerden buldun!" derken, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, "Yalnız bir şiiri bile bir sanatkâra yeter." diyordu onun için. Peyami Safa, "Yeni Türk şiirinin Şair'i.", Yaşar Nabi, "Bir mısrası bir millete şeref vermeye değer." diye ifade ediyordu Üstat'ı.

Necip Fazıl gerçek kimliğini, mürşidi Abdülhâkîm Arvasi ile tanıştığında bulacak ve İslam'la şereflenecekti. "Arvâsî Hazretlerini tanımadan önce dik bir kaya üzerinde gururla dünyaya karşı dikilmiş uyuz bir keçiyken, onu tanıdıktan sonra yere inen ve geçtiği yol boyunca memeleri süt koyuveren biri olmuştum artık." diyecekti sonrası hayatı için. İşte bu saatten sonra da başı beladan hiç eksik olmayacaktı.

Ona, "Asrın Şairi" diye methiyeler dizen arkadaşları, İslam'la şereflenmesine şaşıracak ve, "Sabık(eski) Şair"e çıkaracaklardı adını. Şair Fazıl Ahmet gibi sistemden beslenen kimi rejim artıkları, Müslüman olduktan sonra artık Necip Fazıl'ın eskisi gibi edebi eserler vermeyeceğini iddia etseler de o, bu dönemde daha nitelikli eserler vermekle, üzerine monte edilmeye çalışılan bu algıyı yırtıp atacaktı.

Fazıl Ahmet, Falih Rıfkı Atay, Abdullah Cevdet gibi tiplerin asıl derdi İslam'laydı elbet. Müslümanlığın terakkiye ve sanata engel olduğuna inanıyorlardı. Hâlbuki eğer sırf ömrünün baharında yazdığı şiir ve tiyatro eserleriyle Türk edebiyatında yer almış olsaydı bile, edebiyat tarihinde müstesna bir yer edinmeye yeterdi Necip Fazıl.

Sistem ona büyük paralar teklif ederek, rüşvetle kendi safına çekmeye çalışacak, İslam olmaktan vazgeçmesini isteyecek, beceremeyince de tehdit ve şantaj uygulayacaktı ona. Rejimin başlattığı bu büyük kavga en üst makam aracılığıyla devrin başbakanı bizzat Recep Peker tarafından aleni şekilde şu sözlerle Üstat'ın yüzüne dillendirilecek ve bu sözler tarihe geçecekti; "Mademki bizim tarafta değilsin(CHP), öyleyse seni bütün icra kuvvetlerimizle; polisimiz, jandarmamız, ordumuz, her şeyimizle tevkif edeceğiz."

Büyük Doğu, Anadolu'da en çok satan dergi olmasına rağmen, hâkimlere uygulanan siyasi baskıyla defalarca kapatılıp, yeniden açılacak, dergiye yazı göndermesin diye yazarlar maddi/manevi açıdan aleni korkutulacak, Üstat sivil polislerce günlerce takip edilecek, en ufak hatasının bedelini kodeslere tıkılarak ödeyecek, farklı şehirlerde düzinelerce açılan davalar nedeniyle kent kent gezerek hâkimler karşısında saatlerce savunma yapacaktı. Bütün bunları yaşarken de gazetelere, dergilere yazmaktan, binlerce kilometrelik Anadolu'yu karış karış gezip konferanslar vermekten vazgeçmeyecekti. Yılmayacak, yıkılmayacak, imanından zerre taviz vermeyecek, Müslümanların izzeti olacaktı.

En çok da gençler seviyordu onu. Etrafında gençler dolaşıyor, Anadolu'da onu gençler karşılıyor, gençler misafir ediyor, konferanslarını gençler organize ediyor, davetiyeleri gençler dağıtıyor, salonları gençler dolduruyor, ziyaretine daha çok gençler geliyordu. İyi ama gençler ne buluyordu onda? Sihri neydi Üstat'ın? Ne sunuyor, ne teklif ediyordu gençlere?

Bir heyecan getirmişti Anadolu insanının yüreğine Üstat... Gençler onda ruhlarının diriliğini, gençliklerinin verdiği enerjiyi, davaya olan sadakati, çürümüş rejim karşısında ayakta durabilmeyi, yerli ve milli olmanın güzelliğini, zalimlere karşı mücadele etme gücünü, kokuşmuş sisteme kafa tutma iradesini, zulmedenin yüzüne, "sen zalimsin!" deme cesaretini bulmuştu. Daha ne olsundu ki? Onları heyecana getiren şiirleri dilden dile dolaşıyor, mahkemelerde hâkimlere karşı kurduğu "davasından emin" cümleleri hemen ezberleniyor, Büyük Doğu bayilere daha ulaşmadan yolda tükeniyor, baskı üzerine baskı yapıyordu dergi. Kim var denildiğinde, sağına, soluna bakmadan, 'ben varım!' diyebilen bir gençlik arzuluyor, bunun için çalışıyordu Üstat.

Anadolu, onun şahsında gür sesini bulmuştu. O güne kadar dışlanmış, horlanmış, itilmiş Anadolu insanının zihninde, "nasıl olurda, İstanbul'da yaşayan 'Beyaz Türk' bizimle aynı inancı paylaşır?" sorusunun şaşkınlığı vardı. "O söylerse doğrudur!" anlayışı yerleşmişti kısa zamanda Anadolu'da. Tüm Türkiye onun ağzına, ne söyleyeceklerine bakıyordu şimdi.

Rejimi, rejim bağlılarını, rejimden beslenen yaltakçıları tek başına korkutuyordu Üstad.

İşlemediği suçlardan dolayı komplolarla kaç defa hapse girmiş olsa da, en zoru 60 ihtilali ile düştüğü hapishanede yaşadığı işkencelerdi. Yassıada'da Menderes'i asanlar onu da öldürmeyi çok arzulamışlardı. Madem öldürmek için suç bulamamışlardı, o zaman döverek hınçlarını almalıydılar. Öyle de yaptılar. Tek kişilik hücrede bir subay tarafından önce hakaretlere uğradı, ardından sıkı bir dayak yedi. Ağzından, burnundan kan gelene kadar suratı yumruklandı, karnı, beli depiklendi. O gün öyle kendinden geçmişti ki Üstat, öleceğini sanmıştı. Teyemmümle kıldığı namazı sayesinde ayakta kalmış, tek kişilik kodeste yılmamış, yıkılmamıştı.

Her şeye rağmen tek başına bir orduydu o. Ne kadar çile çekerse o kadar güçlenen, ne kadar yalnız bırakılmaya çalışılırsa kalabalıklar tarafından o kadar kucaklanan, ne kadar saldırıya uğrarsa o kadar korunan, ne kadar dışlanırsa o kadar sahiplenilen, ne kadar hakarete uğrarsa o kadar şerefle anılan bir komutan, bir aksiyonerdi artık o.

Milletinin kültür göğsünden beslenen gerçek şairler susar mıydı hiç haksızlık karşısında? Üstat ta susmamıştı işte. Anadolu halkını irşad adına çıkartması gereken Büyük Doğu için para bulamayınca hanımının kürkünü sattı, yetmedi, konağındaki eşyaları sattı, yetmedi, eşten, dosttan borç aldı, ama asla milletini fikirsel açlık içinde bırakmadı. Uyanmanın bedelini milletine ödetmedi, hesabı tek başına ödedi. Kanıyla, emeğiyle, kalemiyle, parasıyla, aile saadeti ile ödedi...

Düşünmek gerek, rejimin sunduğu maddi, manevi o sınırsız konforu kaç kişi elinin tersiyle itip de, "istemem, ben İslam'la şereflendim." derdi?

El-hak, işte bu zor tercihi Necip Fazıl İslam'dan yana yapmış ve devrin tüm mütegaliplerini karşısına alarak, hayatının sonuna kadar mücadele etmişti.

Vefat etmeseydi, "Vatan Haini Değil, Vatan dostu Vahideddin" kitabından dolayı Kenan Evren tarafından bir kez daha hapse tıkılacaktı.

Ruhu şad, mekanı cennet, dava şuuru bizlere örnek olsun inşallah...

  • Şair
  • Üstat
  • GençlerinSevgilisi

ÖNERİLEN VİDEO

Çelik Kubbe'nin yeni unsuru: KORKUT 140/35 sahaya indi

Kapat
Video yükleniyor...