22 Nisan 2021 Perşembe / 10 Ramazan 1442
Gece modu

Bu kimin hikayesi?

Bu, bir gece memleketinin işgale uğramak üzere olduğunu görerek, ülkesinin yarınları için, kendi yarınını feda edenlerin; gönlü buruk, başı dik ailelerinin hikayesi. Bu, şehitlerin ailelerini emanet bilen gönüllülerin hikayesi. Bu, bizim 15 Temmuz hikayemizin sekiz ay sonrasından üç günün özeti bir sayfa...

ZEYNEP TÜRKOĞLU02 Nisan 2017 Pazar 07:00 - Güncelleme: 02 Nisan 2017 Pazar 07:00

15 Temmuz Derneği şehit aileleri için düzenlediği organizasyonla Antalya’da kamp kurdu. Derneğin oranizasyonu THY, İstanbul, Ankara, Antalya Büyükşehir Belediyesi’nin katkılarıyla gerçekleşti. Türkiye’nin 20 ilinden gelen yüzlerce kişi üç gün boyunca, misafir edildiler, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan ile buluştular, birbirleri ile kucaklaştılar, dertleştiler, söyleştiler... Prof. Dr. Kemal Sayar ve Prof. Dr. Mücahit Öztürk’e acıyla nasıl baş ettiklerini, son sekiz ayı nasıl geçirdiklerini anlattılar. Birkaç yönden hayatın zorluğuyla sınanıyorlar. Bu zorlukların üstesinden gelmeyi nasıl başardıklarını ve beklentilerini sorduk.

‘DARBECİLER HER ŞEYİ HESAP ETTİLER OĞLUMU HESAP EDEMEDİLER!’

Yaşar Güler aldığı traktörün taksitlerini ödemek için oğlu Recep Güler’i İstanbul’a, gurbete çalışmaya yolcu etmiş, 58 yaşında bir baba. Recep Güler ise İstanbul’un birinci köprüsünün adını değiştiren, ‘15 Temmuz Şehitler Köprüsü’ yapan kahramanlardan biri. Sohbetin sonunda baba Yaşar Güler’in hayır duasını da aldık; Allah size de benim Recep’im gibi hayırlı bir evlat nasip etsin...

15 Temmuz’dan bu yana zaman hızlı geçti gibi...  Sizin için de öyle mi?

15 Temmuz’dan beri biz oğlanı ölü bilmedik. Bizim daha buzlarımız yeni yeni eridi. Bunu samimi olarak söylüyorum; belki sizler daha çok acıdınız ama bizler dik durduk. Boyun eğmedik ve eğmeyeceğiz. Vatan için sadece Recep değil ki benim üç tane daha evladım var. Ben de hazırım. 29 yıldır köy korucu başıyım. Gene devam... Ama kime karşı? Şu domuz yavrularına karşıyım ben. Gelsinler, ben açıkça konuşurum. İsmim Yaşar Gündüz! Bağdayım, bayırdayım, ovadayım, şehirdeyim; her yerdeyim! Gelsinler. Hiç kimseden korkum yok, bir Cenab-ı Allah’tan çekinirim, daha ne diyeyim...

Acınız karşısında mahcubuz...

Ne demek mahcubiyet? (15 Temmuz Derneği’nin misafir ettiği şehit ailelerini kast ederek) Bak, burada kaç şehit ailesi varız? 240 tane falan herhalde.  Ama tek aileyiz artık; 15 Temmuz ailesi!

Evladınız artık şehit, bu önemli bir bedel. Devletten veya toplumda bir beklentiniz var mı?

Hayır hayır,  ben bedel ödemedim ki! Ben gururlu bir babayım. Ben şehit babasıyım; ben FETÖ’cü babası değilim. Benim oğlum vatana gitmiş, onlar nereye gitti? Oğlum şehit olduğu anda arkadaşı bağırıyor “Recep abi nereye gidiyorsun seni vuracaklar!” Halbuki benim oğlum kurşun yemiş, ikinci kurşunda diyor ki arkadaşına “Oğlum bu bizim Mehmetçik! Bize kurşun sıkmaz!” Cep telefonunda çekilmiş son duyduğum sesi de o. Tüfekten, tanktan, uçaktan korkmadık. Ama biz neden utandık çekindik? Şu elbiseden; üniformalı elbiseden. Mehmetçik elbisesi vardı, biz kurşun sıkamazdık. ‘Onlara nasıl kurşun sıkacağız’ dedik.  Benim oğluma kurşun sıktılar... 24 Temmuz’da Gölcük’e, büyük oğlumun nişanına gidecektim. 15 Temmuz’da oğlum, Recep’in gurur düğününü yaptım, şehitler düğününü yaptım. Babası olarak gurur duydum. Benim Recep’imi domuz yavrularının kurşunu öldürmedi, takdir-i ilahi. 15 Temmuz olmasaydı, Cenab-ı Allah’ın emri, ona söz yok. Benim oğlumun alnına şehitlik şerbeti yazılmış.

İsmim Yaşar Gündüz! Bağdayım, bayırdayım, ovadayım, şehirdeyim, her yerdeyim! Gelsinler. Korkum yok.

BEDELİ ÖDEDİK BU ÜLKEYİ HAK EDİYORUZ 

Kader Yalçın, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi yakınına yapılan bombalı saldırıda şehit olan 22 yaşındaki üniversite öğrencisi Muhammet Yalçın’ın ablası. Kader’in yüzü artık sadece kardeşiyle şakalaşmalarını, sohbetlerini anlatırken gülüyor...

Nasıl gidiyor hayat?

16 Temmuz’da kardeşimi Gazi Üniversitesi’nde bulduktan sonra benim için hayat bitti. Uykuya verdim kendimi. Kardeşimle hep akşamları görüştüğümüz için geceleri ayaktayım. Gelmeyeceğini bile bile onu bekliyorum. Sabah olunca uykuya dalabiliyorum.

Peki, nasıl baş ediyorsunuz?

Evde nöbetleşe ağlıyoruz. Annem sabah namaza kaltığında ağlıyor. Öğle saatleri babamın. Gece de herkes çekilince ben ağlıyorum. Alışmak değil de kabullenmeye çalışıyoruz. Dışarıya çıktığımda sanki karşıma çıkacak ve bana, abla napıyorsun diye soracakmış gibi geliyor. Olmayacağını biliyorum; ama öyle geliyor... Kardeşim kitap yazmamı isterdi. O’nun hikayesini yazmak istiyorum. Böyle amaçlarım var ama yaşama gücünü bulamıyorum kendimde. Sürekli erteleme psikolojisi içindeyim. Erteleye erteleye sekiz ay geçti. Ama nasıl geçti! Sekiz ay değil, sekiz yıl değil, 80 yıl gibi!

Profesyonel destek alıyor musunuz?

Bir iki defa psikoloğa gittim. Kitap okumayı çok seviyorduk kardeşimle. Okurken araştırırdık, öğrenirdik. Gittiğim psikologlar, baktım; bildiğim şeyleri söylüyor. Hiçbir şey olmuyor! Bir de şu var; onları dinlerken bir karar alıyorsun, ama akşam bir anlam ifade etmiyor. Ama burada Kemal Bey’in (Prof. Dr. Kemal Sayar) bir sözü çok hoşuma gitti. “Onlar bu ülkeyi yaşatmak için sokağa çıktılar!” Bundan sonra hayatıma bu sözle yön vermeyi düşünüyorum. Onlar bu ülke için şehit oldu, ben niye kahroluyorum? Benim de bir şeyler yapmam gerekiyor. Bu ülkeyi hak etmeyen ve zerre kadar faydası olmamış teröristlerin karşısında benim kardeşim onurlu bir şekilde şehit oldu. Bu gurur verici bir şey. Canımızı, kardeşimizi, her şeyimizi vererek bu bedeli ödemişiz. Bu ülkeyi biz hak ediyoruz! Şehit ailesi olarak böyle düşünüyorum. Türkiye bizim, artık bu ülkeyi bu şekilde sahiplenebilirim...

Kardeşimi Gazi Üniversitesi’nde bulduktan sonra benim için hayat bitti. Gelmeyeceğini bile bile her gece onu bekliyorum.

15 TEMMUZ’U UNUTMAYACAĞIZ UNUTTURMAYACAĞIZ!

Derneği kurarken neyi amaç edindiniz?

Derneğimizin ilk amacı şehit aileleri ve gazilerle bir arada olmak. Psikologlarımız bunu her daim yapıyor. Aynı acıyı paylaşanlar birbirlerini iyi anlar. Aynı zamanda 15 Temmuz’u unutmayacağız, unutturmayacağız diyoruz. 15 Temmuz, onlarca yıl sonra da bu ruha atıfta bulunmalı. Bu ruhla hem içeride diri kalacağız hem de o gece olanları uluslar arası düzeyde anlatacağız. Seta ile yapacağımız sempozyum böyle bir çalışma olacak. Meydan etkinlikleri düzenleyeceğiz. 15 Temmuz’da vatan-millet-devlet nasıl kaynaştı, bunu çok net gördük. İşte yapmakta olduğumuz ve yapmayı sürdüreceğimiz şey bu ruhu canlı tutmak.

Yani Türkiye için kalıcı ve uzun vadeli hedefleriniz var...

Elbette. Bu isimlerin yaşatılıyor olması önemli. Ama bizler kalmadığımızda da bu ruhu işletecek işleyiş lazım. Herkesin gözü Türkiye’de... Zaten bu olmasa darbe teşebbüsü olabilir mi? Demek kendimize güvenimiz birilerini rahatsız ediyor. Şehit ailelerimiz biz önce milletiz, sonra ümmet, vatanımız için çıktık diyorlar.

Türkiye son kale ve ensar!

15 Temmuz Derneği’nde psikolog olarak çalışan beş genç kadın. İsimleri, cisimleri bilinsin istemiyorlar. Başka yerde de çalışıyor musunuz, yoksa mesainizin tamamını derneğe mi harcıyorsunuz diye sordum; 7/24 15 Temmuz cevabını aldım...

15 Temmuz’dan bu tarafa dernekteki görevinizi, anlatır mısınız?

Ailelere ziyaretler gerçekleştiriyoruz. Aileden biri olma temeli ile gittik. Güveni oluşturduktan sonra psikolojik desteğe dair önyargılar da yıkıldı. Sonrasında da yönlendirmelere başladık. Dernek yönetimi de bu noktada önümüzü açtı. Ailelerle temas kurmaya çalışan kişi, kurumları ve basını uyardık. Aileleri rahatsız edecek görseller kullanılmaması önemli. Ailelerin izni olmadan telefon numaraları kimse ile paylaşılmadı. 

Şehit ailelerinin genel özellikleri neler? 

Gurur ve üzüntüyü bir arada yaşayan insanlardan bahsediyoruz. Biz şunu yapmaya çalıştık; şehit yakınları olarak bir araya gelmek çok iyi geliyordu onlara. Ya da birbirlerine selam götürmek. Birinci motivasyonları  Allah rızası. İkincisi vatan sevgisi, üçüncüsü bayrak aşkı ve ezanların susmadan devam etmesi. İnsanlar burada bir kıyas yapıyorlar. Suriye gibi olmamak gündemlerinde. Türkiye’yi son kale ve ensar olarak görüyorlar. Biz dünyadaki kardeşlerimize kapımızı açıyoruz, ama gidecek bir yerimiz yok. Son ensar biziz düşüncesindeler.

Hayatın normalleşmesini nasıl yorumluyorlar?

Normalleşmek istiyorlar. Çünkü bizim bir ahiret inancımız var. Diğer yandan da acıyı hep yaşamalıyım; çünkü üzülmüyor olmam onu unuttuğum anlamına gelir diye düşünen de var. Hatırda tutmanın acıdan başka yollarını bulmamız gerekiyor bu noktada. Caddelere, duraklara, okullara şehitlerin adının verilmesinden memnun oluyorlar. Gelip geçen insanların o ismi gördükçe Fatiha okuyacağını bilmek iyi geliyor ailelere.

Talepleri, beklentileri nedir?

Bir araya gelip konuşmak istiyorlar. Reklam amaçlı yaklaşan olursa uzaklaşıyorlar. En temel talepleri ise adalet. Adaletin tecellisini ise suçluların cezalandırılmasında buluyorlar.

Evlatlarımız bir ulusun kaderini değiştirdi

Aileden emniyetçi Oğuz Kılınç, İstanbul Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şube Müdürlüğü’nde görevliydi ancak, geçici görevle Ankara İstihbarat Şube Müdürlüğü’nde bulunuyordu. 15 Temmuz gecesi asker elbiseli teröristlerle girdiği çatışmada şehit oldu. Oysa 18 Temmuz’da, tayin edildiği Van’a hareket edecekti. Şehit Kılınç’ın babası Polis aileleri Birliği Asbaşkanı Zeki Kılınç ve eşi, şehidin annesi Meltem Kılınç o günden beri dinlenmeden, kurdukları dernek aracılığı ile gençlere vatan ve iman aşkını anlatıyor...

Yorulmadan insanlarla buluşup konuşuyorsunuz, nasıl buluyorsunuz bu gücü?

Evlatlarımız canlarını seve seve, hiç düşünmeden, gözlerini dahi kırpmadan feda ettiler. Her şey bu bayrak için, bu vatan için! Ben evladımı zaten Allah, Peygamber, millet aşkıyla büyütmüştüm. Onun mükafatını da Rabbim bize gönderdi. Yani evladını nasıl yetiştirirsen bu mükafatı bir şekilde alıyorsun. Tabii ki ben evladımla gurur duyuyorum. Bir anne olarak da onun acısını her an, saniye yaşayıyorum. 24 saat insanın aklından çıkmaz mı; çıkmıyor! Tek tesellimiz onun mertebesinin güzelliği. Rabbim evladıma bahşetti bu güzelliği. Hiçbir zaman evimizde tek başımıza yas tutmadık. Yani 15 Temmuz’dan beri benim evim tıklım tıklım dolu. Devlet, eş-dost, hiçbir şekilde yalnız bırakmadılar bizi. Bu sayede Antalya’da 15 Temmuz Derneği’ni kurduk. Vatan sevgisini bu ülkede yaşayan herkese aşılamayı düşündüğümüz için devamlı konferanslara gidiyoruz. Çocuklar o kadar can kulağıyla dinliyorlar ki...

Ne anlatıyorsunuz çocuklara? Sizin söylediklerinizden nasıl ikna oluyorlar?

15 Temmuz’da hainlere karşı göstermiş oldukları cesaretli duruşlarıyla şehit olan, gazi olan evlatlarımızı anlatıyoruz. Yani biz de anne babayız sonuçta. Ama biz eşimle dedik ki eve hapsolmak doğru değil. Hem 15 Temmuz kahramanlarının yaşaması, hem de kimsenin bir daha böyle bir şeye kalkışmaması için nefesimiz tükenene kadar anlatacağız. Bize emanet edilen bu toprakları seven nesiller yetişmesini istiyoruz. Bu mukaddes toprakların bizim özgürlüğümüz olduğunu özellikle vurguluyoruz. Türk tarihinde 15 Temmuz, tıpkı Çanakkale gibi, bu yüzyılımızın dönüm noktasıdır. Bunu vurgulayarak belirtiyoruz. Tek millet olma bilincini aşılıyoruz. Türk devletinin dünya devletleri arasında prestij kazandığını bizim maddi manevi ve iman olarak dünya devletlerinin önünde olduğumuzu görmelerini sağlamaya çalışıyoruz. Bu azim ve iman mücadelesiydi. Evlatlarımız bir ulusun kaderini değiştirdi. Şehitlerimiz dünyada eşi benzeri olmayan destanlar yazdılar. Genç neslimiz zaten yaşayarak gördüler. Ecdadımıza ve şehitlerimize bir borcumuz var. Alın terimizi ve emeğimizi vererek çalışacağız boş durmayacağız.

ALPARSLAN CAMBAZ: Haini yaşatma ki devlet yaşasın

Alparslan Cambaz,  gazeteci şehit Mustafa Cambaz’ın oğlu. Kendi idealleriyle babasından kalan yapılacaklar listesini harmanlamış görünüyor...

Takvime bakınca sekiz ay geçti diyor, sen ne diyorsun?

Bakmıyorum ben açıkçası. Hani millet diyor ya “Sekiz yıl gibi geçti” diye, benim için çok çabuk geçti. Zaten ‘dünya alemi bir rüyadır’ diyorum. Yani babama vefatından iki hafta önce “Ya ben bu adama doyamıyorum!” diye bakıyordum. Hani yadırgamıyorum da yarın öbür gün ölecekmiş gibi geliyordu, sonra vefat etti. Şimdi yine fotoğrafına bakıyorum, o günler geliyor aklıma. Ben bu adama doyamadım gibi bakıyorum. Acayip bir hissiyat... Ortaklaşa konuşulan şöyle bir his var şehit olanlar açısından. Yani 15 Temmuz’dan önce de mana olarak, anlayış olarak şehitlikten, vatan sevgisinden uzak insan değiller. Dolayısıyla da olağan bir şey gerçekleşmiş gibi. En olması gereken oldu diye bakıyorum. Bu kadarla atlattığımıza şükrediyorum bu süreci. Bir günde bir savaş verdik. Kazandık çok şükür.

Baş etmek mi, alışmak mı? Nasıl tarif ediyorsun yaşadığın şeyi?

Dava var ortada. Kişisel bir acı değil bu. Önümüze bakıp genele yaymak lazım. Bir mücadele vermeliyiz. Kaybımıza bakmadan yolumuza devam edeceğiz. Mavi Marmara’da bir abla kocasını şehit veriyor, hemen ellerinde vefat ediyor. Onu bırakıp, gidip diğer yaralılara koşuyor. Bunu yapmamız gerekiyor. Gidip şehidin başında ağlama lüksümüz yok Türkiye’de.

İnsanlara yaşadıkları zorlukları aşma konusunda tavsiye verebilir misin?

Tavsiye olarak şunu diyeyim: Yetim kalanlar yetimlere bakmaya çalışsın. İmkanlar da sağlanıyor şu an. Oğlunu kaybedenler, oğlunu kaybedenlerle bir araya gelsin. Onları, onlar anlar işte. Damdan düşeni damdan düşen anlar hesabı. Fazla takılıp takıntı haline getirmemek lazım.

Peki bütün bunların sonrasında sen nasıl bir Türkiye görüyorsun?

Tek bir cümle edeyim. Türkiye’nin tek devlet olması için dua edenlerdenim. Biz idamı dillendirdik. “Geriye dönük olmaz” diyorlar. Zaten ben ileriye dönük istiyorum. Geriye dönük de yoksa bunun da önü açılabilir. Haini yaşatma ki; devlet yaşasın...

Prof. Dr. Kemal Sayar: Konuşmak şifadır

Onlar 15 Temmuz’un gerçek kahramanları... Kimi eş, kimi anne-baba, kimi evlat...  Ailelerine büyük bir acı ve hayat boyu anlatacakları hikayeler bıraktılar. Antalya’da buluşan şehit aileleri kayıplarını, hayata yeniden tutunma yollarını, kızgınlıklarını anlattı. Çıkış yolu arayışında karşılarında buldukları Prof. Dr. Kemal Sayar, aslında biraz da ailelere kendi seslerini dinletti...

Bu süreci anlamlandırmak, benim eşim, evladım şu amaç için hayatını ortaya koydu diyebilmek çok önemli. Ailelerin söylediği “Bize dik bir duruş bıraktı” sözü bu yüzden çok önemli. İçimizde ölmeyecek olan bir varlık var mı? Hepimiz ölüme doğru gidiyoruz. Peki hayatı manalı kılan şey ne? Bir insan düşünün, çok uzun yıllar kudretin servetin tepesinde fakat insanlara zulmediyor, kötülük ediyor. Herkes ondan şikayetçi. Bu adamdan geriye ne kalıyor? Hiçbir şey! Sıradan bir insan düşünün, güzelliklerle donatıyor dünyayı, iyilikler yapıyor. Belki kimsenin bilmediği, gazetelerden okumadığı şeyler. Ondan geriye bir şey kalıyor. Yaşadığımız hayattan birilerine hisse düşüyorsa, bir başkasının hayatı bu şekilde kolaylaşıyorsa, daha iyiye gidiyorsa, işte bu manalı bir hayat oluyor.

Hayatı sadece dünyadaki kısa bir süreç olarak yorumlamak da anlamlandırmayı zorlaştırıyor. Bunun bir ötesi yoksa çok kısa hakikaten. Yitirdiğimiz sevdiklerimiz bu hayatı ne uğruna yaşadılar, ne uğruna öldüler, onlardan geriye ne kaldı...  Bu sorular önemli. Sevdiklerimizin kaybı çok can acıtıyor elbette. Ama neden yaşadığımızı anlayabilirsek ve ölümümüz hayatımızı aydınlatabilirse o zaman acımız biraz daha hafifleyebiliyor.

Sevdiklerimizi apansız kaybettiğimizde bir yas tepkisi geliştiriyoruz, bu birkaç ay sürebilir. Fakat ondan sonra hâlâ hayattan kopuk isek, orada ruhsal bazı değişimler oluyor demektir. O durumlarda mutlaka yardım almalıyız, konuşmalıyız. Konuşmak şifadır. Bir acı yaşadık. Bu acının bize bir şeyler öğretmesine izin verecek miyiz? Çünkü bunu değiştiremiyoruz artık, zamanı geri alamıyoruz. Ayrıca sevdiğimiz kişi, çok soylu bir amaç uğruna o gece sokağa çıkmayı tercih etti. Ülkesini, vatanını savunmak için gayret gösterdi. Onun bu çabasına saygı göstererek, onu baş tacı ederek, o ilkelerle devam edecek miyim? Yoksa hayata küsecek miyim? Hayata küsersem onun hatırasına saygısızlık etmiş olur muyum? Çünkü o yaşatmak için çıktı! Şehitlerimiz ölmek için değil, bu ülkeyi yaşatmak için çıktılar. Onlar bu vatanı, insanı aziz bildikleri için sokaktaydılar. Bize düşen de sanki o hatırayı yaşatmak için daha hayata dönük olmak...

Prof. Dr. Mücahit Öztürk: Bir kaybı çocuğa dini açıdan anlatmak lazım

15 Temmuz’un özellikle şehit ailesi olan çocuklardaki yansıması nedir?

Çocuk ve gençlerle ilgilenen bir psikyatri hekimiyim. Yaşadığımız süreçte gerek yaşananlar gerek sürecin sıkıntılı olması hepimizi belli bir oranda olgunlaştırdı. Ama bundan sonraki süreçte psikolojik olarak çocuklar için neler olabilir hakkında konuşmamız gerek.

Yetişkinlerden farklı mı yaşıyorlar bu durumu?

Ülke olarak o dönemden itibaren büyük bir travma ile karşı karşıyayız. Bu tablonun etkilerini kısa süre içinde gidermek mümkün değil. Ama biz hem inancımız gereği hem yaşamın devamı açısından kendimizi organize etmek zorundayız. Çocuklar duygusal anlamda tehlikeye ve travmaya daha açık bireylerdir. Uzun vadeli değerlendirme yapabilmeleri mümkün değil.

Hangi duygusal zorlukları yaşıyorlar?

Niçin başlarına böyle bir şey geldiğini ve bundan sonra ne olacağını anlamakta zorlanıyorlar. Bireysel olarak da yaşanabilirdi. Ama toplum olarak yaşamanın getirdiği baskı çocuklarda daha çok yaşanıyor; hele birinci dereceden yakınını kaybetmişse... Çocukların bu süreci nasıl algıladığını ebeveyn ve yetişkinler olarak doğru anlamak zorundayız. Çocuk dediğimiz varlık dünyaya tutunabilmek için fiziksel ve duygusal ihtiyaçlarını giderecek bir yakına ihtiyaç duyar. Hayatiyetlerini  tek başlarına sürdüremeyeceklerini bildikleri için mutlaka yanlarında o birinci dereceden yakını ararlar. Bulamadıklarında da ciddi bir travma yaşarlar. Biz yaşamın bir noktada sonlanacağını biliyoruz. Ama çocuklar, özellikle yedi yaş öncesinde, kaybı (ölümü) yetişkinler gibi algılamaz. Tekrar geri dönüş beklemesinin sebebi bu. Ancak 12 yaşına doğru bunu kavrayabiliyor. “Bana kim bakacak, kim koruyayacak, ihtiyaçlarımı kim karşılayacak, ben ne olacağım...” Bu çok doğal ve insani bir tepkidir. Burada ilk yapılacak şey çocuktaki o güven duygusunu tekrar oluşturabilmektir.

Bunu nasıl sağlayacağız?

Çocuğun bu durumlara verdiği tepki çevresinde olup bitenlerle çok alakalı. Bizim toplumda kayıp yaşandıysa, çocuk oradan uzak tutulmaya, duygusal olarak izole edilmeye çalışılır. Halbuki doğal ve doğru olan, çocuğun o ortamda bir müddet olsun bulunmasıdır. Güvenlik ihtiyacından kaynaklı olarak ailenin diğer fertlerine normalden fazla düşkünlük gösterebilirler. Yanı sıra geriye dönüşler olabilir, yaşının gerisinde çocuksu konuşmalar, beraber uyuma isteği veya alt ıslatmalar gibi... Burada da anlayışla yaklaşmak ve zaman tanımak önemli. Geçiş dönemi oluşturmamız gerekiyor. Bir kaybı çocuğa nasıl anlatmamız gerektiğine ilişkin psikolojide bir cevap yok. Ama dini referanslarla ve doğru bir dille, yeniden buluşacağımızı anlatmak mümkün.