Huntington hastalığı, yıllardır tedavisi olmayan nörodejeneratif bir rahatsızlık olarak bilinmesine rağmen, son dönemde yapılan bilimsel çalışmalar bu tabloyu değiştirmeye aday. Özellikle İngiltere'deki önde gelen üniversitelerden gelen araştırma sonuçları, huntington hastalığı için geliştirilen yeni tedavi yöntemlerinin hastaların yaşam kalitesini artırabileceğine işaret ediyor. Özellikle gen tedavisi alanındaki gelişmeler, hastalığın ilerleyişini yavaşlatma ve hatta bazı semptomları geriletme potansiyeliyle dikkat çekiyor.
Huntington hastalığı, genetik geçişli, ilerleyici bir beyin hastalığı olarak tanımlanıyor. Hareket, bilişsel yetenekler ve duygusal durum üzerinde ciddi etkiler yaratan bu hastalık, genellikle 30 ila 50 yaşları arasında belirginleşiyor. Hastalığın ortaya çıkmasından sonra, hastaların yaşam süresi ortalama 15 ila 20 yıl arasında değişiyor. Dünya genelinde yaklaşık 100.000 kişide beş kişiyi etkileyen huntington hastalığı, Alzheimer kadar yaygın olmasa da, çoğunlukla bireylerin aktif iş ve aile yaşamı sürdüğü dönemlerde baş gösteriyor. Bu da hem hastalar hem de yakın çevreleri için ciddi sosyal ve psikolojik sorunlar doğuruyor. Hastalığın temel nedeni, HTT adı verilen gendeki CAG dizisinin anormal şekilde tekrarlanması olarak biliniyor. Sağlıklı bireylerde bu tekrar sayısı 35'in altında kalırken, 39'un üzerinde olması huntington hastalığı riskini ciddi oranda artırıyor. Üstelik, genetik faktörlerin yanı sıra, bu CAG dizisinin yaşam boyunca bazı hücrelerde daha da uzayabilmesi, hastalığın başlangıç yaşını ve seyrini etkileyebiliyor.
Son yıllarda huntington hastalığı tedavisinde en çok dikkat çeken gelişmelerden biri, gen tedavisi alanında yaşanıyor. University College London'dan Dr. Sarah Tabrizi ve Dr. Edward Wild'ın liderliğinde yürütülen klinik çalışmalar, AMT-130 adlı gen tedavisinin hastalığın ilerlemesini yavaşlatabileceğini gösteriyor. ABD merkezli biyoteknoloji şirketi uniQure tarafından geliştirilen bu tedavi, mutant huntingtin proteininin üretimini azaltmayı hedefliyor. Klinik denemelerde, 25 ila 65 yaşları arasındaki 29 huntington hastalığı hastasına uygulanan AMT-130 tedavisi, özellikle işlem hızı ve okuma yeteneği gibi bilişsel alanlarda gerilemenin yavaşladığını ortaya koydu. En dikkat çekici bulgu ise, nörodejenerasyonun genel bir göstergesi olan nörofibril ışık proteininin beyin omurilik sıvısındaki seviyesinin, üç yıl süren takip sonrası başlangıç değerinin bile altına düşmesi oldu. Bu, huntington hastalığı tedavisinde sadece semptomların maskelenmesinin ötesine geçilerek, beyin hücrelerinin doğrudan korunabileceğini gösteriyor. Uzmanlar, bu tür tedavilerin hastalığın daha erken evrelerinde de güvenli ve etkili biçimde uygulanabileceğini, böylece hastaların yaşam kalitesinin ve süresinin artabileceğini öngörüyor.
Huntington hastalığı ile ilgili bir diğer önemli araştırma ise, University College London ve Cambridge Üniversitesi iş birliğiyle yürütülen HD-Genç Yetişkin Çalışması'nda ortaya çıktı. Bu kapsamlı çalışma, hastalık riski taşıyan 64 kişi ile kontrol grubundaki 67 kişiyi, hastalığın beklenen başlangıcından yaklaşık 24 yıl önce takip altına aldı. Katılımcıların bilişsel, duygusal ve davranışsal durumları detaylı biçimde incelendi; ayrıca beyin taramaları ve biyolojik sıvı analizleriyle nörodejenerasyonun erken belirtileri araştırıldı. Elde edilen bulgular, huntington hastalığı riskini taşıyan bireylerde, motor semptomlar ortaya çıkmadan çok önce, özellikle dikkat ve bilişsel esneklik gibi alanlarda hafif bozulmaların başladığını gösterdi. Bu değişikliklerin, beynin striatum ve inferior frontal girus gibi dikkatle ilgili bölgelerinde bağlantı kaybıyla ilişkili olduğu tespit edildi. İlginç bir şekilde, bu beyin bölgeleri dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (ADHD) ile de bağlantılı olduğu için, huntington hastalığında erken dönemde görülen dikkat sorunlarının nörogelişimsel bir süreçten kaynaklanabileceği düşünülüyor. Ayrıca, CAG dizisinin belirli hücrelerde yaşam boyu genişlemesi olarak tanımlanan somatik genişlemenin, hastalığın ilerleme hızında belirleyici rol oynayabileceği ilk kez canlı insanlarda gösterildi. Bu bulgu, aynı genetik profile sahip bireylerde bile hastalığın başlangıç yaşının neden farklılık gösterebileceğini açıklamaya yardımcı oluyor.
Huntington hastalığı tedavisinde elde edilen bu yeni bilgiler, erken teşhis ve müdahalenin önemini bir kez daha ortaya koyuyor. Araştırmalar, motor semptomlar henüz başlamadan önce, hastalığın erken biyobelirteçlerinin tespit edilmesinin, klinik denemelerde tedavi etkinliğinin değerlendirilmesi açısından kritik olduğunu gösteriyor. Özellikle gen tedavisi gibi yenilikçi yaklaşımlar, hastalığın ilerlemesini yavaşlatma ve yaşam kalitesini koruma potansiyeli taşıyor. Uzmanlar, huntington hastalığı için geliştirilen ilaçların ve tedavi yöntemlerinin, düzenleyici kurumlar tarafından onaylanması halinde, hastalığın semptomlarını baskılamaktan öteye geçerek, ilerleyişini durdurabileceğini vurguluyor. Bu da, hem hastalar hem de aileleri için umut verici bir gelişme olarak değerlendiriliyor. Ayrıca, erken dönemde başlanan tedavilerin, motor semptomların ortaya çıkmasını geciktirebileceği ve bilişsel, duygusal işlevlerde iyileşme sağlayabileceği belirtiliyor.
Sonuç olarak, huntington hastalığı alanında kaydedilen bu ilerlemeler, hem bilim insanları hem de hastalar için yeni bir dönemin kapılarını aralıyor. Gen tedavisi ve erken teşhis tekniklerindeki gelişmeler, hastalığın seyrini değiştirebilecek potansiyele sahip. Özellikle Londra ve Cambridge'deki araştırma ekiplerinin yürüttüğü çalışmalar, huntington hastalığı ile mücadelede umutları artırıyor. Önümüzdeki yıllarda, bu alandaki bilimsel ilerlemelerin, hastaların yaşam kalitesini yükseltmesi ve hastalığın etkilerini azaltması bekleniyor. Bilim dünyası, huntington hastalığı tedavisinde atılan bu adımların, gelecekte daha kapsamlı ve etkili çözümlere öncülük edeceğine inanıyor.




