28 Mayıs 2022 Cumartesi / 27 Sevval 1443

Necip Fazıl Saygı Ödülü'nü alan Cahit Koytak: Necip Fazıl Ödülleri çok değerli ve anlamlı

Necip Fazıl Saygı Ödülü'nün bu yılki sahibi Cahit Koytak, 'Gazetenizin Necip Fazıl adına ödüller veriyor olmasını, sanat ve edebiyattan, tefekkürden, ezelî ve ebedî dava idrakinden giderek uzak iklimlere savrulan yeni kuşaklara Necip Fazıl gibi bir öncüyü, hatırlatmaya yaradığı için çok değerli ve anlamlı buluyorum.' diye konuştu.

14 Aralık 2020 Pazartesi 08:11 - Güncelleme:

Necip Fazıl Saygı Ödülü’nün bu yılki sahibi Cahit Koytak oldu. Necip Fazıl Ödülleri Jüri Heyeti, gerekçeli kararında, Koytak için şu ifadelere yer verdi: ‘’İlk kitabı Atlas’tan bugüne kadar yayımlanan eserlerinin her biriyle Türk şiirine genişlik, derinlik ve çeşitlilik kazandırdı. Türkçemize çevirdiği birbirinden kıymetli eserlerle dilimizi ve kültürümüzü zenginleştiren; edebiyat camiasında gösterdiği sorumlu, ağırbaşlı ve duyarlı duruşuyla örnek bir şahsiyet olan Cahit Koytak Necip Fazıl Saygı Ödülü’ne layık görülmüştür.’’

Türk şiirinin yaşayan ustalarından Cahit Koytak aynı zamanda Necip Fazıl’ın çileli, buhranlı ama ışık ve ilham saçan tefekkür ve tahassüs dünyasını anlamaya ve anlatmaya çalışan şairlerden…

Nitekim, bu röportaj için konuştuğumuz Koytak, Üstad için yazdığı bir şiirle karşıladı bizi.

Zira, ‘Yoksulların ve Şairlerin Kitabı’ adlı eserinin üçüncü cildinde yer alan ‘Jaguar’ adlı şiir Necip Fazıl için yazılmıştı.

Necip Fazıl deyince ilk aklınıza gelen düşünceler nedir?

Bir şair, bir sanatçı ve Necip Fazıl'ın okurlarından, sevenlerinden biri olarak benim bu soruya verebileceğim en samimi yanıt ‘Jaguar’ isimli şiirimdir diyebilirim.

Bu şiiri, 2005 yılında yazmıştım, rahmetli üstad için... Onun tefekkür ve zihin dünyasını, huzursuz ruhunu, bir sanatçı ve entellektüel olarak çilelerle ve mücadele dolu hayatını bu şiirle yansıtmaya çalışmıştım bu şiirle.

Necip Fazıl Ödülleri’nin sizin için anlamı nedir?

Gazetenizin Necip Fazıl için her yıl bu etkinliği düzenleyip, onun adına ödüller veriyor olmasını, sanat ve edebiyattan, tefekkürden, ezelî ve ebedî dava idrakinden giderek daha uzak iklimlere savrulan yeni kuşaklara Necip Fazıl gibi bir öncüyü, onun gibi mümtaz bir şairi, mütefekkiri tanıtmaya, hatırlatmaya yaradığı için, elbette çok değerli ve anlamlı buluyorum.

Bu yıl size tevdi edilen Saygı Ödülü’ni nasıl karşıladınız?

Ödülün bana verilmesini, bana tevdi edilen onur ve teveccüh yanında, belki ondan daha çok, çocuklarında, dostlarımda ve okurlarımda pekiştireceğini umduğum sanat-edebiyat, şiir, hikmet ve mefkûre ilgisi, sevgisi ve bağlılığı için sevinmeye değer ve takdire şayan buluyorum.

Cahit Koytak’ın Necip Fazıl için yazdığı Jaguar şiiri

(Yoksulların ve Şairlerin Kitabı’nın 3. cildinden)

‘JAGUAR’

Necip Fazıl için

I

“O yıllar Quartier Latin’de,

delikanlılığın kekre retoriğiyle

girilip çıkılan öğrenci evlerinde

az çok hissediyordu,

henüz doğmamış olduğunu

ve bekletildiğini, ikinci geliş için,

gözsüz bir cenin halinde,

kelimeler ve simgelerle dolu

bir rahmin içinde.”

Diye başlamıştım ki, Guenon’u oynamayı

denediğim bir şiire,

“Ama bu, o değil ki, Efendimiz!” dedi

GüzelSözlerinCini,

“Bu, düpedüz, ‘Paris Günlerinde

Necip Fazıl!’”

Ve bıraktığım yerden o devam etti:

“Henüz tikleri yoktu;

düşüncenin yayları, helezonları

yüzüne vurmamıştı daha.

Henüz kalbin sütüyle besleniyorlardı,

kelimeler ve simgelerle dolu

daracık bir rahimde

jaguar yavruları.

Bir rahim ki, ışıklı patlamalara gebe!

Ve bir körlük, katman katman,

tekrar tekrar doğmak için,

her defasında açılarak

daha büyük, daha derin,

daha ıssız bir başka rahme...

O günler tenha yerler seçiyordu

kendine, kahramanımız;

sözün ‘tefekkür’le

simetrisini bozmayacak

sessiz yerler...

Henüz ‘konuşmayı ve düşünmeyi

en iyi bilen üstad’ yoktu,

‘dava’ yoktu,

‘dava adamı’ falan

yoktu. Yalnızlık vardı.

Ve şiir verildiğinde ona

galaksilerle veriliyordu.

Sözün yeraltı çağıltıları vardı bir de.

Sonra yeraltı çarşıları oldu.

Okült, teosofi, Pascal?

Iıh ııh, bunların hiçbiri!

Belki biraz Pascal,

belki az az hepsiden;

yani şöyle göz ucuyla

ve korteksi çizdirmeden…

Asi olduğu için ilginç

Rimbaud tuttu onu aynada biraz

ve şükür, artık ölü olduğu için,

büyük olması sıkıntı vermeyen

Baudelaire...

Yine de, aşılması kolay şeylerdi bunlar,

bütün bu ateş denizleri,

barh-ı hârikler;

yahut yutulması kolay şeyler…

bu, kendiliğinden uskurun peşine takılan

huzursuz balinalar, hût-ı hâridler.

Sonra kumar ve şiir tanıdı birbirini,

sonra kadın ve şiir tanıdı,

sonra gece ve şiir…

Ve akşam oldu ve sabah oldu:

yedinci gün.

Durup dinlenmek için, gökler ve yer

henüz çok sancılıydı.

Yolları yutan yollar

ve ‘ben’leri yutan ben doğdu

işte bu sancılardan:

benleri yutan

ve bir daha acıkıncaya kadar

tek batında dokuz enik doğuran

büyük jaguar,

evet, jaguar

yani ‘Yalnızlık’…

O hep vardı ama, o hep vardı,

O yapışık ikiz.

Sonra, “Kartları karmışlar,

ama körlere dağıtmışlar;

bu yüzden, oyun zevki vermiyor hayat!”

günleri geldi.

Yalnızlık hep vardı ama.

Ve boşlukta asılı bu mevsimleri,

balığın karnında geçirilen

tekbenci mevsimler izledi:

“Farkı ne, oyunların

mezarda farelerin cıvıltısından,

oyunları ben kurmamışsam!”

Yalnızlık… hep vardı, hep vardı

ve çalkalanıp duran

suların üstündeydi.

Ve akşam oldu ve sabah oldu,

Yedinci gün.

“Rollerin hepsini ben oynamıyorsam,

repliklerin hepsini, ama hepsini,

ve herkesin ağzından ben söylemiyorsam…”

günleri gelip çattı

ve kırılıp dağıldı öteki bütün günler,

öteki bütün aynalar;

Yalnızlık yine vardı,

yine vardı o azgın jaguar

ve perdelerin arasından

göz kaş ediyor, fısıldıyor,

dişlerini gösteriyordu;

artık bütün oyunların jokeri oydu

ve gelmiş geçmiş tüm şairlerin

ve cihangirlerin sayısı kadar

çok yüzlüydü, çok katmanlıydı...

II

- “Varlığı cüzler halinde görüyoruz,

hakikati, kırık dökük imgeler,

imalar halinde…

Düşürüp kırmışlar çünkü!

Düşürüp kırmışlar yolda,

meyhanenin görüp göreceği

en keskin şarap küpünü,

gökten indirirken bana

küçük melekler!

Ve tadını bulmak için,

belki binlerce yıldır

Kevn’in mahzeninde beni bekleyen

şarabı damla damla

çağlara, uluslara,

körlere, sağırlara, dilsizlere,

ve alıklara dağıtmışlar!

Bu yüzden, sarhoş etmiyor sözler,

bu yüzden, yakmıyor ateş

ve söndürmüyor su!

Ama sırtımı meyhaneye dönüp,

bedenimde otlar, yosunlar

yeşerinceye kadar

bekleyebilir miyim kusursuz olanı?

Kusursuz ve Bütün Olan’ı?

Çenemde, göz oyuklarımda,

kulaklarımda kurtlar ve böcekler

ve karıncalar yuva kuruncaya kadar

bekleyebilir miyim?

Salt zekânın, kendi gölgesine tapınan

aptal bir köleye,

belâgatinse, yaratmayan, fakat

iplerden, halatlardan ve kelimelerden

ejderhalar türeten

bir panayır yalvacına benzediğini

biliyorum, biliyorum, tamam!

Birinin memesinden

süt içiriyoruz şeytanımıza,

ötekinin kırbasından şarap!

Sonra bir tanrı gibi konuşsun diye

alkışlardan, ıslıklardan,

ödüllerfen peydahlanmış

altın buzağının içine yerleştiriyoruz onu,

biliyorum, biliyorum, evet!

Ama, sırtımı seslere, ışıklara

ve seyircilere dönüp

salon boşalıncaya kadar

bekleyebilir miyim?

Gözümü, ruh denen, bu canlı mağarada,

tavandan sızan ışığa dikip,

duvarlarında çil çil açılıvermiş

binlerce gözle beni seyreden

bu gezgin tiyatro sahnesinde

kalbim damla damla sükûn

doluncaya kadar

bekleyebilir miyim?

Kulak kabartarak çatı aralığına

ve mahzenlerine, beynin,

böceklerin çıtırtılarından

saf bilginin ayak seslerini

ayırt edinceye kadar

bekleyebilir miyim?

Taşların güzel sözlerle

eritilemeyeceğini biliyorum, evet!

taşların, kemiklerin ve kelimelerin,

gönül indirerek

sabır ve erdemle siline parlatıla

aynaya çevrilebileceğini de…

Bekleyebilir miyim ama

beyinde delik bir kabdan

kanın ve tefekkürün

damla damla sızarak,

sanatın incesiyle, derincesiyle

dolup taşıncaya kadar

bekleyebilir miyim, dönmesini,

kovasını çeşmede unutarak,

bıçkınların, çerçilerin,

simsarların peşine takılan

hercai ‘güzelliğin’, geçici güzelliğin?

Çünkü bakın, akıl varlığın çevresinde

dönüp duruyor, dönüp duruyor

jaguar gibi!

Ve gönül bir tarlakuşu sözün çayırlarında,

börtü böceğe doğaçlamalarla

‘Kusursuz Olan’ı, Kalıcı Olan’ı

anlatmak isteyen!”

5 Eylül 2005

PORTRE: CAHİT KOYTAK

Cahit Koytak! 1949 yılında Erzurum’da dünyaya geldi. İstanbul Teknik Üniversitesi Kimya Fakültesi'nden 1973 yılında mezun olmasından sonra, kısa bir süre mühendislik yaptı ve ardından serbest ticarete başladı. Çeyrek yüzyılı aşkın bir süredir ticaretle uğraştı.

Yazı hayatı, yirmi iki yaşında "Diriliş" dergisinde yayınlanan ilk şiirleriyle başladı. Kriter, Yönelişler; Kelime ve Yedi İklim, Dergah, Defter, Hece, Kayıtlar, Kaşgar gibi dergilerde şiirleri yayınladı.

İlk Atlas adlı ilk şiir kitabı 1990’da yayınlandı. Televizyonda sinema ve belgesel yayıncılığının yanısıra İngilizce ve Fransızca’dan çeviriler yaptı.

Yalnızlık Sanatı, Cazın Irmakları, Dudakta Bekletilen Şarkılar, Ölüme Çare Ya Da Şen Maneviyat kitaplarından bazıları.

(Bedir Acar/Akşam Gazetesi)