Hasan Aycın deyince akan sular durur. O sözsüz çizgilere gürül gürül anlam katan, yaşayan en büyük sanatkârlarımızdan. Onun sanatkârlığı, çizgilerinin sadelik içinde derin bir tefekkürü ustalıkla taşıyabilmesinde gizlidir. Tek bir Necip Fazıl portresinde bile nice hayret verici tefekkür patikaları serilir önünüze. AKŞAM Gazetesi Kültür Sanat Editörü Bedir Acar, Hasan Aycın'ın düşünce dünyasına temas edenlerin hatırasını konuştu.
Necip Fazıl isminin sizdeki çağrışımları?
Ben geç yürüdüm; sekiz yaşımdaydım ilk adımımı attığımda. Köy, işin gücün çok olduğu yerdir. En azından benim çocukluğumda öyleydi. İki komşu nine benimle ilgilenir, annemin yükünü hafifletirlerdi. Biri bolca hayatın içinden masallar anlatırdı. Diğeri peygamberleri, melekleri, ahireti... Ve tabii cenneti. Üç adım sonrası cennet sanırdım. İlk adımla son adım arasında sıkışıp kalmış gibi görünürdü hayat gözüme. Hepsine selam ve rahmet olsun.
Evimiz köyün batı ufuklarına bakıyordu. Yürüyemediğim yıllarda bütün gün batımlarını izledim ve sonra hamdolsun ilk adımlarıma kendi gözlerimle tanık oldum.
İlk durağım Balıkesir oldu köyden sonra. Dedem ve ninem Balıkesir'deydiler. Kur'an'ı dedemden öğrendim, ilk hatmimi onunla yaptım. Bana ilk öğüdü "Kur'an'la arkadaş ol" olmuştu. Rumeli'yi, Osmanlı'yı, Balkan harbini ve sonrasını ondan dinlerdim. Mehmet Akif Ersoy'u, Hasan Basri Çantay'ı, Süleyman Hilmi Tunahan'ı, Gönenli Mehmet Efendi'yi, Ömer Nasuhi Bilmen'i, Mehmet Zahit Kotku'yu, Abdurrahman Gürses'i, Necip Fazıl Kısakürek'i.. ondan duydum. Dedemin arkadaşları sanırdım hepsini. Çocuk dünyamda peygamberlerin, adı belli sahabelerin ve adı belli büyüklerin isimlerine bitişik isimlermiş gibime gelirlerdi. Gönenli Mehmet Efendi'yle, Mehmet Zahit Kotku'yla, Abdurrahman Gürses'le, Necip Fazıl Kısakürek'le buluşup görüşmek kısmet oldu.
Üstad Necip Fazıl'la karşılaşmam 70'lerin ortasında, üniversite yıllarımdaydı. Gençtim ve yalnızdım. O yüksek bir sesti; buluşturan, kaynaştıran, yükümlendiren ve yükselten bir sesti. Gençliğe ve gençlere önem veriyordu. Düşünüyorum da, tıpkı şimdiki gibi her dönemde başkaları ümit keserken öncü isimler gençlere hep güvenmişler. Üstad, "Bir gençlik, bir gençlik; bana ruh hamurkârımız diyen bu gençlik; bana manevî babamız diyen bu gençlik" derken, aslında yüreklerimizin sesine tercüman oluyordu.

Vaktiyle Bedir'de, İslam'ın ilk ordusu bir avuç sahabi, başlarında Hz Peygamber olduğu halde, müşriklerin heybeti karşısında kaygıya düşerler. Biri yerden aldığı taşı meydana fırlatıp haykırır: Vallahi bu taş bu meydandan kaçmadıkça ben de kaçmayacağım! Malum, sonunda Müslümanların ilk görkemli zaferi gerçekleşir. Şehitler ve çokça yaralılar vardır; muzaffer ama yorgundurlar. Medine'ye dönüşte mola verilir. Vakit gecedir. Baskın yeme tehlikesi yüksektir. Peygamber efendimiz, bu gece bizi kim bekleyecek, diye sorar yüksek sesle. Ben ya Resülallah, der bir ses. Efendimiz kim olduğunu anlayamaz; sen otur, der. Sorusunu yineler. Yine bir ses: Ben ya Resülallah! Efendimiz, sen de otur, der. Ve yine sorusunu yineler. Yine bir ses: Ben ya Resülallah! Bu kez, siz üçünüz gelin, der efendimiz. Biri gelir. Diğerlerini sorunca, hepsi bendim ya Resülallah, diye cevap verir.
Hasılı geçmişin mücadele ruhunun mücessem hali gibiydi Üstad. Bütün eserlerini okuduğum ilk insandır. Cinnet Mustatili'nde "Sezai Karakoç'um" der Sezai Karakoç için. O referansla okumaya başladım Sezai Bey'i. Ve diğerlerini. Ezcümle, Necip Fazıl'dan tevarüs ettiğimiz çizgi üstünde buldum kendimi diyebilirim.
Necip Fazıl ve 'çile' sözcükleri yan yana geldiğinde söyleyecekleriniz ne olur?
Çile için insanı kimlik sahibi kılan kavramdır diye düşünüyorum. Acının, umudun, gayenin, sabrın, direnmenin, gayretin, hücumun, aramanın, bilmenin.. soyadı sayılması gereken bir kavram.
Her şeyden önce bilmek ve bulmak yolunda bütün bentleri ve benliğini yıkıp geçen, bir arayış ve adanış adamı olan Necip Fazıl, her okuduğumuzda ürperdiğimiz destanını yazmış 'çile'nin. Ve sonunda, "Bildim seni ey Rab, bilinmez meşhur!" diyor.




