22 Ekim 2020 Perşembe / 5 RebiülEvvel 1442
Gece modu

Mustafa Şentop: Başkanlık sistemi yüz yıldır belediyelerde

Mustafa Şentop: Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok. Başkanlık Türkiye’ye yabancı bir sistem de değil. Yüz yıldan fazla bir süredir belediyelerde uygulanıyor zaten. Meclis ayrı seçiliyor, başkan ayrı seçiliyor. Başkanlık Türkiye için zarurettir.

Fadime Özkan01 Haziran 2015 Pazartesi 00:14 - Güncelleme: 01 Haziran 2015 Pazartesi 00:58

7 Haziran seçimlerine bir hafta kalmışken siyasetin gündemi bir kez daha kısır tartışmalarla boğulmak istenmekte. Halbuki 7 Haziran Türkiye’nin, Türkiye toplumunun ortak kaderini belirleyecek denli öneme sahip. İçinde bulunduğumuz “tarihi an” beş yıllık bir siyasi tercihi değil bizden öncekilerin emeği çabası duası, bizden sonrakilerin mirası da demek. Yeni anayasayı yapmak, çözüm sürecini kalıcı barışla neticelendirmek, ekonomik siyasi istikrarı garanti etmek yani yeni Türkiye’yi kurmak için mühim bir imkan. İşte tam bu evrede, yeni dönemin lokomotifi olacak başkanlık sistemini anayasa hukukçusu, AK Parti Genel Başkan Yardımcısı, İstanbul milletvekili ve vekil adayı Prof. Dr. Mustafa Şentop ile konuştuk.  

Başkanlık sistemi Türkiye’de ilk kez gündem olmuyor ama sanırım ilk kez bu kadar sağlıksız bir ortam oluştu. Muhalefet partileri ve muhalif çevreler başkanlık tartışmasının bile etrafında bir korku tüneli oluşturmuş vaziyette. Başkanlık korkulması gereken, hiç tecrübe etmediğimiz bir sistem mi?

Parlamenter sistemin bugünkü biçimi, çerçevesi 27 Mayıs darbesi sonrasında oluşturulmuştu. 60 öncesi uygulama geniş manada parlamenter sistem diyebileceğimiz bir sistem. Biraz başkanlık sistemine de yaklaşan bir tarafı var. Bir kere cumhurbaşkanıyla parlamentonun seçim dönemi aynı. Yeni parlamento seçilirken cumhurbaşkanının görevi sona eriyor, yeni parlamento yeniden cumhurbaşkanı seçiyor. Dolayısıyla seçimi kim kazanmışsa cumhurbaşkanını o seçiyor. Nitekim DP kazandığında arkasından hemen Celal Bayar’ı da cumhurbaşkanı seçiyor. Erken seçim kararı alınırsa yeni parlamento cumhurbaşkanını yeniden seçiyor. Dolayısıyla cumhurbaşkanıyla parlamento çoğunluğu aynı partiden oluyor. 27 Mayıs 1960’a kadar böyle.

27 MAYIS’TA CUMHURUN MAKAMINA DA DARBE YAPILDI

Dolayısıyla darbe yönetimi Cumhurbaşkanlığı makamında halk iradesinin etkisini azaltmış oluyor öyle mi? 

Evet, 60 öncesinde Cumhurbaşkanı halk tarafından seçilmese de aşağı yukarı seçiliyormuş gibi oluyor, cumhurbaşkanını yeni oluşmuş parlamento çoğunluğu seçtiği için. Bu sistem başkanlık modeli değil elbette ama 1) parlamento seçimiyle cumhurbaşkanı seçiminin doğrudan ilişkili olduğu için, 2) cumhurbaşkanının partisiyle ilişkisi kesilmediği için büyük benzerlik taşıyor. Partili cumhurbaşkanlığı modeli yani. Çünkü Celal Bayar Demokrat Partili.

27 Mayıs 1960’tan sonra yeni bir sistem kuruluyor. Darbeyi yapanlar kendileri ikinci cumhuriyet diyorlar buna. 61 Anayasasını ikinci cumhuriyet anayasası diye isimlendirmek istiyorlar. Milli Birlik Komitesinin toplantılarında tartışılmış bu. Bunun temel mantığı da millete güvenmeme üzerine kurulu.

SANDIKTAN ÇIKAMAYINCA…

Niye?

Çünkü 1950 ile 60 arasındaki uygulama göstermiş ki millet bunlara oy vermiyor. O bürokratik oligarşi, o tek parti döneminin elitleri oy alamıyorlar. Dolayısıyla seçim kazanarak iktidar olma şansları yok. Bu bakımdan milletten destek alan siyasi yapıları bölmek, bölerek zayıflatmak üzerine kurulu bir sistem. Nasıl? Mesela parlamentoyu bölmüşler. Cumhuriyet senatosu ve Büyük Millet Meclisi diye ikiye bölmüşler. İki kamaralı bir parlamento oluşturmuşlar ve böylece parlamentonun işleme, kanun yapma süreçleri çok zayıflamış. Çok uzun vakitler alıyor ve kötü işliyor. Güç temerküz etmesin diye dağıtmışlar.

Yine hükümetin yetkilerini aynı şekilde anayasal olarak çok zayıf tutmuşlar. Demirel’in lafıdır, bu anayasa ile Türkiye idare edilmez diye. Hükümet de bölünmüş. 1) seçim zamanı ayrı olan bir cumhurbaşkanlığı makamı var 2) hükümet var. Yani çift bir yönetim biçimi. Daha önce de evet çift başlı ama hem partili cumhurbaşkanlığı modeli nedeniyle hem de parlamento ve cumhurbaşkanı seçimlerinin eş zamanlı olması sebebiyle çift başlılığın bir sorun olmasını engelleyen bir sistem var. 61’den sonra nasıl yasama bölünmüşse yürütme de bölünmüş dağıtılmıştır.

ŞU ANKİ SİSTEM VESAYETÇİLERE YARIYOR

Bugün hala işleye system bu?  

Bugünkü sistem tam olarak vesayetçilerin oluşturduğu kurduğu bir sistem. Bu sistemde hükümet parlamento içinden çıkıyor. Yani parlamento içi dengelere bağlı hükümet. Eğer o dengeleri bozar ya da değiştirirseniz hükümetleri düşürebiliyor ya da değiştirebiliyorsunuz. Bunu yaşamışız 12 Mart 1971’de. Çok güçlü bir parlamento desteği olmasına rağmen Demirel muhtıra verildiği için istifa etmiş. Siyasette hiç bilinmeyen isimler başbakanlık yapmış o zaman. Güvenoyu almışlar parlamentodan. Niye? Baskı var çünkü parlamento üzerinde. Aynı şeyi 28 Şubat’ta yaşadık. DYP’deki istifalarla Refah-Yol hükümetinin parlamento desteği ortadan kalktığı için hükümet devam edemez hale geldi. Ve hiç beklenmedik şekilde Mesut Yılmaz dışardan destekle hükümet kurdu.

Şimdi bu bakımdan hükümet parlamento içinden çıktığı için parlamentoya siyaset dışı aktörlerin dışardan müdahaleleriyle hükümetleri düşürme, hükümet kurdurma imkânları var. Bu bakamdan 1961 anayasasıyla yapılan bu dizayn esasen vesayetçilerin arzu ettikleri bir siyasi tablo sunuyor.

BAŞKANLIK TÜRKİYE İÇİN ŞART

Yasama ve yürütme organlarını birbirine bağımlı hale de getiriyor mu?

Tabii. Bu sistemin bu manada vesayetçi sistemin işleyişini kolaylaştıran zaafları var. O zaaflar da bilerek ortaya konulmuş zaaflar. Eski Türkiye dediğimiz işleyişin sistem modeli bu. Bunun değişmesi gerekir.

O zaman sadece bir yetersizlik değil gereklilik durumu da var sistem değişikliği için?

Gereklilik var çünkü sistem istikrar üretme değil istikrarsızlık üretme üzerine kurulu. Nitekim 70’lerde, 90’larda yaşadı bunu Türkiye. Seçim yapıyorsun, Meclis’ten bir hükümet çıkmıyor. Çıkan hükümet düşüyor, bir sene gidiyor bir daha düşüyor, başka hükümet kuruluyor o da sallanıyor falan. Dolayısıyla Türkiye açısından böyle bir sorunlu yanı var mevcut sistemin. Bir diğer önemli yön de şu: Hani diyorlar ya, bu sistem uzun yıllardır uygulanıyor, yerleşmiş bir sistem, niye vazgeçelim” diye. Halbuki sadece kronoloji bilgisi bile bunun yanlış olduğunu gösteriyor.

PARLAMENTER SİSTEM TÜRKİYE’DE HİÇ ÇALIŞMADI Kİ

O kronolojiyi şöyle hızlı bir şekilde hatırlatır mısınız?  

İlk defa parlamenter sistem 1876’da kurulmuş. Kısa süre sonra askıya alınmış, fiilen işlememiş. 1908’de tekrar başlamış parlamenter sistem, meşruti monarşi. 1909’de İttihat ve Terakki’nin öne çıkmasıyla beraber sistem işlememiş esasen. Ne zamana kadar? 23 Nisan 1920’de Ankara’da toplanmış Büyük Millet Meclisi, zaten İstiklal Savaşı var. 23-24’ten sonra Takrir-i Sükûn dönemi, siyasi partiler kapatılmış, tek parti dönemi yaşanıyor, parlamenter sistem orada da işlememiş. Geliyoruz 1950’ye. 50’de başlayan sistem 27 Mayıs 1960 darbesiyle bir kez daha kesintiye uğramış. Bir buçuk yıl askeri darbe dönemi. 1965’e kadar darbenin etkisi gölgesi, siyasi çekişmeler TSK içersinde cuntalar arasında oluyor. 12 Mart 1970’de yeniden askeri müdahale. İki yıl darbe dönemi devam ediyor. 73’te yeniden hareketlenir gibi. Ama anarşi ortamı vesaire ile bu defa 12 Eylül 1980 bir kez daha askeri darbe. Üç yıl darbe dönemi devam etmiş. 83’te yeniden çok partili hayata geçilmiş ama büyük ölçüde yine darbenin gölgesinde özel kanunlarla yürüyen bir yapı. 90’larda biraz yürümüş 28 Şubat’ta bir müdahale daha. Bu anlattığımız sadece kronoloji ve kronoloji bile bize bu sistemin çalışmadığını, sonuç vermediğini gösteriyor. Parlamenter sistem Türkiye’de çalışmadığı ve yerleşmediği için sistem arayışına ihtiyaç var.

TARİHİ AKIŞ BAŞKANLIĞA DOĞRU

1982 Anayasası sayesinde Türkiye’de çok geniş yetkileri olan ama neredeyse hiçbir sorumluluğu olmayan bir cumhurbaşkanlığı makamı ve 10 Ağustos 2014’ten bu yana da seçilmiş bir cumhurbaşkanı gerçeği var Türkiye’nin. Buradaki karmaşa da yeni bir düzenlemeyi gerekli kılmıyor mu?

Tabi o da var. Aslında cumhurbaşkanlığı makamının tarihi gelişimi de bize başkanlık sistemine götürüyor Türkiye’de. 1961’de ilk defa yeni sistem hayata geçtiğinde şöyle bir şey var: Parlamento tarafından seçilen ve sembolik yetkilere sahip, yetkisi az bir cumhurbaşkanı. Sonra 12 Eylül 1980’den sonra yapılan anayasayla yine parlamento tarafından seçilen ama yetkileri çok artırılmış güçlendirilmiş bir cumhurbaşkanı. Aradaki fark için iki anayasadaki maddeleri kıyaslamakla bile anlaşılır. 61 anayasasında üç cümlede anlatılırken 82 anayasasında uzun sayfalar ayrılmış. Yasamaya yürütmeye yargıya dair yetkileri diye ayrı ayrı anlatılır. Yetkileri artırılmış ama hala parlamento seçiyor. 2007’de yapılan değişiklikte halk tarafından seçilen bir cumhurbaşkanı. Yani sürece 1961’den bu yana önce yetkilerini artıran sonra da demokratik meşruiyetini halka dayandırarak artıran ve bu makamı güçlendiren bir pozisyon bir süreç var. Bundan bir sonra devlet başkanlığı cumhurbaşkanlığı makamı düzenlenecek olsa o adım başkanlık sistemidir zaten.

PARLAMENTER SİSTEM 1982’DE BİTTİ

Zaten doğal akışta adım adım başkanlık sisteminin eşiğine gelinmiş yani, öyle mi?

Evet. Bu süreç devlet başkanının makamını güçlendirme üzerine kurulu bir sistem. Şimdi cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesiyle ve makamın sahip olduğu o güçlü yetkilerle aslında sistem içinde bir sorun da görünür oldu. Aslında cumhurbaşkanı halk tarafından seçildiği için de değil. 82 anayasasında ilk düzenleme yapıldığında da bu var. Bazı anayasa hukukçuları mesela Bakır Çağlar başta olmak üzere, cumhurbaşkanının yetkileri dolayısıyla Türkiye’de artık parlamenter sistemin bulunmadığını savundular. Bu kadar güçlü yetkilere sahip bir cumhurbaşkanı makamı varken Türkiye’de parlamenter sistemden söz edilemez, sistem değişmiştir diyenler var. Cumhurbaşkanının halk tarafından doğrudan seçilmesini de parlamenter sistem saymayan birçok hukukçu, siyaset bilimci var.

ANAYASA NE DİYOR?

Sistem içindeki karmaşayı birkaç cümleyle özetlersek?

Buradaki problem şu: Bu kadar geniş yetkilere sahip, halk tarafından seçilmiş bir cumhurbaşkanı ve cumhurbaşkanının tarafsız olmasını öngören bir anayasa hükmü var. Ama tarafsızlık konusunda sadece şunu söylüyor anayasa: Cumhurbaşkanı seçilenin partisiyle ilişiği kesilir. Bu kadar. Bir de, cumhurbaşkanının yetkilerinin işleyişiyle ilgili hükümetle cumhurbaşkanı arasındaki sınırları belirleyen bir kriter yok. Zaten 1961’den bu yana gelen çizgi de böyle. Türkiye’nin artık ayrı bir cumhurbaşkanlığı ve başbakanlık makamına ihtiyacı yok. Buradan başkanlık sistemine bu manada da bir geçiş gerekiyor.

PARLAMENTER SiSTEM SADECE MONARŞİDE İŞLİYOR

Başkanlık sisteminin iyi örnekleri gibi kötü örnekleri de var, tedirgin eden bu belki de?

Herkes ABD dışında başkanlık sisteminin iyi işlediği başka bir örnek yok der. Ben de “İngiltere ya da monarşiler dışında parlamenter sistemin iyi işlediği örnek yok. Bir tek Almanya örneği var. Almanya’da da federasyon var.

BAŞKAN VARSA KRAL YOKTUR ZATEN

Padişahlık artık olmadığına göre parlamenter sistemin iyi işlemesini arzuluyorsak ya federasyon sistemine geçeceğiz ya da parlementer sistemden vazgeçip başkanlığa?     

Parlamnter sistem bizde ilk başladığında padişahlık olduğu için başkanlık olamazdı. O yüzden demokratik sisteme geçilirken parlamenter sistem seçildi. Bugün başkanlıkla krallığa gidilecek diyenler çok yanılıyor. Krallıkla parlamenter sistem arasında bir ilişki vardır. Başkanlık sisteminin olduğu yerde krallık yoktur zaten.

2007’DE ATILAN ADIM ZARURETTEN

2007’de 367 icadıyla kriz çıkartıldığında ve AK Parti’de krizi aşmak için halkı hakem tayin ettiğinde ve cumhurbaşkanını halkın seçmesi kararını referanduma sunduğunda, bu adım Türkiye’yi başkanlığa götüren bir adım olsun fikri var mıydı bu hamlede?

Ben o zaman partide değildim ama düşünülmüş olmalı. Orada öncelikle bir zaruret hali vardı. Bir de tabi halk iradesine, meclis iradesine yönelik bir girişime halk cevap versin ihtiyacı vardı.

BAŞKANLIK TEK ADAM ÜRETMEZ

Başkanlık sistemine muhalefet edenler sıklıkla “başkanlık bir tek adam sistemidir. Zaten diktatörlüğe hevesli biri var ve kendi kaprisleri hırsları için Türkiye’deki sistemi bozuyor ve kendine bir düzen kurduruyor” diyor. Cevabınız nedir buna?      

Başkanlık sistemi bir diktatör üretmez. Tek adam olma imkanı parlamenter sistemde daha fazladır. Şimdi, bir kişinin başkan olabilmesi için yüzde 50’nin üzerinde oy alması lazım, birinci turda veya ikinci turda. Yüzde 50 oy alabilecek kişi, parlamenter sistemde bir kere parlamentoda tek parti çoğunluğuna dayalı bir hükümetin başbakanı olacak demektir. Böyle bir kişi başbakan olursa mı tek adam olabilir başkan olursa mı? Şimdi birlikte bakalım.

Bakalım.

Yüzde 50 civarında oy alacak kişi başbakan olursa yürütme zaten onun kontrolündedir. Yüzde 50 civarında oy alacak kişinin partisi zaten parlamentoda da güçlüdür, dolayısıyla parlamento çoğunluğu da arkasındadır. Bu çoğunluk ona destek veriyor. Yasama faaliyeti yapılırken zaten talepler çoklukla hep hükümetten gelir. Demek ki çoğunluk olan istediği kanunu çıkarabilir. Denetleme söz konusu olduğunda da, niye denetlesin meclisteki o büyük çoğunluk destek verdiği kendi partisinin hükümetini. Dolayısıyla denetleme de o tek kişinin kontrolünde olabilir. Dolayısıyla eğer yüzde 50 civarında oy alabilecek biri varsa parlamenter sistemde mi başkanlık sisteminde mi tek adam olabilir sorusunun cevabı nettir: parlamenter sistemde. Çünkü hem yasama hem yürütme elindedir güç olarak. Başkanlık sisteminde ise başkan olan kişi yürütmeye hakimdir sadece. Yasamaya hakim değildir, en azından bunun garantisi yoktur. Seçimler aynı zamanda olsa da parlamento ayrı seçiliyor, başkan ayrı seçiliyor.

BAŞKANLIK BİZDE YÜZYILDIR VAR ASLINDA

Belediye seçimlerinde başkanla il genel meclisini aynı anda ayrı ayrı seçmek gibi mi?   

Aslında Türkiye yerelde yüzyıldan fazla bir zamandır başkanlık sistemini uyguluyor, belediye seçimlerinde. Meclisi ayrı seçiyor, başkanı ayrı seçiyor. Onun için yerelde hiçbir zaman icrayla yürütmeyle ilgili sorun olmaz. Diğer partiler bir araya geldiler de başkan düştü, diye bir şey yok. Beş yıllığına seçilir, görevini yapar belediye başkanı, bir dahaki seçimde seçilemezse de gider. Sonuçta biz yerelde başkanlık sistemini modelini uyguluyoruz. O bakımdan başkanlık sistemi milletimize yabancı bir model değil. Ne olduğunu anlamak için ta Amerikalara falan gitmeye gerek yok. Yerelde uyguladığımız model bu zaten.

Yaşadığımız mesele ise şu: Türkiye mevcut sistemde bir seçim yapıyor ama hükümet seçemiyor milletimiz. Parlamentoyu seçiyor çünkü. Hükümet parlamento içinden çıkıyor. Eğer tek parti çoğunluğu sağlanırsa tek partili hükümet kuruluyor ama sağlanamadığı durumlarda hükümet belli olmuyor. Seçim yapmışsınız ama hükümetiniz yok. Bazen haftalar aylar boyu hükümet kurulamıyor. Dolayısıyla bu sistem hükümet seçimine imkan veren bir sistem değil. Başkanlık sistemi işte bu belirsizliği ortadan kaldırıyor. Seçim yaptığınızda çünkü hükümet seçim akşamında belli oluyor çünkü yüzde 50 ile seçilen başkan hükümeti kuruyor. Birincisi bu. İkinci olarak da istikrarı sağlıyor. Parlamenter sistemde istikrar olabilir de olmayabilir de. Sistem bunu garanti etmiyor. Ama başkanlık sistemi siyasi istikrarı garanti eden bir sistem. Mevcut sistemin istikrarı garanti etmediğini yaşanan pek çok örnek de gösteriyor.

AMERİKA NASIL YAPIYOR?

Obama zaman zaman istediği yasayı ya da bütçeyi parlamentodan geçiremediği için Amerika’da hayatın durduğunu biliyoruz. Yani sistem orada da kilitlenebiliyor?

Evet bu tür sorunlar olabiliyor arada. Onu aşabilecek bazı imkanlar da düşünülmüş. Bütçeyle ilgili var, yasamayla ilgili bizde kanun hükmünde kararnameye benzeyen bazı yetkiler var. Ama bu kilitlenmeler bu imkanlarla da aşılamayacak olduğunda ne yapılabilir diye de düşünülmüş. Biz onlardan da istifade ettik. Uzlaşma Komisyonuna sunduğumuz modelde bunları aşabilecek bazı modeller var. Mesela, başkanlık sisteminin uygulanan modellerine bu aykırı aslında. Bu sistemde en ayırıcı vasıf parlamentonun başkanı azledememesi, başkanın da parlamentoyu feshedememesidir. Eğer hiç aşılamayan bir kilitlenme halinde de bir maliyeti olmak kaydıyla başkan parlamentoyu fesh edebilir fakat fesh ettiğinde kendi görev süresi de sona erer, hem parlamento hem başkan seçimi yeniden yapılır. Veya parlamento o kilitlenmeyi aşmak için bir inisiyatif almak istiyorsa başkanın görevini nitelikli çoğunlukla sona erdirebilir, ama kendi seçimini de yenilemek kaydıyla. Başkan için bu çok risklidir çünkü zaten iki dönem için seçilebiliyor, bir dönemde birkaç senesini kaybetmeyi göze alması lazım. Yani bu büyük bir zaruret doğduğunda yapılabilecek bir şey, ama aşılamayan bir kilitlenmeyi de çözebilecek bir formül. Bizim Uzlaşma Komisyonu’na verdiğimiz metinde böyle bir şey de var. 

BAŞKANLIKTA BARAJ YOK

Başkanlık sistemine geçildiğinde parlamentoda temsil nasıl olacak? Milletvekili niteliği, seçimi de değişecek mi?

Tabi. Baraj olmayacak o zaman. Dar bölgede de daraltılmış bölgede de baraj diye bir şey olmayacak. Çünkü bizde baraja sebep olan şey istikrardır. Anayasada vurgulanan ifadeyle “yönetimde istikrar, temsilde adalet”. Bir taraftan herkes parlamentoda temsil edilsin ama bir taraftan da hükümet kurmak zorundasın. Bunun için de parlamento kompozisyonunun hükümet kurmaya elverişli olması lazım. Baraj bunun için düşünülmüş bir enstrüman. Ama başkanlıkta ona ihtiyaç yok çünkü doğrudan başkan seçiliyor, bu istikrarı sağlıyor. Sıfır baraj dar bölge olabilir, sıfır baraj daraltılmış bölge olabilir, başka modeller olabilir, veya parlamentoda yine bir makul yapı olsun diye yüzde 1-2 gibi bir baraj olabilir, hepsi konuşabilir. Ama bugünkü gibi bir barajın olmayacağını başkanlık sistemi garanti ediyor.

KUVVETLER AYRILIĞI TAM

Kuvvetler ayrılığını nasıl garanti ediyor peki? 

Kuvvetler ayrılığı parlamenter sistemde gerçekleşmiyor. En azından yasamayla yürütme birbirine bağımlı. Yasama organında zaten bir tek parti çoğunluğu varsa yürütmenin kontrolünde oluyor. Ne yasama ne denetleme bağımsız olabilir. Diğer taraftan yasama bir parti çoğunluğunda değilse bu defa da yürütme çok zayıf hale geliyor ve yasamanın kontrolüne geçiyor. Kuvvetler tam manasıyla gerçekleşmiyor. Yasamayla yürütme iç içe olduğu için. Başkanlık sisteminde ise kuvvetler ayrılığı tam manasıyla sağlanıyor. Hem yasama ve yürütme hem de yargı arasında ayrılığı tesis ediyor.  

PARTİLER NASIL DEĞİŞECEK?

Partileri de bir değişime zorlayacak mı başkanlık sistemi?

Şu manada zorlayabilir. Şu an tamamen parlamentoda temsil üzerine kurulu bir parti yapısı ve siyaset anlayışı var Türkiye’de. O zaman belki en azından bir ayrışma olacak. Başkanlık seçimleriyle ilgili siyasi partilerin  daha farklı bir organizasyon içine girmesi düşünülebilir. Tabi bu biraz seçim sistemiyle de ilgili. Dar bölge olursa mesela işleyiş değişecektir. Ama her halükarda parti içi hiyerarşinin, disiplinli teşkilat yapılarının zayıflayacağı kanısındayım.

BAŞKANLIKTA VESAYET İMKANSIZ

Siyasi partiler kendi içinde daha demokratik bir yapıya dönüşürken genel başkanlar da başkan olmak yüzde 50 oy almak istiyorlarsa çok daha etkili, daha güçlü liderler haline dönüşmek zorunda kalacak o halde. Siyasi lider profili değişecek?

O zaman siyasi kurumsal yapılar değil kişiler daha çok öne çıkmaya başlar. Hem başkanlıkla ilgili hem de milletvekilliğiyle. Sıfır baraj dar bölge olursa eğer. Çünkü başkanlık kişileri öne çıkarır. Başkanlığa karşı çıkılmasının bir nedeni de bu. Mevcut sistem vesayetçilerin müdahalesini mümkün kılan bir sistem. Bugün AK Parti iktidarı nedeniyle bu mümkün değil ama bir gün mümkün olabilir bu. Parlamento zayıfladığında, dengeler bozulduğunda. Dolayısıyla vesayetçi anlayışa sahip olanların sistemin bu haliyle devamı konusunda neden istekli olduğu ortada. Başkanlık sisteminde vesayetin mümkün olmadığını onlar da biliyorlar, o yüzden sistemin değişmesini onlar ve o anlayışa yakın olan statükocular karşı.

MUHALEFET NEDEN KORKUYOR?

Siyasi partiler niye karşı?

Çok basit. Başkan seçilebilmek yani hükümet kurabilmek için yüzde 50’nin üzerinde oy almak gerekiyor, birinci turda veya ikinci turda. Şu anda CHP’li birinin yüzde 50’nin üzerinde oy alabilmesi mümkün değil Türkiye’de. Zaten mümkün olmadığı için cumhurbaşkanlığı seçimlerinde MHP’li bir ismi destekledi CHP. MHP’li birinin de yüzde 50 oy alması mümkün değil. HDP’li biri hiç mümkün değil. Dolayısıyla eğer başkanlık sistemine geçersek CHP’nin de MHP’nin de diğerlerinin de hükümette yer alma imkanı ebediyen ortadan kalkıyor. Ama bu sistem devam ederse 95’te 99’da olduğu gibi, olur ya bir gün, 3 parti, 4 parti, 10 parti bir araya gelip koalisyon kurar, bakanlıkları paylaşır mesela, bu uzak da olsa bir ihtimaldir. Dolayısıyla başkanlık sistemi, muhalefet partilerinin hükümette yer alma ihtimalini imkansız hale getireceği için buna şiddetle karşı.

MUHALEFET YİNE PARLAMENTODA OLACAK

Peki, muhalefetsiz bir başkanlık sistemi nasıl olacak?

Muhalefet parlamentoda olacak. Parlamentoda siyasi partiler olacak, ana muhalefet partisi de olacak, muhalefetlerini orada yapacaklar. Bunu biz siyasi partiler aracılığıyla ifade ediyoruz ama her ülkede ana akım bir siyasi hareket olur. Türkiye’de de bunu sağ, muhafazakar, genellikle dindar, yüzde 60-70 civarında bir siyasi potansiyel var. CHP gibi çekirdeği özü itibariyle statükoyu temsil eden siyasi partilerin ortalama oyu yüzde 15 civarındadır. Bazen reaksiyon oylarıyla yüzde 20-25 oy alabilirler. Başkanlık sisteminde bir muhalefet elbette olacak, parlamentoda olacak tıpkı mevcut parlamenter sistemde olduğu gibi.

SON İKİ SEÇİM BAŞKANLIK SİMÜLASYONU

Son iki seçimde ve şimdi 7 Haziran’a doğru parçalı muhalefet yapısının iktidar partisi karşısında tek parti gibi işlediğini ve aslında bir tür başkanlık sistemi simülasyonu yarattığını söyleyebilir miyiz?

Şöyle düşünüyorum: Türkiye’de iki temel parti, bunun dışında da yarım, buçuk parti diyebileceğimiz bir sistem olur. Gerçi İngiltere’de de yelpaze biraz dağılıyor şu anda ama orada iki parti var esasen. Amerika’da da öyle. Türkiye’de sistemin siyasetin akışı iki partili sisteme Türkiye’yi zorlayacak. Ama bu, muhalefetteki partileri AK Parti karşısında birleştirir gibi bir sonuç çıkmaz buradan. O sistemdeki parçaların bazıları AK Parti’nin temsil ettiği çizgiye dahil olacaktır. O tarafta CHP merkezinde statükocu bir yapı ve ona eklemlenen bazı gruplar partiler olabilir. Ama parlamentoda yine siyasi parti yelpazesi geniş olabilir.

TÜRKİYE İÇİN EN DOĞRU SİSTEM BAŞKANLIK

Hukuk profesörüsünüz. Mutmain olarak “Türkiye için en doğru model başkanlık sistemidir” diyebiliyor musunuz?

Ben hükümet sistemiyle alakalı olarak başkanlık sisteminin her halükarda uygulanacağı kanaatindeyim. Öğrenciliğimden beri de savunurum. Başkanlık sistemini ilk kez İstanbul Hukuk’ta okurken 1988-1991 yılları arasında çıkardığımız Teklif adındaki hukuk dergimizde tartıştık, kapak konularımızdan biriydi başkanlık. Ben derginin genel yayın yönetmeniydim. Şimdi Başakşehir Belediye Başkanı olan Mevlüt Uysal yazı işleri müdürümüzdü. Özlem Zengin dergide yazıyordu, röportajlar yapıyordu. Sibel Eraslan da derginin yazarlarındandı. Bunu o dönemde de incelemiş, Türkiye için doğru olacağını savunmuştuk.

Parlamenter sistem Türkiye için neden doğru değil?

Aslında parlamenter sistem diye bir sistem yok. İngiliz sistemidir esas olarak. Almanya’da tarihi şartlar içinde çıkmış, o şartlara bağlı başarısı. Monarşinin olduğu yerlerde ortaya çıkmış aslında parlamenter sistem, başkanlık sistemi çıkamayacağı için. Parlamenter sistemin başarılı demokratik olduğu yerlerin hemen hepsi monarşidir. Cumhuriyet olup da başarılı parlamenter sistem uygulayan ülke sayısı çok az. Krallıklarda monarşide başarılı oluyor çünkü onun tabiatına uygun.

Türkiye’de ilk başladığında da meşruti monarşi olmuş fakat sonunda kaldırılmış. Cumhuriyete geçilmiş. Cumhuriyette ise ayrı bir başbakana gerek yok. Yürütme gücünün tek olması lazım. Ama vesayetçi sistem, bürokratik oligarşi cumhurbaşkanlığı üzerinden hükümeti kontrol edebileceğini düşünmüş ve sistem buna göre kurgulanmış. Teorik olarak baktığınızda da parlamenter sistem ancak monarşi ile kıymet ifade ediyor. Bizde karşılığı yok yani.   

HDP’NİN BARAJI GEÇMESİ HİÇ BİR ŞEYİ DEĞİŞTİRMEZ

HDP’nin önündeki baraj bir anlamda yeni Türkiye için de bir baraj anlamı yüklendi. HDP’nin barajı aşması yeni Türkiye idealinin belirsiz bir tarihe ertelenmesi mi demek ya da anayasanın yapılamaması, başkanlık sisteminin hiç gerçekleşememesi mi?

Yok. Bence öyle olmaz. HDP’nin barajı aşıp aşmamasının sonucu çok etkileyeceği kanısında değilim. Şundan dolayı. HDP barajı aşsa da mevcut Meclis kompozisyonunda fazla bir değişiklik olmuyor. Şu an 30 civarı milletvekili var, aşarsa 40 civarı sandalyesi olur. AK Parti’nin tek başına hükümet kurmasını engelleyecek bir durum değil bu. Ama tek başına anayasa yapmasını garanti etmeyen bir durum çıkartabilir. Mesele bu.

YENİLGİ MUHALEFETİ DÜZELTEBİLİR

AK Parti 7 Haziran’dan da başarıyla çıkarsa hakim parti olacak. Bu durum Türkiye siyasetini nasıl değiştirecek?

Muhalefet partileri tamamen taklit üzerine kötü bir siyaset güdüyor. Yeni durumda muhalefetin taklidi bırakıp bir tez üzerine siyaset yapması, Türkiye’nin siyasette bir kaliteye kavuşması lazım. Ben bu seçimlerin buna vesile olacağını düşünüyorum. Eğer böyle olursa bunun Türkiye için hayırlı olacağına inanıyorum.

KILIÇDAROĞLU MEMUR GİBİ

Nasıl buluyorsunuz muhalefet partilerinin son performanslarını? 

Deniyorlar. Kılıçdaroğlu “yüzyılın projesi” dediği şeyi bile memur gibi anlattı. Öyle heyecansızdı ki. Vizyon proje diyor tamam da uygulanabilirliğine de daha çook çalışmaları lazım. Büyük ölçüde de bizim projelerimizden oradan buradan almışlar. (gülüyor)

CUMHURBAŞKANININ MEYDANA İNMESİNDE HUKUKEN HİÇ SORUN YOK

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın meydanlara çıkması, yeni Türkiye için 400 vekil istemesi, siyasi söylemlerde bulunması, anayasal tarafsızlık tarifine uymuyor deniyor, eleştiriliyor malum. Siz ne diyorsunuz bu duruma? Bu bir geçiş dönemi midir ve tolere edilebilir mi?

Cumhurbaşkanımız 10 Ağustos seçimlerinden önce açıkça söyledi ve öyle oy istedi. Ben farklı bir cumhurbaşkanı olacağım, dedi. Evet anayasada tarafsızlık tanımı var ama o yapacağı hukuki işlemlerle ilgili tarafsızlıktır. Şu ana kadar bununla ilgili söylenebilecek en ufak bir şey yok. Hukuken sorun yok. Öte yandan “koşan bir cumhurbaşkanı olacağım” dedi. Herhalde sabah sporu anlamında koşmasından bahsetmiyoruz. İlleri gezecek, konuşacak, temaslarda bulunacak. Halk tarafından seçilmiş bir isim zaten siyasetin içinden bir figürdür. Bürokrat figürü olmaz. Olmadı da işte, Ekmelettin İhsanoğlu ortada. Eğer o seçilseydi ve konuşsaydı denebilirdi sen ne yapıyorsun diye. Ama Erdoğan ben böyle yapacağım dedi, seçildi, dediğini yapıyor. Siyaseten de bir sorun yok yani.

Şu da var tabi. Halk tarafından seçilmiş bir cumhurbaşkanı için siyasi açıdan tarafsızlık öngörmek bir çelişkidir. Anayasadaki temel problem de odur. Meclisin seçtiği cumhurbaşkanı sembolik olabilir ama halk seçiyorsa o başlı başına siyasi bir figürdür. Siyasetten bağımsız tarafsız olamaz artık.

TÜRKİYE BAŞLADIĞI İŞİ BİTİRMELİ

Halk tarafından seçilmiş bir cumhurbaşkanı ile halk tarafından seçilmiş bir başbakanın yetkilerde icrada sahada çakışacak olması da bir son sorun değil midir?

Öyledir. Başlanmış bir işi bitirmek lazım. İkinci adımı atmak Türkiye için bir zarurettir.

Geçiş dönemi denebilir mi şu anki duruma?

Denebilir.

PARALEL YAPI DÜZENEĞİ BOZULDUĞU İÇİN ÇOK AGRESİF

Başkanlık sistemine geçiş aslında yeni Türkiye’ye geçiş olacak. Eski Türkiye vesayet demek. Son vesayetçi paralel yapı için ne demek istersiniz?

Eski Türkiye’de devleti ele geçirmek bürokrasiyi ele geçirmek demekti. Partiler seçim kazansa da gerçek iktidar bürokrasi üzerindeydi. Dolayısıyla eski Türkiye’de bürokrasiyi ele geçirdiğinizde devlet iktidarını ele geçirmiş oluyordunuz. Vitrinde olmasanız da  iktidarın ipleri sizin elinizde olabiliyordu. Bir hareket devlet yönetimini ele geçirmek istiyorsa bunu bürokrasiyi ele geçirerek yapabilirdi. Onun için 1970’lerde yola çıktığında paralel hareket de böyle düşündü. Asker içinde, yargı içinde, güvenlik güçleri içinde yapılanmasının amacı bu. Esasında AK Parti’nin de içinden çıktığı siyasi toplumsal hareket bürokrasiyi ele geçirerek devleti ele geçirme formatına karşı çıkan bir hareketti. Siyaset yoluyla milletten destek alıp iktidar olmak, atanmışları seçilmişlere tabi kılmak üzere yola çıkmış bir hareket. Doğru olan da budur. Cumhurbaşkanımız da dahil olmak üzere pek çok siyasi, bu yolu seçmiştir. O anlamda paralel yapı ile AK Parti hareketinin çıkış noktaları, usul ve yöntemleri bu manada çok temel farklılaşmaları var. Ak Parti eski Türkiye şartları içinde yola çıktı ama yeni Türkiye’yi inşa etmek için çalıştı. Paralel yapı ise bürokrasiyi ele geçirerek iktidarı kullanmak istiyordu, değişen Türkiye’de değişme süreçlerine destek oldularsa da bunu kullanmak istediler. AK Parti’ye ve yeni Türkiye’ye karşı harekete geçmelerinin nedeni bürokrasiyi ele geçirseler de iktidar olma şansları olmadığını görmeleridir. Bu kadar agresif olmasının, bu kadar yüksek doz bir muhalefet sergilemesinin nedeni bu bence. Tamamen bir çaresizlik. Ve onlarca yıldır bina ettikleri bir yöntemin bundan sonra ilelebet geçersiz olduğunu görmenin hayalkırıklığını yaşıyor paralel yapı.

Paralel yapının siyasi aklı boşa çıktı, iflas etti tamam. Ama sonuçta 1970’lerden beri formatladığı ve yerleştirdiği elemanları halihazırda devletin içinde, bürokraside. Kazanılmış haklar, suçun şahsiliği gibi nedenlerle orada olmaya devam edecekler ve bundan böyle hükümetler bu kadrolarla da çalışmak zorunda kalacak. Peki Yeni Türkiye eski Türkiye’nin kalıntılarıyla nasıl kurulacak, nasıl işleyecek?

Bu bir süreç tabi ki. O kadar kolay olmayacak ama bu iş psikolojik olarak bitmiştir, sosyolojik olarak bitmiştir, siyasi manada bitmiştir. Türkiye’de artık bürokrasiyi ele geçirmek suretiyle asker ya da polis içinde, yargı içinde yapılanarak devleti ele geçiremezsiniz. Devleti yönetmenin tek yolu vardır, siyaset. Parti kuracaksınız, seçim kazanacaksınız, gelip yöneteceksiniz. Öbür yol bitti.