24 Eylül 2020 Perşembe / 6 Safer 1442
Gece modu

Güray Süngü: Müslümanların edebiyatla imtihanını veren isimdir Necip Fazıl

Yazdığı öyküler ve romanlar ile son yılların en dikkat çekici yazarlarından biri olan ve daha önce de birçok armağan alan Güray Süngü ile kazandığı Necip Fazıl Hikaye Ödülü ve edebiyat hakkında söyleştik.

Stargazete08 Kasım 2014 Cumartesi 02:06 - Güncelleme: 10 Ekim 2018 Çarşamba 16:05

Hiçbir şey Anlatmayan Hikâyelerin İkincisi ile bu yıl Star gazetesi tarafından ilk kez verilen Necip Fazıl ödüllerine hikaye dalında değer bulundunuz. Bu ödül size neler hissettirdi?

Cemal Şakar ağabey bize hep, meselenin, adımızın kimlerin adının yanına yazılacağı olduğunu söyler. Ben de bunun kıymetine inanırım. Ödül denen şey insanı zaten mutlu eder, gururlandırır da, işin bir de bu boyutu var. Ödülün Necip Fazıl’ın anısına olması, ödüle değer görülen isimler, ödül için oluşturulan jüri. Bu sebeple gizlemeden söyleyeyim, mutlu ve gururluyum. İnsan hislidir, bazen kederden uyuyamaz. Ama ne güzel ki, huzurdan uyuyamamak da vardır. Varmış yani. Öte yandan diğer ödüllerimden sonra da düşündüğüm, inandığım ve hatta yeri geldikçe söylediğim bir şey de var. Bir sanatçının eseri için aldığı ve alacağı en büyük ödül, o eserin kendisidir. Her şey bizde başlayıp bizde bitmiyor çünkü. İnsanın eline bir fırça verirler, insan onunla ya kendini boyar çirkinleştirir, ya bir duvarı boyar güzelleştirir.

-Sizce Necip Fazıl günümüz edebiyatında ve düşünce dünyasında neye karşılık geliyor?

Biz sevmeyi severiz de hakkını vermek, yakışanı yapmak konularında biraz zayıfız. Bu sadece Necip Fazıl için değil, başka değerli isimler için de düşündüğüm bir sorun. Adı geçen yazar, adı geçen şair konumunda bırakmak. Mehmet Akif’i çok severiz, çok kıymetlidir. Okumaya gerek yoktur ama. Öyledir bizde. Necip Fazıl o ölçüde az okunuyor değil tabi. Son bir kaç yıl içinde iyi gelişmeler yaşandı. Sempozyumlar yapıldı mesela. Kendi döneminde sorumluluk almış, çok farklı türlerde eser vermiş bir isim Necip Fazıl. Belki kendisine kalsa sadece şiir yazardı ama bir davayı yürütmek ve yol açmak durumundaydı. Müslümanların edebiyatla imtihanını veren isimdir Necip Fazıl, bugün hangi türde bu imtihandan geçilebiliyorsa üstadın payı vardır.

-“Beni ‘ağrıtmayan’ hiçbir şey hakkında cümle kurmuyorum. Beni ‘ağrıtan’ şeyler hakkında kurduğum cümleler de bunlar” diyorsunuz bir röportajınızda. Nedir size cümle kurduran şeyler biraz açabilir miyiz?

En basit haliyle şöyle diyebilirim; elimizi ağrıyan yerimize götürürüz. Yani başımız ağrıyorsa dizimizi tutmayız. Bana neden sürekli deliren, intihar eden, cinayet işleyen adamlar var öykülerinde gibi bir şeyler sorulmuştu. Ben bunun cevabını net biçimde verebilirim. Ama bu cevap gerekçe kabilinden yer teşkil etmeyeceğinden soran için anlamlı olmayacaktır. Çünkü sokakta deliren bir adam gördüm ya da deliren adamları delirten şeylere dikkat çekmek istedim mealinde konuşamam. Ben, deliren adamları delirten şeylere dikkat çekmek isteyecek kadar yüksek bilince sahip değilim. Ya da bu, bir bilinç değil, olsa olsa bir sezgi halidir, iyi ihtimalle. Dünyanın acıları var, onlara bakıp hikaye şiir yazılamaz mı yani, denebilir bana. Cevabım; hayır yazılamaz. Bir savaş coğrafyasına bakıp da şiir yazılamaz. Bakarak olmaz. Oturabildiğin yerde oturabilmeye devam ederek olmaz. Bu, bizi sahtekar yapar. İçimizi delen şeyden çıkar hikaye, bakıp da gördüğümüz şeyden değil.

Öykü kalbimi teskin ediyor

-Yazı ile yol arkadaşlığınız ne zaman başladı? Ödüllerle süregiden edebiyat hayatınıza nasıl bir yoldan geldiniz?

İlk öyküm 1998 yılında Hece Dergisi’nde yayınlandı. İlk romanım 2006 yılında yayınlandı ki, o romanı sekiz yıl yayınevi yayınevi dolaştırdım. Yazmaya ve yazdıklarımın öykü ya da roman olması için çaba harcamaya üniversitede başladım. Mizah öyküleri yazıyordum ilkin. Arkadaşlarım okurken bir iki güler gibi oluyordu sonra öykü bitince çok hüzünleniyorlardı. Zaman içinde okumalarımın da etkisiyle öykülerim galiba biraz daha öyküye benzemeye başladı. Öncelikle Hece Dergisi. Bir okul oldu benim için. Sürekli okuduğum ve sürekli öykü gönderdiğim. Böyle başladı. Edebiyat dergileri ile başlar zaten, bu söylenirdi hep bize, biz de şimdi daha gençlere bunu söylüyoruz.

-Hem roman hem de öykü yazarısınız… bu iki ayrı disiplinde yazıyor olmanın handikapları ya da getirileri var mı?

Roman, kuyunun dibinde şarkı söylemek gibi, kim var kuyunun başında, biri var mı, olacak mı, duyacak mı bilemiyorsunuz. Ama öykü bir edebiyat dergisinde kısa zamanda nihai olarak karşınıza çıkıyor, elinize alıp okuyabiliyorsunuz. Teskin etmeye çalıştığınız bir kalbiniz var, bunu yok sayamayız. Ya da bu çeşit yazar şairler için böyledir, başka türlüsü de vardır belki. Öte yandan meselenin imkanları açısından bakınca roman ve öykü bambaşka yerlerde duruyor. Öykü, fazlalıklardan arınmış, tek bir akış, bir duygu, bir durum. Roman ise sabırla işlenen, öte yandan eksiltmeden söylenen bir hikaye. İki türde de yazıyor olmanın handikabı, ben pek yaşamasam da diğerinin ehli yerine konmak ve görmezden gelinmek. Romancılar, öykücü; öykücüler romancı yerine koyar bazı isimleri, kendi alanlarında adını pek anmazlar. Getirisi ise, edebiyattır nihayetinde, roman çok boğar bazen, öyküyle bir soluk alırsınız, hatta güzel de olur bir kaç kişi arayıp güzel bir şey söyler, boğulmaktan kurtulursunuz.

Romanı dönüştüremeyiz ama yapılandırabiliriz

-Batılı bir tür olduğu için romanı reddeden bir bakış var. Romanı bu coğrafyada üreten bir isim olarak ne düşünüyorsunuz bu konuda? Bize özgü bir roman dili ve tekniği oluşturmak mümkün olabilir mi?

Roman, batılı bir tür, yani batıda doğan bir tür olduğu için eleştiriliyor değil aslında. Roman, batılıların ruh halinden, batılı olma durumundan doğmuş bir tür olduğu için eleştiriliyor. Bu, yersiz bir saptama değil. Öte yandan, batılı olma durumu ile neşet etmişse de, sınırları konmuş değil, Tristam Shandy, Suç ve Ceza, Ses ve Öfke, bu romanların bir tanesi roman ise, diğerine nasıl roman diyeceğiz? Bir tanesini roman yapan on unsurun sadece üç tanesi bir diğerinde mevcut. Türün tanımı tamamlanmış değilse, onu belli bir kalıpta algılayıp almamız için hiç bir gerekçemiz yok. Onu dönüştürebiliriz demek istemiyorum ama onu yapılandırabiliriz. Bir de, hayatı ne şekilde ele alırsak, nasıl duyarsak duyalım, hakikat bizde nasıl bir karşılığa sahip olursa olsun, hikayenin en başına gidersek, bizler, yani hepimiz insanız; aynı yolun yolcusuyuz. Bizi başka türlü olmaya iten her şey bir arızadan kaynaklanıyor. Bu arıza için romana bir rol düşer mi, bilemem, işin nihayetini çok hesap edebilen birisi değilim. Ama roman yazarak veya okuyarak daha kötü olmayacağımız kesin.