06 Mart 2021 Cumartesi / 22 Recep 1442
Gece modu

Özkan: Erdoğan karşıtlığı bir oryantalizm sorunudur

Batı, 150 yıl önce Sultan II. Abdülhamid’i ‘Terrible Turk’ diye tanımlamıştı bugün Erdoğan için ‘otoriter’ diyor. Batı’da ve ülke içi muhalefette özellikle son birkaç yılda oluşan nefret söylemlerinin arkasındaki gerçekler neler? Erdoğanofobi kitabının yazarı Abdülkadir Özkan’a göre hastalığın temellerinin neo-oryantalizm’de aranması gerek.

HALE KAPLAN ÖZ24 Eylül 2017 Pazar 07:00 - Güncelleme: 24 Eylül 2017 Pazar 07:00

Kitabın ismi oldukça ilginç: Erdoğanofobi/ Siyasette Erdoğan Korkusu. Yayıncı ve yazar Abdülkadir Özkan’ın kaleme aldığı kitap, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a karşı Batı’da ve ülke içi muhalefette özellikle son birkaç yılda oluşan nefret söylemine odaklanıyor. Bu söylemin bir hastalık olarak teşhis edilmesi gerektiğini belirten Özkan, Erdoğanofobi’nin arka planının analitik yöntemlerle inceliyor. Özkan’a göre bu fobinin temel nedeni Batı’da Erdoğan’ın dış görüntüsü demokrat, ancak perde gerisinde radikal bir siyasal İslâmcı olarak algılanması. Bu nedenle neo-oryantalistlerin gözünde Erdoğan, Batı paradigması için ciddi bir tehdit. Erdoğan’ın otoriter olarak tanımlanışının miladı da Davos’taki ‘One minute’ krizi.

Erdoğan, çevreyi merkeze dahil etme siyasetiyle Menderes ve Özal ile benzeştirilir. Bu iki önemli siyasi figürün Batı ile ilişkilerde izlediği yol nasıldı? Onlar niçin fobik algılanmadı?

Menderes ve Özal, Türk siyasal hayatına damga vurmuş iki önemli liderdir. Devletin halkla bütünleşmesine kapı aralayan, devlet millet kaynaşmasına katkı sağlamış önemli iki siyasî figürdür. Merkez sağ gelenek üzerine oturan siyasal konumlanmaları Menderes ve Özal’ı Erdoğan’dan önemli ölçüde ayrıştırır. Şöyle ki; hem Menderes, hem de Özal, değerlerine bağlı, vatanperver, dindar başbakanlar olarak anılmalarına rağmen İslâmcı olarak kabul edilmezler. Mesela Özal, dindarlığının yanında liberalliği daha öne çıkmış bir isimdir. Menderes ve Özal’ın siyaset yapma biçimleri, söylem siyasetleri, Batılılaşma temayülleri, İslâmcılığın çok ötesinde, tam da siyasetin merkezinde konumlanmalarını sağlamıştır. Bu nedenle Batı, Menderes’i ve Özal’ı hiç bir zaman siyasal İslâm bağlamında bir tehdit ve tehlike olarak algılamamıştır. Bu nedenle fobik bir ortamın oluşmasına da ihtiyaç olmamıştır. Ancak Erdoğan’ı Menderes ve Özal’dan farklı kılan en temel etken sadece Batı’da İslâmcı olarak tanımlanan bir siyasal gelenekten gelmesi değil, aynı zamanda siyasal söylemleri ve hedefleridir. 2000’lerin başında, özellikle 11 Eylül’den sonra dünyada radikalleşen siyasal İslâm’ın büyük bir tehdit olarak algılanması, Orta Doğu’da değişen dengeler Erdoğan’a yönelik fobinin oluşmasına katkı sağlamıştır.

Ya Atatürk? Onunla kurulabilecek benzerlikleri neler? 

Erdoğan’ın karşılaştırılacağı en doğru örnek Gazi Mustafa Kemal’dir. Gazi Mustafa Kemal, Türk devlet geleneğinin son iki yüz yılda yetiştirdiği önemli devlet adamlarından biridir. Tarih sahnesinden çekilmekte olan bir imparatorluğun küllerinden meydana getirdiği Türkiye Cumhuriyeti gerçek bir başarı hikayesidir. Elbette Gazi Mustafa Kemal de hatadan berî bir insan değildir ancak ortaya koyduğu başarı küçümsenmeyecek kadar büyüktür. Erdoğan’ı Gazi Mustafa Kemal ile kıyaslamamın en temel nedeni, Türkiye’nin son 20 yılda, ki bu da yaklaşık 100 yıllık cumhuriyetin beşte biri demektir, yaşadığı demokratikleşme ve modernleşme çabaları, ekonomik kalkınma hamleleri, sosyo kültürel ve sosyo politik dönüşümü Erdoğan döneminde gerçekleştirilmiştir. Siyasetin doğası gereği hata ve kusurları olsa da fotoğrafın bütününde başarılı olmuş, Türkiye’yi egemen güçlerle eşit şartlarda dünya ligine taşımış, iç ve dış saldırılara karşı adeta yeni bir istiklâl mücadelesi veren bir Erdoğan’dan söz ediyoruz. Bu nedenle Erdoğan’ın Türk demokratikleşmesine sağladığı katkıları dikkate almadan bir cumhuriyet tarihi yazılamaz. Erdoğan,Türk siyasetinde önemli bir kilometre taşıdır.

DOĞU ‘AZGINLIĞIN, BARBARLIĞIN’, BATI ‘ASALET VE ZENGİNLİĞİN’ KAYNAĞI!

Fobi kelimesini bilinçli olarak kullanıyorsunuz… Çünkü fobiler gerçekte karşılığı olmayan korkulardır. Erdoğan’a karşı nefret söyleminin yaygınlaşması ve onun Batı’da tehdit olarak algılanmasının arka planına baktığınızda ne görüyorsunuz?

Fobi, genelde nefret söylemini içinde barındıran, toplumsal olmaktan çok, kültürel ve siyasî karşıtlığı ifade etmek için kullanılıyor. İrrasyonel bir korku ortamı yani. Erdoğan’a yönelik oluşan nefret, korku söylemini Doğu-Batı çatışmasının derinliklerinde aramak gerekiyor. Erdoğan karşıtlığı bir oryantalizm sorunu aslında. Oryantalizm ya da diğer ifadesiyle Şarkiyatçılık, Batı’nın Doğu toplumlarını tanımlamak üzere oluşturduğu bir düşünce biçimidir. Temel paradigması Doğu ile Batı arasındaki ontolojik ve epistomolojik ayrım üzerine inşa edilmiştir. Temel gayesi ise Doğu’yu ele geçirmek, Doğu toplumlarını yeniden dizayn etmek, sadece bölgesel siyaseti değil bölgenin bütün değerlerine nüfuz etmeye çalışmaktır. Bir anlamda Batı’nın Doğu karşısındaki üstünlük mücadelesinin dışa vurumudur. O nedenle Batı zaviyesinde Doğu ‘azgın, barbar ve cahil’ olarak tanımlanır. Batı ise ‘asilliğin, bilimin ve zenginliğin’ kaynağıdır. Böylece Doğu’ya ait bir din olarak kabul ettikleri İslâm ve Müslümanlar her daim kontrol altında tutulması gereken bir tehdit olarak algılanmıştır. Siyasal İslâm’ın iflası, medeniyetler çatışması ve tarihin sonu gibi önermeler Doğu Batı arasındaki ontolojik ayrışmanın dışa yansımasıdır. Bugün Türkiye ve İslâm toplumları aleyhine yürütülen sistematik algı operasyonlarının perde arkasında da benzer bir Batı zihni var. Bu geldiğimiz durumu daha çok yeni Oryantalizm olarak tanımlayabiliriz. İşte tam da bu noktada Erdoğan nefretinin temellerinin neo-oryantalizmde aranması gerekir.

Abdülhamid’e ‘Terrible Turk’ diyen zihniyetin asıl hedefi

Bu durum Batı’nın 100 yıl önceki TerribleTurk algısından bağımsız düşünülemez sanırım…   Bundan 150 yıl önce Sultan II. Abdülhamid’i ‘Terrible Turk/ Korkunç Türk’ diye tanımlayan Batı aklı, bugün Erdoğan’a ‘otoriter’ diyor.  Arada bir fark yok. Meselenin kökenlerinin oryantalizm olduğunun en net delillerinden biridir bu. Peki neden bugün Erdoğan hedef alınıyor? Batı aklı, ikinci bin yılda siyasal İslâm’ın, İslâm toplumlarındaki siyasal hareketlerin modernite karşısında başarısız olacağını öngördü.  Ancak Türkiye’de son 15 yıla damgasını vuran siyasal hareketin, siyasal İslâmcılığı muhafazakâr demokratlığa eviren başarısı, siyasî çalkantılarla boğuşan İslâm toplumlarına örneklik oluşturabilecek demokrasi deneyimleri büyük oranda tehdit olarak algılandı. Bu nedenle de Batı entelijansiyası baştan itibaren Erdoğan’a şüpheyle ve kuşkuyla yaklaşmayı tercih etti. Gizli ajandası olduğu, demokrasiyi  araçsallaştırdığı iddia edildi. Erdoğan, dış görüntüsü demokrat, ancak perde gerisinde radikal bir siyasal İslâmcı olarak kabul edildi. Böylece neo-oryantalistlerin gözünde Erdoğan, Batı paradigmasına ciddi bir tehdit olarak algılandı. 

Neden tehdit olarak algılandı?

Son 200 yıldır Orta Doğu’da, İslâm dünyasında siyasal anlamda hakim güç Batı’dır. Bölgenin sınırlarını çizen, kimin ne kadar özgür olacağına karar veren Batı aklıdır. Kendini bölgenin efendisi olarak gördü. Türkiye’nin son yıllarda kontrol edilemez bir güce dönüşmesi, bölgede önemli bir aktör olarak öne çıkması, eskisi kadar kolay lokma olmaması Batı’nın planlarını bozacak bir tehdide dönüştü. Esasında Batı’nın hedefi doğrudan Erdoğan’ın şahsı değildir, asıl hedef onun temsil ettiği siyasal çizginin, ideolojinin ve değerlerin Batı’nın yüzyıllarca üstünlük nişanesi olarak gördüğü değerlere rakip olma ihtimaline duyulan korkudur. 

Batı’da Erdoğan karşıtlığı yükselirken, Doğu’daki tavır nasıl?

Batı’da her geçen gün demokrasi dışı unsurlarla eşitlenmeye çalışılan Erdoğan, Doğu’nun umudu, duası, sevinci olarak öne çıkıyor. Dünyanın beşten büyük olduğunu egemen güçlerin yüzüne söyleyen, zulme sessiz kalmayan bir siyasetçi profili, yüzyıllardır baskıcı liderlerin boyunduruğuna mahkum edilen Doğu’nun kurtarıcı beklentisiyle örtüşüyor. Batı paradigmasının en büyük rahatsızlık kaynağı tam da burada devreye giriyor. Erdoğan’ın beklenen bir kurtarıcıya dönüşme ihtimali Batı’nın onu ötekileştirmesine gerekçe oldu. Demokrasi dışı ekstrem bir siyasetçi algısının Erdoğan’ı yalnızlaştıracağı düşünüldü. Yüz yıla yakın bir süredir otoriter rejimlerin baskısı altında ezilen İslâm toplumlarına Erdoğan’ın da baskıcı, otoriter bir lider olduğu algısı aşılanmak istendi. Erdoğan’ın otoriter şeklinde ilk tanımlanışı Davos’taki one minute krizinden hemen sonradır. Kesinlikle tesadüfi değildir.

Muhalefetin gözardı ettiği gerçek

İç siyasette de Erdoğan karşıtlığı yükselen bir trend ve beraberinde karşı cephede de tam tersi istikamette bir yönelim var. Bu iki karşıtlık birbirini ne yönde etkiliyor?

Batı güdümlü Erdoğan karşıtlığının, iç siyasette gündelik politika malzemesi haline gelmesi Türkiye adına çok üzücü. Gelecek umudunu Türkiye’ye bağlayan dünya mazlumlarının bu görüntüden ne kadar endişe duyduklarını söylemeye gerek yok sanırım. Muhalefetin ısrarla kullanmaya devam ettiği bu korku dili ister istemez Batı’daki karşıtlığını da tetikliyor. Hatta sadece tetiklemekle kalmıyor, Batı’yı ciddi manada cesaretlendiriyor. Muhalefet temsilcilerinin ülkenin bekasını ilgilendiren bu gibi konularda Batı jargonu kullanıyor olması çok ciddi bir sorun. Bu da toplumsal kutuplaşmanın ve ayrışmanın derinleşmesine zemin hazırlıyor. Karşıtlıklar birbirini besliyor. Toplumun psikolojik ayrışmasına neden oluyor. Dün Erdoğan’ın yanında konumlanan bazı siyasetçi, aydın ve entelektüeller, bugün Türkiye aleyhine tedavüle konan büyük bir planın parçası olduklarının farkına varmıyor, ya da varmak istemiyor. Meselenin sadece Erdoğan olmadığını görmek istemiyor. Siyasal yanlışlar gerekçe gösterilerek umutsuzluk ortamı yaratılmaya çalışılıyor. Bu da Türkiye’de yerleşik aydın zihninin genel bir hastalığı aslında. Millî Mücadele döneminde Gazi Mustafa Kemal’in yanında konumlanan dönemin kimi aydınlarının daha sonra nasıl saf değiştirdiklerine yeniden bakmak lazım. Bugün de tarih tekerrür ediyor.

Muhalefetin Erdoğan karşıtlığı merkezinde konsolide olması ne gibi sonuçlar doğurur?

Türkiye’nin geleceği adına gerçekten endişe verici bir durum bu. Türkiye’de özellikle son yıllarda değer üretmekten yoksun bir muhalefet kültürü oluştu. Esasında muhalefet dediğimiz şey demokrasilerin vazgeçilmezidir. İktidarların doğru iş yapmasını ve denetlenmesini sağlar. Ancak Türkiye’de muhalefet partileri en millî konular da bile kendini iktidar partisinden ayrıştıran bir söylem siyaseti kullanıyor. Bu dil ülkenin aydın ve entelektüelinin de diline yansıyor. Batı’nın profesyonelce kurguladığı büyük planı fark edemeyen muhalefetin, yakın gelecekte kendine alan açmak adına, ülkenin bekasını tehlikeye sürüklediğini görmesi lazım. İdeolojilere kurban edilen gündelik polemikler yüzünden Türkiye’nin ve bölgenin geleceğini ateşe atmaya kimsenin hakkı yok.Muhalefetin tek ve öncelikli derdinin, davasının Türkiye olması gerekir. Eğer söz konusu vatansa iktidara yardımcı olması, alan açması gerekir. Demokrasilerde iktidara hesap sorulacak yer ancak sandıktır. Batı güdümünde muhalefet yapmak her şeyden önce siyasal geleneğimize yer eden muhaliflik ahlakına aykırıdır. Güzel bir söz var; kol kırılırsa yen içinde kalır. Bir hata, kusur varsa hesabını bu millet sormalı, sorabilmeli. Millî meselelerde Batı’nın himayesine girmiş bir muhalefet Türk siyasetine yakışmaz.